İmparatorlar, Diplomatlar, Tüccarlar, Haydutlar, Veba ve Çanakkale

  • Anasayfa
  • /
  • Seyyahlar
  • /
  • İmparatorlar, Diplomatlar, Tüccarlar, Haydutlar, Veba ve Çanakkale
Sesli Dinle

Antik dönemde Troas olarak bilinen Çanakkale bölgesini ele alan en eski yazılı kaynak Homeros metinleridir. İzmir (antik Smyrna) doğumlu Homeros'un günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce yazıya geçirdiğine inanılan İlyada Destanı aynı zamanda, Kaz Dağları'ndan Marmara Denizi kıyısına kadar uzanan coğrafyayı da eşsiz bir şekilde anlatmaktadır. Homeros'un, dağları, nehirleri, çiçekleri ve hayvanlarıyla oldukça ayrıntılı olarak anlattığı bu coğrafyayı ziyaret edip etmediği konusunda araştırmacılar hemfikir olmasalar da, anlatımlardaki ayrıntılar, ozanımızın bu coğrafyayı avucunun içi gibi tanıdığını ortaya koymaktadır.

Homeros'tan sonraki bölgeyle ilgili önemli yazılı kaynaklardan bir tanesi ise, tarihin yaratıcısı olarak kabul edilen Bodrumlu (Halikarnasos) Herodot'tur. Bu ünlü tarihçi de eserinde Troas Bölgesi'ndeki kentlerle ilgili bilgiler vermektedir. Tarihçimizin bize verdiği bilgilerle bölgenin neden ve hangi ünlü komutanlar tarafından ziyaret edildiğini öğrenmekteyiz. Herodot'un tarih kitabında özellikle Troas Bölgesi, Troya mitolojisi ve Troya Savaşı destanı arka planıyla anlatılmaktadır. Bu bağlamda antik Troya ya da ikinci ismi ile İlion kenti, hem tarihsel hem de mitolojik anlamda bölgenin en önemli merkezi konumundadır. Aslında İlion adıyla da bilinen Troya'nın Antik Çağ'da Troya Savaşı'yla özdeşleştirilmesinin kesin olarak ne zaman başladığı bilinemiyor, ama en azından M.Ö. 5. yüzyıla kadar bu görüşün aktarıla geldiğini, Kserkses'in M.Ö. 480'de Batıya yaptığı seferi keserek Troya'ya yapmış olduğu geziden anlıyoruz. O dönem dünyasına hükmetmek için yola çıkan Pers kralı, Doğu topraklarından Batı topraklarına, yani Grek yurduna akın etmeden önce Troya'yı ziyaret eder ve o "kutsal yerde" 1000 tane inek kurban eder. Herodot bu geziyle ilgili şunları yazar:

"Ordu, Skamandros irmağına varmıştı; Sardes'den yola çıktıklarından beri ilk olarak su sıkıntısı çekildi, askerlere hayvanlara yetecek kadar su bulunamadı. Bu ırmağa ulaştıklarında Kserkses, Priamos Pergamonu'nun bulunduğu tepeye çıktı, çevreyi seyretmek istiyordu. Seyretti, orada geçen ünlü olayları dinledi ve İlion Athene'si için doğmamış bin inek kurban etti, bu arada rahipler (Magier), bu kahramanlar toprağına sular serpiyorlardı. Bu törenler bittikten sonra bir gece ürküntüsü kampı allak bullak etti. Gün işıyınca, Rhoiteion, Ophryneion, Dardanos kentlerini (bu sonuncusu Abydos topraklarındaydı) sola ve Troyalılar soyundan olan Gergithleri sağa alarak yola çıkıldı" (Heredot VII 43).

Bu ziyaret bize Troya'nın konumuyla ilgili çok önemli konuya işaret etmektedir: Troya, Avrupa ve Asya arasındaki en kolay geçiş noktasında bulunmakta ve bu nedenle de hem Batı'ya hem de Doğu'ya aitmiş gibi kabul edilebilinmektedir. Yazılanlardan Kserkses'in bu yere gösterdiği özenden, Troyalıları Asyalı, yani Doğulu olarak kabul ettiği çıkarılabilir.

Pınarbaşı Köyü ve Ballıdağ (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Pınarbaşı Köyü ve Ballıdağ (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Ama Persler yıllar sonra Makedonyalı Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılır. Romalı ünlü tarihçi Arrian, Büyük İskender'in M.Ö. 334'de bu kutsal topraklara gerçekleştirdiği duygusal geziyi (sentimental journey) ayrıntılarıyla anlatır. Büyük İskender, Gelibolu Yarımadası'ndaki Protesilaos'un mezarında kurbanlar kestirdikten sonra, bu kez Çanakkale Boğazı'nı Batı'dan Doğu'ya doğru geçerek Troya ovasına gelir. İlion'a çıktıktan sonra Athena tapınağında kurbanlar kestirip, kahramanlar için içki adakları sunar. Daha sonra kendi silahlarını ana tanrıça tapınağına asar ve tapınakta Troya Savaşı'ndan beri korunmakta olan silahlardan bazılarını alır. Bu silahlara duyduğu saygı öylesine büyüktür ki, Doğu seferinde onları hep yanında taşıtır. Büyük İskender, Troya'yı yeniden görkemli bir kent yapma sözünü yerine getiremeden ölür. Ancak M.Ö. 300'lerde başka pek çok zengin kişi kentin kalkınıp geliştirilmesi için önemli miktarda para yardımı yaparlar. Bunun sonucu olarak da kentte büyük çapta inşa çalışmaları gerçekleştirilir. İlion'da, ön yüzünde Akha ve Troyalılar arasındaki savaşı anlatan sahnelerin olduğu yeni bir Athena Tapınağı yapılır. Kentin kuzeyinde ise yaklaşık 8000 kişilik büyük bir tiyatro yapılır (Tiyatro A). Athena tapınağında Troyalı kahramanlara kurbanlar adanmakta, kentin merkezi olan agorada Troya Savaşı'nı temsil eden ikili mücadeleler yapılmakta, tiyatroda ise Troya üzerine oyunlar oynanmaktadır. Bu dönemde Troya açıkça Batı'ya yönelmiştir.

Gelibolu Yarımadası Karağaçtepe_ Protosileus Mezarı (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)
Gelibolu Yarımadası Karağaçtepe_ Protosileus Mezarı (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)

Höyüğün güneyindeki görkemli Son Tunç Çağı savunma duvarı M.Ö. 250'li yıllarda düzeltilmiş ya da kısmen yeniden inşa edilmiştir. Söz konusu bu duvar, o dönemde, aynı zamanda İlion'un Troya olduğunun ispatı olarak kabul edilmiştir. İlion'da kentin merkezi agora, Troya VI savunma duvarının hemen güneyinde bulunmaktaydı. Grek İlion'unu Homeros'un Troya'sıyla özdeş kabul ettiğimizde, o dönemde restore edilmiş Troya VI savunma duvarı, Homeros'un destanlarının sahnelenmesi sırasında ideal bir arka plan oluşturmaktaydı.

M.Ö. 3. yüzyılın ikinci yarısında İlion'un turistik bir yer olma özelliği oldukça artmıştır. Çünkü İlion, Romalıların ana kenti olarak kabul görmeye başlamıştır. Troya Savaşı'nda hayatta kalan tek Troyalı kahraman Aeneas'ın Akdeniz üzerinden İtalya'ya göçmesi ile ilgili destana göre, Aeneas, İtalya'da ikinci bir savaş vererek yeni bir kent kurar ve böylece Romalıların da atası olma özelliğini kazanır. Bilinçlerdeki Troya destanlarını canlandıran bu destan, insanların yoğun bir şekilde Troya'yı ziyaret etmelerine neden olur. Bunun sonucu olarak da Troya bayındır bir kent olmaya başlar. Troya'nın batısındaki kutsal alan genişletilir ve iki tane daha yeni tapınak yapılır. Athena Tapınağı‘nın hemen sınırında da yeni bir meclis binası daha inşa edilmiştir.

Ancak M.Ö. 85 yılında Roma İmparatorluğu'ndaki iç çekişmelerin bir sonucu olarak, başkaldıran komutan Flavius Fimbria, İlion'a saldırır ve kenti yerle bir eder. Athena tapınağı, batıdaki kutsal alan ve tiyatro büyük oranda tahrip edilir. Bu saldırının hemen ardından ise Romalı komutan Sulla, verilen zararı tespit için kenti ziyaret eder, İlionlulara büyük para yardımı sözünde bulunur. Hatta ziyaretinin onuruna kent yeni yıl takvimini değiştirir ve yeni yıl Sulla'nın kenti ziyaret ettiği güne denk düşürülür. Ama söz verilen para hiç bir zaman gelmez.

Kökenini Aeneas'a dayandıran Julier soyundan gelen ünlü imparator Julius Caesar'da Troya'ya kutsal toprakları görmeye gelir. Caesar Troya kentini atalarının kenti olarak kabul eder ve bastırdığı paralarda hem Aeneas hem de onun babası Anchises'in resimleri vardır. Sulla gibi Caesar'da yardım sözü verir ama verilen bu söz de tutulmaz.

Troya'nın çok kötü olan ekonomik durumu Romalı imparator Augustus döneminde değişir. Augustus Troya'yı M.Ö. 20 yılında ziyaret ettiğinde kent harabeye dönüşmek üzeredir.

Troya Savaşı'nı Anlatan Rölyef (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)
Troya Savaşı'nı Anlatan Rölyef (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)
Ancak onun ziyareti İlion'da büyük inşa çalışmalarının başlamasına neden olmuştur. Bu çalışmalar Augustus'un imparatorluğu döneminde kesintiye uğramadan devam eder. Müzikli gösteriler için yeni bir odeion (küçük tiyatro) yapılır, agoranın tümü yeniden taşla döşenir, kutsal alan ve büyük tiyatro da yoğun bir şekilde onarılır. Troya ve çevresinde bulunun yazıtlarda imparator Augustus, Troyalıların akrabası ve imparator sarayındaki kadınlar da Aphrodite ve Aeneas'ın annesiyle karşılaştırılır. İlion agorası bu ilişkiye işaret eden heykellerle süslenir. Yine aynı dönemde Augustus'un şairi olarak sürekli onunla birlikte dolaşan Vergil, o ünlü Aeneas destanını yazarak, Troyalılarla Romalıların destana dayalı ilişkilerini ölümsüz kılar. Pek çok araştırmacı Augustus'un Troya'ya yaptığı ziyarette, yanında şairi Vergil'in Troya'ya geldiğini ve daha o dönemde henüz bitmemiş destanın ilk bölümlerini İmparator Augustus'a Troya'da okuduğunu ileri sürmektedirler.

Roma dönemindeki sikkelerde ise, Romalılar'ın çok ilgi duydukları Troya Savaşı'ndan sahneler yer alır; Aeneas, Hektor ve Priamos gibi. İlion özellikle bu dönemde kendisini Homeros'un Troya'sı olarak pazarlayıp, yakınlardaki yeni Roma koloni kenti olan Alexandria Troas'daki zengin turistleri çekmeye çalışır.

Amasya (Amaseia) doğumlu ünlü coğrafyacı Strabon M.S. 18-19 yıllarında yazdığı tahmin edilen Coğrafya eserinde ziyaret ettiği Troya ve çevresini oldukça detaylı bir şekilde anlatır:

"Eski kentten hiçbir iz kalmamıştır. Bu çok doğaldır. Çevredeki bütün kentler yağmalanmıştır, fakat tümüyle yıkılmamışlardır. Onun ise, diğerlerinin yeniden yapılabilmesi için bütün taşları alınarak, tamamen tahrip edilmiştir." (Strabon, Kitap 13.37).

Troya'yı daha sonra ziyaret eden imparatorlardan biri de Hadrian'dır. İmparator Hadrian İlion'u M.S. 124 yılında ziyaret eder. Önce Ajaks'ın mezarını (tümülüs) restore ettirir. Odeionun sahne binası Hadrian'a adanmıştır. Hadrian heykeli sahne binasını süsleyen en önemli eserdir.

İmparator Caracalla'nın M.S. 214'deki ziyareti de pek çok inşa çalışmasının başlamasına neden olur. Odeion güzelleştirilir. Onun hemen yakınındaki hamam binaları onarılır. Caracalla'da, Büyük İskender gibi Akhilleus'un mezarının etrafında yarışlar yaptırır ve Grek kahramanlar için bir heykel adar.

Pınarbaşı Köyü, Ballıdağ'daki Hektor Tümülüsü (1804, William Gell)
Pınarbaşı Köyü, Ballıdağ'daki Hektor Tümülüsü (1804, William Gell)

O dönemdeki turist rehberleri, günümüzde de olduğu gibi, Paris ile Anchises'in buluştuğu yeri, Hektor'un nerede öldürüldüğü gibi, Homeros destanlarındaki sahnelerin geçtiği yerleri göstermektedirler.

Troya'nın Grek ve Roma dönemindeki tarihi göz önüne getirildiğinde ilk dikkati çeken Homer geleneğinin kesintisiz devam ettiğidir. Kentin Troya Savaşı'nın geçtiği yer olarak kabulü Hellenistik Roma İlion'unun ana temasıdır, birçok Romalı imparatoru bu kente çeken neden de budur. Eski kaynaklar en az sekiz imparator ve yakınlarının İlion'u ziyaret ettiğini belirtmektedir. Hatta bu imparatorlardan biri olan Germanicus, Hektor'un mezarı için bir şiir yazar.

Ancak İlion M.S. 267 yılında Gotların saldırısıyla tekrar yıkılır. Kent ve bölge ekonomik olarak en kötü dönemi yaşamıştır. Ama İmparator Julian kenti M.S. 354 yılında ziyaret ettiğinde, Athena tapınağı ve heykelleri hâlâ ayaktadır ve turist rehberleri ziyaretçilere hâlâ Homeros kahramanlarının mezarlarını göstermektedir.

M.S. 324'lü yıllarda Bizans İmparatoru Constantinus (Büyük Konstantin) İlion'u ziyaret etmiş ve kurmak istediği başkentin yerini belirlemek için önce kararını İlion olarak vermiştir. Bu kararı vermesinde Troya ile bağlantılı olan Roma'nın kuruluş efsanesi rol oynamıştır. Başkentin Troya'da yeniden kurulmasıyla Roma'nın fes edilmesi de haklılık kazanmış olacaktı. İnşa çalışmalarına başlanmış olmasına rağmen, Constantinus vermiş olduğu bu çok önemli politik karardan, Troya çevresindeki arazinin kendi amaçları için yeteri kadar büyük olmaması ve Bizans'ın gittikçe önem kazanan konumu nedeniyle vazgeçmiştir. Troya, M.S. 4. yüzyılın ortalarından itibaren bir piskoposluk merkezi özelliği kazanmıştır. Troya daha sonraki dönemlerde de dini ve politik önemi korumuş ancak, M.S. 5. yüzyıldaki şiddetli iki deprem kentteki önemli binaların hemen hepsinin yıkılmasına neden olmuştur. Bu yıllarda İlion'un nüfusu büyük oranda azalmıştır. M.S. 6. yüzyılda aşağı şehirde hayat devam ediyor olsa da, İlion gerçek bir yıkıntı olmaya başlamıştır. Bu tarihten itibaren de bu yerin Troya ile özdeş olduğu unutulmaya başlanmıştır. Bundaki en önemli etken, belki de tek neden, yine aynı dönemlerde Hristiyanlık dininin o dönem dünyasını tümüyle etkisine alması ve tek merkez olarak da Bizans'taki Hagia Sophia kilisesinin tümüyle ön plana çıkmış olması gösterilebilir. Troya artık Hristiyanlık dünyasının sembolü olmaktan çıkıp, antik dönemlerin, Grek ve Roma'nın bir sembolü olarak kalmış ve de unutulan kahramanlık kültüyle birlikte o da unutulmaya yüz tutmuştur. Bu dönemden sonra Troya'nın kesin olarak nerede olduğu unutulsa da, adı sürekli Troas bölgesiyle birlikte anılmıştır.

1462'de Troya çevresini ziyaret eden Fatih Sultan Mehmed (1480, Gentile Bellini)
1462'de Troya çevresini ziyaret eden Fatih Sultan Mehmed (1480, Gentile Bellini)

Troya'daki son kazılarda M.S. 12./13. yüzyıla ait mezarlar bulunmuş da olsa, bu döneme işaret eden yerleşme izleri çok zayıftır. Yani o dönemlerde Troya'da yaşam tümüyle kesintiye uğramamış olsa da oldukça zayıflamıştır.

Yazılı kaynaklarda anılan Troya'ya gelen önemli son kişi ise Fatih Sultan Mehmet'tir. Fatih'in Gökçeadalı (İmbroz) tarihçisi Kritovulos şunları yazar:

"Çanakkale'ye bağlı eski Troya kıtasının merkezi olan İlion şehrine geldiğinde, kalan yıkıntıları, eski eserleri ve yöreyi seyir ve temaşa eyledi; denizden ve karadan haiz olduğu önemi taktir etti, ozan Homeros'u övüp göklere çıkardığı kimseleri ve onların yaptığı saygıdeğer hizmetleri hatırlayıp anarak, duygularını dile getirdi ve "Tanrı beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu ana kadar koruyup esirgedi. Şehrin düşmanlarını yendik ve biz Asyalılara karşı birçok kez yapılan kötülüklerin öcünü aradan yıllar ve çağlar geçmesine karşın aldık" dedi."

Bu sözlerle Troya yüzünü yeniden Doğu'ya dönmüş ve Doğulu bir kent olmuştur artık.

Troya kenti ve efsanesi Orta Çağ'da daha geniş coğrafyalarda yayılarak, Avrupa tarihinde derin ve kalıcı kökler salmaya başlamıştır. Bu etkide özellikle Romalıların, Vergil'in Aeneas destanı, Troya efsanesi ve kahramanlarına duydukları ilgi büyük rol oynamıştır. Homeros'la kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen etki, bir başka ozanın destana biraz da politik bir özellik katmasıyla (Vergilius'un Aeneas destanı) önemini daha da pekiştirmiştir. Romalıları örnek alan Avrupa'daki pek çok kavim ve halk kendilerine asil bir geçmişi garanti eden soyağaçları yapıp, atalarını Troyalılara bağlamışlardır. İngilizler, Almanlar, Polonyalılar, Türkler gibi başka pek çok ulusun kökeni Troyalılara bağlanmıştır.

Franklar, soylarını Priamos'un oğlu Francius'a, İngilizler Aeneas'ın torunu Brito'ya (Briten) dayandırırlar. En geç 15. yüzyıldan itibaren de Turci, Teucri ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Bu arka plana dayalı çok sayıdaki, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca, Latince ve Grekçe kaleme alınan Troya romanları, Orta Çağ kültürünü kasıp kavurmuştur. O dönemdeki dünya haritaları da bu etkinin altında kalmıştır. Örneğin 1290 tarihli Hereford haritasında ya da 1448 tarihli Andreas Walsperger haritasında Troya işaretlenmiştir. Ancak yeri kıyıda değil iç kesimlerde gösterilmiştir. Bunun nedeni ise Troya'nın Skamander (Karamenderes) nehrinin kaynağında olduğuna inanılmasıdır.

Çanakkale Boğazı ve Kaleler (1686, Jacob von Sandrardt'den kopya, 1705 Nicolas De Fer)
Çanakkale Boğazı ve Kaleler (1686, Jacob von Sandrardt'den kopya, 1705 Nicolas De Fer)
Böylece Troya Savaşı 16. yüzyıla kadar dünya tarihini etkileyen bir kesin gerçek olay olarak ele alınmıştır. İşte bu nedenle de Akdeniz'den İstanbul'a giden gezginlerin ve araştırmacıların, mimarların, sanatçıların ilk amaçlarından biri, bu kutsal yeri görmek olmuştur.

Ancak yukarda da belirttiğimiz gibi M.S. 6. yüzyıldan itibaren silikleşmeye başlayan Troya'nın lokalizasyonu, bu Troya ziyaretlerini bir tür Troya'yı arama çabalarına dönüştürmüştür.

1103 yılında İngiliz tüccar ve gezgini Seawulf kutsal topraklara (Kudüs) ulaşmak için yaptığı yolculuğunda İstanbul'dan (Konstantinapolis) geçip Bozcaada'ya (Tenedos) ulaşmış ve şunları yazmıştır:

"Roma İmparatorluğu kıyısı yakınlarında çok eski ve ünlü bir kent olan Troya bulunmaktaydı. Grekler bu kentin binalarına ait kalıntıların birkaç millik bir yüzeye dağılmış olduklarını söylediler bana."

Alexandria Troas (1804, Edwar Daniel Clarke)
Alexandria Troas (1804, Edwar Daniel Clarke)

Homeros'tan beri değişmeyen Tenedos ismi Seawulf gibi pek çok kişi için Troya'yı aramada en önemli çıkış noktası olmuştur. Homeros, İlyada'daki yer tariflerinde Troya'nın karşısındaki Tenedos adası şeklinde de tanımlamıştır. Bu nedenle de bu çıkış noktası bir yanılgının da başlangıç noktası olmuştur aynı zamanda. Seawulf'un tarif ettiği gibi adanın hemen karşısındaki Roma İmparatorluk Çağı'nda kurulan Alexandria Troas (yani Troas'daki Alexandria) Homeros'un Troya'sı olarak kabul edilmiştir.

"Burada onlar (Grekler) kendi ve Troyalılar arasında üç tane büyük kanal kurmuşlardır. Bu kanalların amacı ise gemilerine saldırmak için gelen Troyalıları engellemektir. Bu üç kanal yan yana kazılmışlardır.

Gelibolu Kenti ve Limanı (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Gelibolu Kenti ve Limanı (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Seawulf ve diğer gezginlerin anlattıklarından Troas bölgesindeki Rumlar (özellikle de Tenedoslular), Roma İmparatorluk döneminde kurulan Alexandria Troas'ın eski Troya olduğuna inanmışlardır. Troya efsanesi ise bütün Troas bölgesine atfedilerek anlatılmıştır. Örneğin 1305-1309 yıllarında Gelibolu'da bulunan Katalanyalı komutan Ramon Muntaner Troya efsanelerini fantastik bir şekilde anlatır:

"Athena dükünün karısının, Boca Daner'in (Hellespont: Çanakkale Boğazı) beş mil uzaklığındaki Tenedos adasına kral Priamos'un oğlu Paris tarafından zorla kaçırılmasından sonra yapılan ve Paris'e atfedilen kalenin olduğu yerdeyim (Kyzikos)..."

Efsaneler bu şekilde tüm bölgeye ve zamana yayılarak anlatılır.

Kastilya kralının Timurlenk'e yolladığı elçi Gonzales Calvijo'de 1403 yılında Tenedos adası açıklarında demir atar ve şunları yazar:

"Boğazın sağ tarafında herkesin bildiği Troya kenti bulunmaktaydı. Demir attığımız yerden eski kentin kalıntıları görülebilmekte. Kent duvarlarında farklı mesafelerdeki girişlerin olduğu gözükmekte. Bu duvarların bazı yerlerinde ise kuleler vardı, ama bunlar ve saray binalarının olduğu kent harabe haline gelmiş."

Calvijo'nun anlattıklarından sadece Alexandria Troas'ın değil Rum köyüden Çanakkale Boğazı'nın girişindeki Yenişehir ve daha sonraları kurulan Osmanlı kalesi Kumkale'nin de Homeros destanları bağlamında ele alındığı anlaşılmaktadır: Calvijo bu durumu şöyle anlatır:

"Burada onlar (Grekler) kendileri ve Troyalılar arasında üç tane büyük kanal kurmuşlardır. Bu kanalların amacı ise gemilerine saldırmak için gelen Troyalıları engellemektir. Bu üç kanal yan yana kazılmışlardır."

Antik kalıntılar Calvijo döneminde de çok büyük bir alan içinde değerlendirilmektedir:

"Söylenenlere göre eski dönemlerde Troya kentinin kapladığı alan boğazın girişinden St Mary burnuna kadar (Baba Burnu/Lekton) yayılmaktaymış."

Calvijo 610 yıl öncesinin Çanakkale Boğazı ve çevresi ile ilgili ilginç bilgiler de vermektedir. 19-20 Ekim 1403 tarihinde Çanakkale Boğazı'ndan geçen seyyah, boğazın sağ kıyısının Türklerin olduğunu, hemen boğazın girişinde, büyük bir kale ve bunun dibinde oldukça büyük bir köy bulunduğunu yazmaktadır. Calvijo, duvarları harap ve kapıları açık durumdaki kalenin bir yıl önce Cenevizliler tarafından Türklerden alınarak tahrip edildiğini yazmaktadır. Aynı zamanda Tüm Yolların Kesişme Noktası olarak bilinen yerin (eski Kumkale) Grekler tarafından Troya'yı kuşatmak için karargâh olarak kullanıldığını da dile getirmektedir. Calvijo'ya göre, Türkler boğazın sahilinde fethettikleri ilk kent olan Gelibolu üzerinden Avrupa'ya yayılmaya başlamışlardır. Calvijo, Gelibolu'yu büyük tersaneleriyle Türklerin Akdeniz'e açıldıkları merkez olarak tanımlar.

Cordoba'lı şövalye ve tüccar Pero Tafur, Troya ile ilgili söylenenleri duyunca 1437 yılında Troya'yı görmek için Focia Vecchia olarak adlandırdığı yerden (Foça) yollara düşer. İki günlük at yolculuğundan sonra, yanındaki Türklerin, Troya olduğunu söyledikleri bir yere gelirler:

Tafur, "Ama geldiğimiz yerde bir bilgi alabileceğimiz hiç kimse yoktu" diye yazar. Daha sonra ise yazdıklarından anlaşılan odur ki Tafur da İlion diye Tenedos'un karşısındaki Alexandrea Troas'ı ziyaret etmiştir. Troya'yı bulduğuna emin olması ise gemiyle geldiği Tenedos'dan yaptığı gözlemlerdir: "Buradan bakılınca Troya'nın pek çok binası görülebilmekte" diye yazar.

Çanakkale Boğazı'na girerken ise "İşte burada Troya'nın girişi ve limanı bulunmaktaydı" diye ifade eder. Daha önce yazdığımız gibi Fatih Sultan Mehmet'in Troya'yı ziyaret ettiğini ise tarihçisi İmbrozlu (Gökçeadalı) Kritovulos yazar. Ancak Kritovulos'un anlattıklarından Fatih'in ziyaret ettiği yer olarak akla ilk gelen Alexandria Troas ya da boğazın girişindeki Sigeion kentidir. Fatih‘in gördüğü mezar tepeleri (tümülüs) ise aşağı Karamenderes ovasındaki tümülüsler olsa gerek. Piri Reis'in 1521 yılında tamamladığı Kitab-ı Bahriye'sinde şunlar yazılıdır:

"Önce, halifelik merkezi olan İstanbul'dan Akdeniz'e çıkan kimseler bilmelidirler ki, Çanakkale Boğazı'nda bulunan Sultaniye ve Kilitbahir kalelerine bu adadan daha yakın ada yoktur. Bu ada hakkında şu hikâye anlatılır: Bozcaada karşısında yani Anadolu kıyısında, Eski İstanbulluk adı ile bilinen ve kâfirler arasında Truva olarak ün yapan, önce bayındır olduğu halde, şimdi harab halde bulunan kale varken, Bozcaada'da kale yokmuş. Gemilerin yanaşmasına uygun bir limanı vardır."

Denizden bile oldukça iyi gözlemlenebilen Alexandria Troas daha sonraki 150 yıl boyunca düzenli olarak Troya olarak kabul edilir ve anlatılır: Buranın ilk kez detaylı bir şekilde anlatılması ise 1547 yılında Fransız gezgin Belon tarafından gerçekleştirilir ve kendinden sonraki gezginleri oldukça etkiler:

"Troya'nın çevresinde yaşayanlar kısmen Grekler, Türkler ve Araplardır. Bu bölgede yaşayanların hepsi bu bölgeyi Troas olarak adlandırmaktadırlar. Eski ozanların şiirlerinde kentin güzelliği ve büyüklüğü üzerine yapılan övgülerin nedensiz olmadığı görülüyor. Günümüzde hala görülebilen savunma duvarları öylesine güzel ki, anlatmak için dil yetersiz kalıyor. Yerleşmeyi çevreleyen duvar kentin ne kadar büyük olduğunu ispatlıyor. Harabelerin tümüyle yıkılıp yok olduğunu söyleyenlere hiç inanmayın."

Bozcaada ve Troya'nın Limanı (1544, Jerome Maurand)
Bozcaada ve Troya'nın Limanı (1544, Jerome Maurand)
Daha sonraki anlatımlarda antik dönem yazarlarından alıntılar da görülmeye başlar. 1579 yılında Troas'ı gezen Breuning'in "Doğu Gezileri" kitabında Troya ile ilgili 50'ye yakın yazarın adı anılır. Breuning'in yayınladığı Çanakkale Boğazı resminde (1579) Tenedos'un hemen karşısındaki Alexandria Troas harabeleri Troya olarak gösterilmiştir.

Artık harabelerin olduğu yerde (Alexandria Troas) rehberler bulunmakta, Priamos'un görkemli sarayının nerede olduğu ve Troyalı kadınların nerede çamaşırlarını yıkadıkları gösterilerek, Troya efsanesiyle kalıntılar arasında birebir özdeşlik de kuruluyordu. Hatta 16. yüzyıldan itibaren gezginler, buradaki eski eserleri anı olarak alıp ülkelerine götürüyorlardı.

Romalı aristokrat bir aileden gelen Della Valle, 1614 yılında kutsal topraklara yaptığı yolculuğu sırasında Çanakkale Boğazı'nı geçmek için Tenedos açıklarında demir atıp uygun rüzgârı beklemeye başlar. Karşısındaki harabelerin ünlü Troya kenti olduğu söylendiğinde çok heyecanlanır ve hemen ziyaret eder. Eski bir kuyudan Troya suyu içmek onu çok mutlu etmiştir. Duygularını şöyle anlatır Della Valle:

"Kendimi, bu kadar yakınına geldiğim, Vergilus'un gentis cunabula nostra olarak dile getirdiği, bana ilham veren ünlü Troya kenti taş kalıntılarını görmek için bir yat ısmarlamadan edemedim... Limana ulaştıktan sonra, atalarımın anısıyla yoğun bir aşk ve övünç duygusu sardı her yanımı."

Boğazın Girişindeki Yenişehir_ Sigeion (1804, Edward Daniel Clarke)
Boğazın Girişindeki Yenişehir_ Sigeion (1804, Edward Daniel Clarke)
1551 yılında Çanakkale Boğazı'nı geçen Fransız Nicolas Nicolay'ın boğazın girişindeki org ustası Thomas Dallam'ın da ziyaret ettiği yerdeki Yenişehir (Sigeion) üstünde oldukça dikkat çekici harabelerin olduğu anlaşılmaktadır.

"Sigaeo burnu ve Skamender (Karamenderes Nehri) olarak da adlandırılan Xanto nehrinin arasındaki alanda çok sayıda eski duvarlar, sütunlar ve başka kırık parçalar görülmekte... Bütün bunlar eski kent Troya'nın burada olduğuna işaret etmektedir."

Troya'nın lokalizasyonu bu tür tasvirlerle yavaş yavaş yer değiştirmektedir. Alexandria Troas'ın yerini Yenişehir (Siegion) almaktadır.

1675 yılında Fransız Jacob Spon şunları yazar: "Greklerin hala Troja olarak adlandırdıkları bu köy..."

Bundan sonra, stratejik konumu nedeniyle de 16.-17. yüzyıldaki pek çok gezgin Troya'nın boğazın girişindeki bu eski yerleşme ve çevresi olduğuna inanır. Ancak Troya'yı arama çabalarındaki en önemli değişiklik ise 1599 yılında org yapımcısı Thomas Dallam tarafından yapılır. Kraliçe I. Elizabeth'in Sultan III. Murat'a hediye etmek amacıyla yaptırdığı 5 metre boyundaki görkemli orgun yapımını üstelenen Dallam, orgu Osmanlı topraklarına getirmek ve padişaha sunmak için 1599 yılında yola çıkmış ve yolculuğu aylar sürmüştür. Bu yolculuk sırasında Çanakkale Boğazı'ndan geçen Dallam, boğazın hemen girişindeki Anadolu yakasındaki Rum köyü Yenişehir'i ziyaret etmiştir. Ziyaret ettiği köylüden ekmek ve tavuk alan Dallam, boğazın girişindeki etkileyici köyü, küçük ve fakir bir Rum yerleşmesi olarak tanımlamıştır. Ancak Dallam, önce kendisi ve etrafındakilerin Troya olduğuna inandıkları Eski İstanbul'dan geçerler, daha sonra ise:

"Bu kadırgadan iki saat sonra, rüzgâr yavaşlamaya başladı ve bizi sağa doğru, bazı kimselerin Yenişehir olarak adlandırdıkları buruna doğru getirdi. Ben bazı gemicilerle birlikte sahile çıktım. Greklerin yaşadığı dağınık bir köye rastladık. Köyden biraz ekmek ve tavuk satın aldık. Aynı zamanda Troya'nın duvar ve evlerinden meydana gelme büyük bir harabelikle karşılaştık. Ben elimdeki çekiçle beyaz mermer bir sütundan bir parça mermer kopardım ve o parçayı Londra'ya kadar götürdüm."

Evet, bu tanımlamalarla, araştırmacı olmayan Dallam iki farklı Troya'yı birlikte ziyaret eden ilk gezgin olmuştur. Gezginlerin anlattıklarından, o bölgedeki Greklerin, Troya'nın tam olarak nerede olduğunu bilmediklerini, en azından 1103 yılında Saewulf'un ziyaretinden beri Alexandria Troas ve Çanakkale Boğazı çevresindeki bütün harabeleri Troya olarak kabul ettikleri ortaya çıkmaktadır.

Dallam'dan sonra bu konudaki en önemli adımı ise, dünyayı tanımak ve maceralar yaşamak amacıyla yollara düşen İngiliz George Sandys tarafından atılır. 1610 yılında, önce Alexandria Troas'ı ziyaret eden Sandys o döneme kadar kabul gören P. Belon'un söylediklerini eleştirmeye başlar:

"Eski Troya'nın konumunda görüldüğü gibi bir hata yapılmıştır. Çünkü onun anlattığı ve hala görülmekte olan harabelerden..., bir yamaçtan limana doğru inen bu alanda, pek çok savaşın, uzun yıllar devam eden saldırıların, denizle kent arasında gerçekleşmiş olması ihtimal dışıdır."

Fransız natüralist Pierre Belon 1547 yılında Alexandria Troas'a gelmiş ve hiç bir şüphe duymadan buranın eski Troya kenti olduğunu kabul etmiştir. Yayınladığı abartılı haritasında da bunu görmek mümkündür.

Çanakkale Boğazı 1615
Çanakkale Boğazı 1615
Sandys'in bu cümleleriyle birlikte Troya'nın lokalizasyonu konusunda artık Homeros ve İlyada'yla argümanlar yapılmaya başlanır. Sandys'e göre Alexandria Troas başlangıçta, İlier'lerin (İlyon) kentlerinin yıkılmasından sonra kurdukları küçük bir köy yerleşmesidir ve bu yerleşme Büyük İskender, daha doğrusu Lysimachos tarafından görkemli bir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Sandys, Yenişehir burnunda karaya çıkar ve orada gördüğü kalıntıları ise, başlatılan ama yarım bırakılmış yeni Roma'nın inşa çalışmaları olarak yorumlar. Yenişehir sırtlarından doğuyu gözlemler:

"Burası İlion'un bir zamanlar bulunduğu ve birbirine yakın iki vadinin büyük bir arazi meydana getirdikleri yerdir. Bu vadilerden Simois ve tanrısal Skamander nehirleri akmaktadır." Sandys, Troas'ın iç kesimlerini ziyaret edemez ama Troya'yı İda'nın kaynağında gösterdiği bir skeç harita çizer.

Soylu bir aileden gelen İngiliz George Wheler, Fransız fizikçi Jacop Spon'la birlikte 1675 yılında Troas'ı ziyaret ederler. Özellikle Wheler'in Troas'a bakış açısı Sandys'in bakış açısından bile daha eleştireldir. Eleştirel bir bakış açısıyla yaptıkları arkeolojik gözlemler, bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olur:

"Desenleri Roma'dan Arles'e kadar büyük bir değişikliğe işaret etmeyen iki ya da üç mezarın olduğu bir yer. Diğerleriyle benzemeleri, bu görüşe sahip olmama ve benim bu mezarların eski Troya'nın kalıntıları olduğuna inanmamı engellemektedir. En çok dikkati çeken ise, çok büyük bir yapıdan arta kaldıkları anlaşılan, üç kemer ve bir duvarın yüzeyi çok uzaklardan bile bu yapının kentin en büyük sarayı olduğunu düşündürmektedir. Ama bu yapının refah içinde yaşayanlarla dolu kentteki Kral Priamos'un sarayı olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü bu kalıntıların ilk Roma İmparatorluğu döneminden daha eski olduğunu hiç sanmıyorum."

Bu tespitlerle Troya/İlion lokalizasyonunda yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemdeki haritalar da Alexandria Troas ve Troya/İlion arasındaki farka işaret etmektedirler. Troya gittikçe kıyıdan çok daha içerlerdeki dağlık kesimlerde gösterilmektedir. 18. yüzyıla kadar yapılan tanımlamaların çoğunda, Troya harabelerinin büyük bir alana yayılmış olduğu da kabul edilerek, Troya olarak iki yer anılmaktadır: Bozcaada (Tenedos)'un karşısındaki Alexandria Troas, ya da boğazın girişindeki Yenişehir.

Ancak yüzyıllarca süren bu görüş 18. yüzyılda değişmeye başlar.

Peki, neden bu değişiklik daha önce ya da daha sonra değil de 18. yüzyılda gerçekleşir?

18. yüzyılın ortalarına doğru, o döneme kadar olan perspektifleri daha da geliştirecek yeni bir fikir çıkar ortaya. Bu fikrin ortaya çıkmasına ise 1738 yılında Herculaneum ve 1748 yılında Pompei antik kentlerinin keşfedilerek, arkeolojik kazılara duyulan ilginin artması neden olur. Olimpia antik kentini kazmayı planlayan klasik arkeolojinin babası olarak kabul edilen Johann Joachim von Winckelmann 1767 yılında şunları yazar:

"Çok eminim ki buradaki fayda düşünebileceklerin hepsinden çok daha fazla olacaktır ve bu toprakların ayrıntılı bir şekilde araştırılmasıyla sanatta büyük bir ışık doğacaktır."

Bunun yanı sıra bir yandan Atina'daki mimari kalıntılarda büyük bir büyülenme ve uğraşla yapılmaya başlanmış, öte yandan İngiliz aristokratları James Stuart ve Nächlas Revett, Roma‘da bir araya gelip eski çağ bilimlerine ilgi duyanların buluştukları bir kulüp niteliğini taşıyan Society of Dilettanti'yi kurarlar.

Çanakkale Boğazı'nın Girişi ve Çevresi (1786, Jean-Baptiste Lechevalier)
Çanakkale Boğazı'nın Girişi ve Çevresi (1786, Jean-Baptiste Lechevalier)

Bu kulübün Troya araştırmalarındaki önemli etkilerine değinmeden önce, Troya ve Troas araştırmalarına da yön veren 18. yüzyıldaki diğer bir gelişmeye değinelim.

Avrupa aydınları arasındaki özellikle 18. yüzyılın başlarındaki Homeros ve İlyada'ya karşı duyulan ve büyülenme derecesine kadar çıkan ilgi, İlyada çevirilerine de yansımıştır. Anlaşılabilir tarzda ve açıklayıcı dipnotlarla birlikte yayınlanan ilk Fransızca çeviri 1711 yılında Anne Dacier tarafından yapılır. Bu çeviri aynı zamanda 1715 yılında Alexander Pope'un yaptığı ve o dönemde oldukça büyük yankılar uyandırmış olan İngilizce çeviriyi etkiler. Gittikçe artan bu tür İlyada çevirileri Troya'yı bulmak isteyen gezgin ve araştırmacıların isteklerini ateşlemiştir. Ayrıca Pope'un çeviriyle birlikte yayınladığı harita, daha sonraki araştırmacıları İlyada ve Troas topografyası konusunda oldukça etkilemiştir. Yayınlanan harita hayali bir ürün olarak eleştirilmiş de olsa, ilk kez Homeros'un anlattığı topografya, Akhalar'ın gemilerini yanaştırdıkları liman, iki nehir, savaşın geçtiği ova, Skamendar nehrinin su kaynakları başında kurulan kent ve girişi, İda Dağı gibi en önemli ayrıntılar bir araya getirilmiştir. Pope'un yorumlu çevirisi ve yayınladığı bu harita Lechevalier'in 1785 yılında ortaya attığı ve yüz yıl boyunca kısmen kabul gören Troya'nın Pınarbaşı Köyü'nün hemen yakınındaki Ballı Dağ'da olduğunu iddia eden Pınarbaşı Teorisi'ne de kaynaklık etmiştir.

1716 ve 1718 yıllarında İngiliz elçisi olan kocasıyla birlikte İstanbul'da yaşayan ve yazdığı mektuplarla ünlenen Lady Montagu 1718 yılında Yenişehir tepesinden Troya ovasını seyreder ve şunları hisseder:

Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi (1740,Richard Pococke)
Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi (1740,Richard Pococke)

"Demir attığımız ünlü Sigeum burnundan yaklaşık bir fersah uzaklıkta olan Janizary'de (Yenişehir) zavallı yaşlı Hecuba'nın gömüldüğü tepeyi gördüm. Merak ve heyecanımdan, Akhilleus'un gömüldüğü ve hiç kuşkusuz ruhuna büyük saygı duyduğu onun onuru için İskender'in mezarın etrafını dolandığı yeri görmek için güçlükle tepeye tırmandım. Orada büyük bir kentin kalıntılarını gördüm ve bulduğumuz taştaki Sigean Polin yazısını Bay Wortley zorlukla okuyabildi. Taşın gemiye götürülmesini emrettik... Troya'dan geriye kalan sadece topraktı. Her şeye rağmen vadiye bakıp, Menelaos'la Paris arasındaki o ünlü ikili savaşı ve görkemli kenti gözlerimin önünde canlandırmak bana büyük bir zevk vermekte. Bu ünlü toprakları ve nehirlere baktıkça, elimde tuttuğum Homeros'un isabetli doğa anlatımlarına hayranlık duyuyorum."

Lady Montagu'nun elinde tuttuğu Pope'un çevirisidir. O çeviriyle birlikte Troya ve Troya Savaşı'yla ilgili hayalleri biraz daha canlılık kazanır.

Pope'un Lady Mantagu'nun yazdığı mektuba verdiği cevap ise şöyledir:

"Küçük bir sorun yaratacak değilim ama ozanların babasına ilham veren aynı güneşin altında olduğun için Homeros'taki birçok bölüm için aydınlatıcı bilgiler verebilirsin. Sen şimdi ona ilham veren aynı havayı soluyorsun; onun anlattığı hikâyenin ve olayların geçtiği yerde onun seni heyecanlandıran düşüncelerini hissedebilir, kahraman mezarlarının kırılmış sütunlarına dokunabilir, Troya harabelerinin gölgesinde Troya'nın yıkılışı destanını okuyabilirsin."

Pope'un hayalleriyle, olduğu kabul edilen Troya yıkıntılarıyla pek çok açıdan parçalanan gerçeklik, romantik bir öze de bürünmeye başlamıştır artık.

Görkemli Alexandria Troas'ın aranan Troya olmadığının kabul edilmesiyle, 18. yüzyıl araştırmacılarının Troya ve antik büyülenme için ihtiyaç duydukları arkeolojik buluntu boşluğu büyük sorun olmaya başlamış ve Troya'yı arama çabaları Troas kıyısı yerine iç kesimlere doğru yönelmiştir.

Troas bölgesindeki ilk ciddi topografik araştırmaları başlatan İngiliz gezgin ve araştırmacı Richard Pococke 1740 yılında Troya'yı aramak için Yenişehir'e gelir. Özellikle 17. yüzyıldan beri gezginlerin en önemli korkusu hem deniz hem de karadaki korsanlardır. Pococke'de hem kendisini korumaları hem de rehberlik etmeleri için iki tane asker kiralar:

"Beni bir gün sonra Troya ve harabelerine götürmeleri için iki tane Yeniçeri kiraladım. Burada yollar çok tehlikeli."

Pococke güneydoğu yönünde, Alexandria Troas'a giden yolun ortalarında bir yerlerde Buiek isimli bir köye gelir. Bazı araştırmacılar buranın Bozköy'ün mezarlığı olabileceğini öne sürmekteler. Pococke'nin izlenimleri şöyledir:

"Büyük yıkıntıların, kırılmış sütun ve mermer bloklarının olduğu bir yere geldik. Burada Ilium'un olduğunu sanmaktayım. Buranın hemen altında Skamander ve Simois nehirleri birleşmekteydi ve eski Troya ise İlium yakınlarında, iki nehrin birleştiği yerin karşısındaki yükseklikte olmalıydı."

Sonunda, yükseklerinden bir yerden Karamenderes (Skamander) ve hangisi olduğu anlaşılmayan, ama onun Simois olarak kabul ettiği bir başka nehrin birleştikleri yerde Troya'yı arama çabalarından vazgeçer Pococke:

"Ve artık yukarlarda olduğuna inanılan eski Troya'nın kalıntılarını bulma çabalarıma son verdim."

Pococke'nin sönen umudu, Society of Dilettanti çevresinden olan Robert Wood ve arkadaşlarının Troya harabelerini bulma isteklerini olumsuz yönde etkilemez.

Kemallı Köyü Camisi (1786, Jean- Baptiste Lechevalier)
Kemallı Köyü Camisi (1786, Jean- Baptiste Lechevalier)
Wood ve arkadaşları 1750 yılında ellerinde Homeros'un İlyada'sı Troas'ın yollarına düşerler. Karamenderes (Skamander) nehrini kaynağına kadar takip ederler ama Troya'yı bulmayı onlar da başaramazlar. Wood hayal kırıklığına uğrar, tesellisi ise "Hırslı Greklerin kurbanı oldu bu kent..." dir. Ancak Wood ve ekibi yayınladıkları kitapta kendilerinden sonraki araştırmacılara büyük yardımı olacak bir haritaya da yer verirler. Haritada Skamander nehri, onun bir kolu olan Akçin Çayı ile Skamander nehrinin olduğu kabul edilen iki kaynağına kadar devam ettirilir. Skamender nehri Ezine (Ene)'nin altından doğuya Simois olarak yönelir. Alexandria Troas, yeni Troya olarak "Troja Nuova" olarak gösterilir, ama Troya bulunamamıştır. Ancak bu haritada ilk kez Skamender ovasının güney sınırında, Wood için hiçbir şey ifade etmeyen Pınarbaşı (Bornabachi) da işaretlenmiştir. Wood, "Ene" olarak adlandırdığı ve o zamanlar merkezi bir yerleşim işlevine sahip Ezine'yi, "bu bölgenin önemli bir yerleşmesi" olarak tanımlarken; Troya'yı keşfetmek için çıkış noktası olan Pınarbaşı köyünü "yarım düzine kulübelerden oluşan bir yer" olarak anlatır.

Bu bilgiler ışığında, yine Society of Dilettanti çevresinden olan Richard Chandler'in 1764 yılında Skamander ve Simois nehirleri boyunca Troas'ı araştırma projesi, soyguncu tehlikesi nedeniyle yarıda kesilir:

"Bir iki gün Gavurköy'de kalmayı düşündük. Yorgunluğumuzu çıkardıktan sonra, ovayı ayrıntılı bir şekilde araştırıp, Simois ve Skamander'i kaynaklarına kadar izleyip, İda Dağı'nın iç kesimlerine yönelecektik. Bizleri, o bölgede amaçsız bir şekilde dolaşanların korkusu sardı. Rehberimiz hiç ara vermeden kardeşinin, ailesinin yanına gitmeyi istiyordu ve yanımızdaki Yeniçerilerin gittikçe artan huzursuzluğu, en çok mantıklı olan yolu seçmemize neden oldu."

Seddülbahir Kalesi (1843, John Allan)
Seddülbahir Kalesi (1843, John Allan)

Chandler'in 1764 yılındaki gezi notları o dönemki Çanakkale bölgesinde yer alan toplum ve insanlar konusunda ayrıntılı bilgiler vermektedir. Chandler ilk kez yerleşmelerin nüfusu konusunda tahmini bilgiler veriyor ve insanların yaşadığı evlerin iç ve dışları hakkında ayrıntılı tasvirler yer almaktadır. Chandler o dönemde tüm Çanakkale bölgesindeki eşkıya tehlikesine rağmen bölgeyi en iyi şekilde anlamak için gezilerini sürdürmüştür. Bu kapsamda Bozcaada'yı da ziyaret eden gezgin, adadaki 600 Türk ile 300 Rum'un barış içinde yaşadığını dile getirmektedir. Chandler'in ada ile ilgili gözlemleri şöyle devam ediyor:

"Adadaki merkeze yakın bir bölgede çeşitli gruplar bir araya gelerek müzik çalıp oynuyorlar, bu arada kadınlar da damda oturup eğlenceyi izliyorlar."

Chandler adadan sonra karşı kıyıdaki köyleri de ziyaret eder. Kemallı köyü için yazdıkları oldukça ilginçtir:

"Erkekler tarlada çalışırken, kerpiç evler kadınlarla doluydu."

Antik kaynaklar, İlyada Destanı'nı ve Troya antik kentini otantik buluntularla ispatlama geleneği, bu konuya ilgi duyan araştırmacıların üzerinde bir baskı oluşturmaya da başlamıştır. Thomas Blackwell'in "Enquiry into the life and writing of Homer" (1735) isimli eserinin 1776 yılında Johann Heinrich Voss tarafından Almancaya çevrilmesiyle, İlyada epik destanının, coğrafik ve tarihsel gerçekliklere dayanmış olduğu görüşünü oldukça güçlendiriyordu. Ancak öte yandan Homeros ve İlyada'yı eleştirel bir açıdan ele alanlar da vardı. Örneğin ünlü Alman düşünürü Johan Gottfried Herder bu konuda şunları yazıyordu:

"Eski Homeros'u okuduğumda Troya'nın ya da Troya ovasının şimdi nasıl olduğu beni hiç ilgilendirmiyor. Ben bu Troya'yı ve ovayı, onun epik şiirlerinde tasvir ettiği gibi(zaten öyle olmasa kötü bir epik şiir olurdu) düşünmüyorum."

İlyada destanındaki tarihsel gerçeklik konusuna kuşkuyla bakan bu ve benzeri yorumlar da gittikçe artıyordu. Wood'un kitabını yayınlayan Jacob Bryant 1755 yılında yazdığı mektubunda bu kuşkusunu şöyle dile getiriyordu:

"Troya Savaşı konusuna büyük kuşkuyla bakıyorum. Homeros'un kenti Troya'nın hiçbir zaman var olmadığından eminim... Wood'un yaptığı gibi Troya'yı bulma tutkusu geçmişte kaldı. Dünya bunu beklemekteydi. Pope'un da söylediği gibi herkes Troya destanını Troya harabelerinin gölgesinde zevkle okumak istiyordu."

Evet, 18. yüzyılın son çeyreğinde Troya cephesi Troya harabelerinin var olduğuna inananlar ve Homeros'un anlattıklarının gerçek olmadığını iddia edenler olmak üzere ikiye bölünmüştü.

Ama yine de Çanakkale Boğazı ve yakındaki yerlere olan Avrupalı gezginlerin ziyaretleri büyük bir yoğunlukla devam ediyordu.

İşte bu kritik dönemde sahneye, aristokrat olan ve çok iyi resim eğitimi almış, Homeros'a karşı duyduğu hayranlığı Wood'la da paylaşan Fransız Marie - Gabriel - Auguste - Florent Choiseul-Gouffier çıkar. Choiseul - Gouffier 1776 "Homeros ve Heredot'un Grek Yurdunu" aramak için Akdeniz'de geziler yapar. Amacı, Türk hükümdarlığı ve geleneği içinde yaşayan Greklerin yaşamının ve eski Grek yurdunun buluntularıyla sunulduğu bir ansiklopedi hazırlamaktır. 1782 yılında görkemli kitabı "Voyage Pittoresque de la Grece'' in özellikle adaları konu alan pek çok harika gravürün olduğu ilk cildi yayımlanır.

Choiseul-Gouffier 1789 yılında Fransa'nın Osmanlı sarayındaki elçisi olur, ancak aynı yıl Fransa'da gerçekleşen devrim onu, siyasi nedenler yüzünden dört yıl sürgünde yaşamaya zorlar.

Bu sürgün yıllarında, daha önce gezip gördüğü Troas bölgesi üzerinde yoğun bir şekilde çalışır. Choiseul-Gouffier, Troas bölgesinin bir haritasını çıkarması için de Jean-Baptiste Lechevalier'i görevlendirmiştir. Lechevalier'de yüzyıl boyunca oldukça hararetli bir şekilde tartışılan Pınarbaşı (Bunarbaschi) Teorisini ortaya atar.

Lechevalier'in 1785 ve 1786 yılında Troya yakınlarındaki Pınarbaşı'yı (Bunarbaschi) keşfi, Troas bölgesinden geçip giden bir gezginin buluşundan çok, Alexandria Troas'ın Troya olarak ortadan kalkmasından sonra entelektüeller ve gezginler arasındaki baskı ve ihtiyacın sonunda ortaya çıkan bir buluş olarak okumak daha doğru olacaktır.

Pınarbaşı Köyü ve Kırkgözler Su Kaynakları (1801, William Gell)
Pınarbaşı Köyü ve Kırkgözler Su Kaynakları (1801, William Gell)

LeChevalier'in keşifleri o dönem İstanbul'undaki Avrupalı araştırmacılar ve gezginler tarafından büyük bir ilgiyle izlenir. O ortaya attığı yeni teori, Pope'un Homeros'tan yola çıkarak hazırladığı haritanın gerçek topografyaya uyarlanmış halidir. Hisarlık Tepe'nin yaklaşık 8 km güneydoğusunda göze çarpan ilk büyük yükselti olan Ballı Dağ, destandaki o ünlü kaleydi. Pınarbaşı Köyü'nün hemen arkasındaki ilk yükselti ise İlyada'da sık sık adı geçen kentin sakin girişiydi. Köyün hemen aşağısındaki kırka yakın olan Pınarbaşı Çayı'nın kaynakları ise İlyada'da Skamander ırmağının bir soğuk bir sıcak olan iki kaynağıydı:

"Akhilleus da Hektor'a doğru tıpkı öyle uçar,
Hektor da kaçar korkudan titreye titreye,
koşar Troya surlarının dibinde, dizlerinin vargücüyle.
Geçerler gözetleme yerini, yellerin dövdüğü incir ağacını,
surlardan uzaklaşır, girerler büyük yola,
varırlar güzel güzel akan iki pınara,
burgaçlı Skamandros'un iki kaynağı fışkırır orada,
birinden ılık bir su akar, bir duman tüter üstünde,
tıpkı ateşten çıkan duman gibi,
öbüründen yaz ortasında bile buz gibi bir su akar,
kar gibi, dolu gibi, donmuş su gibi soğuk.
Yunaklar vardır bu pınarların yakınında,
geniş, güzel, taştan yunaklar,
Troyalıların karıları, güzel kızları bir zamanlar
Parlak rubalarını yıkarlardı bu yunakların içinde
barış günlerinde, Akha oğulları gelmeden önce
(İlyada XXII, 143-157, Türkçesi. A. Erhat, A.Kadir)

J B Lechevalier
J B Lechevalier
Evet, Lechevalier İlyada'da adı geçen kaynakları ve bu kaynakların yakınındaki Troya kalesini bulduğundan emindir. Skamander olarak kabul edilen Menderes Çayı ise Simois ırmağı olmuştur. Savaşın geçtiği ova ise, Akhaların gemilerini demirledikleri boğazın girişindeki deltaya kadar 15 km'lik bir alanda kuzeye doğru yayılmaktaydı. Destan, romantik bir bakış açısıyla araştırılan topografyaya tamı tamına uymaktadır.

Bütün bunları Lechevalier şöyle anlatır:

"Troya'nın duvarları altında ölen kahramanlar tanrısal bir onura sahip oluyorlardı. Achilleus'un mezarından yakılmış tütsülerin güzel kokuları yükseliyordu, bütün Troya Ovası büyük bir tapınaktı ve boğazdan geçen tüm ulusların dostları burada kurbanlar adamayı dini bir görev olarak kabul ediyorlardı. Burada yüce Homeros'un bu ünlü kıyılara ayak basışını görüyorum. Achilleus'un gölgesinde kurban törenleri düzenleniyor. Onu Skamander ve Simios'in arasındaki limanda yürürken görüyorum. Gözleri etrafındaki nesnelere büyülenmişçesine bakıyor (Homeros'un gözleri sadece yaşlılık döneminde görmüyordu). Binlerce sahneyi içinde canlandırıyor, kalbin derinliklerinde hissediyor hepsini ve yaratıcı gücündeki coşkuyla İlyada'nın planlarını yapıyor."

Eski İlion Troya'nın İlk Görseli ve Arka Planda Çıplak Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Eski İlion Troya'nın İlk Görseli ve Arka Planda Çıplak Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Lechevalier'in ortaya attığı topografik sistem oldukça ateşli bir şekilde hiç durmadan tartışılıyordu. Onu eleştiren birçokları için, kent ile gemilerin kıyıya yanaştıkları liman arasındaki mesafe çok fazladır ve Hektor ve Akhilleus'un Ballı Dağ'ın etrafında koşmaları imkânsızdır. Çok küçük olan Pınarbaşı Çayı'nın ovayı besleyen ana su kaynağı olma ihtimali Menderes Çayı'na göre çok zayıftır. Sonuç olarak gelen bütün ziyaretçilerin ölçtüğü su kaynaklarının sıcaklığı aynıdır. Bazı eleştirenler ise bu detaylara girmeden Lechevalier'i ve onun izinden gidenleri sınırsız bir hayalcilikle suçlarlar. Bunların arasındaki en ünlü ve yorulmaz olanı ise İngiliz tarihçi Jacob Bryant'tır. Bryant daha 1774 yılında mitoloji üzerine yazdığı kitapta, Homeros geleneğini Mısır kaynaklı olarak ele almıştır ve kabul etmiştir. Lechevalier'in yeni tezine karşı tepkisi ise şöyle olmuştur:

"Troya Savaşı ve Greklerin yapmış olduğu seferler, Homeros'un anlatımlarına göre hiç gerçekleşmemiş ve Phrygia'da da böyle bir kent hiç var olmamıştır. Ozanın kişiliği ve şiirlerinin güzelliği ise hala erişilmez düzeydedir. Onların muhteşemlikleri hiçbir zaman zarar görmeyecektir".

Evet, Troya'nın var olduğu kabul edilmese de Homeros ve destanlarının büyüklüğü herkesi büyülemeye devam etmektedir.

Dümrek Nehri (1823, J Jacop Horner)
Dümrek Nehri (1823, J Jacop Horner)

Bu arada Choiseul-Gouffier'un "Voyage Pittoresque" nin Troas bölgesini ele alan, bölgeden harika gravürlerin de içinde olduğu ikinci cildi 1809 yılında yayınlanmıştır. Ancak Choiseul-Gouffier'un ölümünden sonra ikinci cildin ikinci bölümü ise 1822 yılında yayınlanır. Bu yayında basılan gravürler arasında "Vue de l'Emplacement d'Ilium Recens" alt yazılı bir tanesi vardır ki, uzun yıllar hiç kimsenin dikkatini çekmez. Troya Ovası'ndan bakılarak çizilmiş bu resimde çok yüksek olmayan, üstünde ve çevresinde tek tük mimari parçaların bulunduğu bir yükselti görülmektedir. Arka kesimde bir ihtimalle Çıplak Köyü ve tepenin sağındaki yükseltide Paşatepe tümülüsü (mezar tepesi) dikkati çekmektedir. İşte o dönemlerde pek fazla bir şey ifade etmeyen tepe Hisarlık Höyüğü'dür. Bu gravürden sonra burası yaklaşık yüzyıl boyunca kendisini araştırmacılardan saklamasını bilir.

Çanakkale Boğazı'ndaki Abydos ve Sestos Kaleleri (1544, Jerome Maurand)
Çanakkale Boğazı'ndaki Abydos ve Sestos Kaleleri (1544, Jerome Maurand)
Ama Napolyon'un başlattığı savaşlar, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında büyük bir araştırmacı ve gezgin kitlesini Yunanistan ve Türkiye'ye doğru yöneltmiştir. Bunun nedeni ise, uzun yıllar kültürlü ve soylu kişilerin en çok tercih ettiği İtalya'nın karışık ve güvensiz bir ülke halini almış olmasıdır. Yunanistan ve Anadolu'nun kıyı kesimleri Avrupalı gezgin ve araştırmacılar için oldukça gizemli ve keşfedilmemiş tarihi ve doğal güzellikler sunmaktadır. Fransa ya da İngiltere'nin zafer kazanması o ülkeye ait araştırmacıların tavırlarını hemen etkiliyordu. Örneğin 1800 yılında Lord Elgin, İngiltere'nin Fransa'yı Mısır'da yenmesinden sonra Atina Parthenon'undaki heykelleri kendi ülkesine, Londra'ya gemiyle götürebilmiştir.

18. yüzyılın sonunda Troya'ya doğru başlayan araştırma aynı hızıyla 19. yüzyılın başlarında da devam etmiştir. 1801 yılında genç İngiliz araştırmacı William Gell, kıyıyı takip ederek Alexandria Troas'a varmış ve oradan da karayoluyla Troya'nın ve Ballı Dağ'ın bulunduğu bölgeye varmıştır. Bu gezi sırasında bölgenin pek çok resmini yapmış ve 1804 yılında bölgedeki gözlemlerini de aktardığı kitabında yayınlamıştır.

Yine 1801 yılında Troya çevresinde araştırmalar yapan İngiliz Edward Daniel Clark, Gell'in resimlerinden kısmen yararlanmıştır. Clark İstanbul'da İngiliz elçisi olan Lord Elgin'in isteği için bölgeye gidip araştırmalar yapmış, bölgenin resimlerini yapmış, haritalarını çıkarmıştır. İlk yayınlarında olmasa da bölgedeki gözlemlerini aktardığı kitabının üçüncü cildini 1812 yılında yayınlar. Bu yayınında Hisarlık Tepe'nin olduğu yer İlium Novum olarak işaretlenmiştir. Clark bu tespitini William Gell'le yaptığı görüşmeler ve onun yaptığı haritalardan yararlanarak gerçekleştirmişti. Ayrıca Hisarlık Tepe'yi ziyareti sırasında tespit ettiği sikkeler de bu tahminini desteklemiştir. Bu yayın üzerine o dönemde Paris'te bulunan Choiseul-Gouffier, bölgeye bir uzman yollayarak Hisarlık'la ilgili bilgi toplatmıştır. İşte Choiseul-Gouffier'un 1822 yılındaki yayını "Vue de l'Emplacement d'Ilium Recens" bu araştırmanın sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bir taraftan bölgeye yapılan bu tür teknik gezilerin yanı sıra, elinde Homeros'un İlyada'sıyla bölgeyi görmeye gelen romantik gezginlerin sayısı da azımsanacak derecede değildir.

1810 yılının baharında ünlü şair Lord Byron, Atina üzerinden İzmir'e oradan da İstanbul'a geçer. Bu yolculuğu sırasında şiddetli rüzgâr nedeniyle boğazın girişindeki Sigeion koyunda beklemek zorunda kalmıştır. Çevreyi gezmeden önce yakın dostu John Hobhouse ona İlyada'nın ilk kitabını okur, ama Byron'u eski çağ bilginlerinin bölgenin topografyası konusunda ne dedikleri hiç ilgilendirmiyordur. Onun tutkusu daha başkadır. Boğazın karşılıklı iki kıyısında yaşayan talihsiz âşıkları konu alan Hero ve Leander destanıdır aklındaki. Bu âşıkların anısına boğazı Abydos'tan Sestos'a yüzerek geçme tutkusu sarmıştır. 3 Mayıs 1810'da saat 10.00'da İngiliz askerlerin eşliğinde boğazı 1 saat 10 dakikada yüzerek geçer. Bölgedeki deneyimleri "Abydoslu Gelin" isimli şiirinde açıkça görülmektedir:

"Esiyor delice rüzgar ve Hellas coşuyor
Atıyor kendini denizin ihtişamlı karanlığına;
Ve çömelir gibi örtüyor her şeyi gece,
Boşuna kana bulanıyor
Priamos'un onurla yattığı topraklar.
Ve Troya'nın ihtişamı bir mezar olarak
kalıyor,
Bir mezar ve düş yüzü
Teselli ediyor sonsuz ışıkla
Skios kayalarının ucundaki kör ihtiyarı."

Lord Byron 11.01.1821 tarihli günlüğüne ise Troya ve Homeros konusundaki tartışmalarla ilgili şunları yazıyor:

"Troya destanının otantikliği" konusu bizleri ilgilendiriyor. 1810 yılında neredeyse bir aydan fazla bir zaman her gün bu ovayı seyrettim ve bendeki coşkuyu azaltan tek şeyse rezil Bryant'ın inkâr ettiği gerçeklikti. Ben tarihin ve yerin gerçekliğine büyük saygı gösterdim. Yoksa bana ışık verebilirler miydi?"

Diğer romantik gezilere verilecek örneklerden biri de, İstanbul'daki Avusturya elçisinin sekreterliğini yapmış olan ünlü Avusturyalı oryantalist Joseph von Hammer-Purgstall'ın 1800 yılı mart ayında Troas bölgesine yapmış olduğu gezidir. Hammer-Purgstall, Pınarbaşı'ndaki Ballı Dağ'daki mezar tepelerini seyrederken şunları yazmıştır:

"Ey yüksek tepe! Onun etrafında sürüklendi
Hektor'un cesedi, kahramanların anısına
İskender üç kere çıplak ayaklarıyla dolandı
etrafını, sen zalim dönemlerden kalma, üç bin
yıldır uzaklardaki Hellespont'a ve kara Pontus'a
giden gemilere bakan, çok daha uzun zamanlar
konuşulacak: bu bir yiğidin mezarıdır, diye."

Homeros'un anlattığı doğal çevreyle kendi gözlemlediği doğal çevrenin tamı tamına birbirine uyduğuna inanan Hammer-Purgstall, Lechevalier'in teorisindeki sadece bazı küçük ayrıntıları tartışır.

Bundan sonraki tartışmalar, kahramanlık destanlarının arkeoloji yardımıyla tarihsel anlamda rekonstrüksiyonu çerçevesinde gelişir.

İngiliz coğrafyacı James Rennel 1814 yılında yayınladığı kitabıyla Lechevalier tartışmasını ayrıntılı bir biçimde ele alır, ancak kesin bir sonuca varamaz. Troya'yı ovadaki belirsiz bir noktaya lokalize eder. Bu lokalizasyonu da İlyada'daki şu dizelere dayandırır:

"Bulut devşiren Zeus, baba oldu ilkin
Dardanos'a,
Dardanos kurdu Dardanie'i,
o zamanlar kutsal İlyon yoktu,
ölümlü insanların büyük kenti yoktu ovada."
(İlyada XX 216-218)

Rennel'de diğer haritaların yanı sıra Choiseul-Gouffier adına arazide çalışan Alman mühendis Franz Kauffer'in çıkartmış olduğu haritayı da kullanmıştır. Kauffer'in haritasıyla 1793 yılından beri Hisarlık harabelik bir yer olarak tanınmaktaydı. Daha önce de belirttiğimiz gibi Clarke, harabeliklerde çok sayıda bulunan sikkenin yardımıyla buranın Grek-Roma dönemi Neu-İlium olduğunu tespit etmiştir.

Bundan sonraki en önemli adımı ise araziye çıkmadan masa başında çalışan İngiliz araştırmacı ve yayıncı Charles Maclaren atar. Maclaren 1822 yılında, önceki yayınları oldukça iyi bir şekilde tarayarak ve antik geleneği de göz önünde bulundurarak Neu-Ilium'un eski Troya ile özdeş olması gerektiğine inanmıştır. Maclaren'in Troas bölgesine 1847 yılında yaptığı gezi, bölgenin topografik özelliklerini yerinde inceleyip, değerlendirmek amacını taşımıştır. Bu gezilerindeki gözlemlerinin de yer aldığı ikinci kitabını 1865 yılında yayınlayarak Troya: Hisarlık tezini biraz daha güçlendirir. Ancak Maclaren'in 1822 yılında ortaya attığı tezden konuyla ilgili herkesin haberi olmaz. Pek çok araştırmacı Pınarbaşı ve Ballı Dağ'ın eski Troya olduğuna inanarak ziyaret ederler. Bazıları gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar, bazılarıysa romantik bir şekilde inanmaya devam eder.

Örneğin, 1838, 1842 ve 1844 yılında Lykia bölgesinde önemli keşifler yapan İngiliz Charles Fellowes, 1838 yılında Pınarbaşı'nı ziyaret eder ve şunları yazar:

"Antik Troya olarak kabul edilen burada ve yakınındaki tepelerde bir tek duvar taşı ya da her hangi bir döneme işaret eden bir kalıntıya rastlamadım."

Fellowes birkaç gün sonra Hisarlık'ın hemen batısındaki Çıplak köyü yakınlarında, eski Troya olabileceğini hiç aklına getirmeden, İlium'a ait Grek-Roma dönemi kalıntıları gördüğünü not eder. O dönemlerde Çanakkale‘deki İngiliz konsolosluğunu, evlilik yoluyla Calvert ailesine katılan Bay Launder yapmaktadır. Fellowes çok istemesine rağmen Launder'in evinde kalamaz, çünkü ev kısa bir süre önce yangınla yıkılmıştır. Fellowes'in düş kırıklığıyla biten gezisinin tersine 1836-1839 yılları arasında Osmanlı ordusunu modernleştirmek için İstanbul'la gelen Helmuth von Moltke ise çevreyi bir asker gözüyle inceler:

"Türklerin kalesi Kumkale'den, Çanakkale Boğazı'nın güneydeki girişinden Simois boyunca üç saat yürüdükten sonra, Pınarbaşı Köyü'nün eteklerinde yer alan vadi genişliği bir tepe kümesiyle birleşiyor, burada kireç taşından çıkan Skamander'in kaynakları olduğu söyleniyor. Yine aynı bölgeden hafif eğimli tepeyi çıkmaya başlayınca, pek çok gezginin İlium olarak kabul ettikleri tepeye varıyorsunuz. Bin adım sonra yumuşak bir geçit çıkıyor, hemen yanında 500 metre uzunluğunda üstünde kale olan bir plato çıkıyor karşınıza. Küçük bir tepe Hektor'un mezarı olarak gösteriliyor... Araştırmacıların burası ile ilgili görüşleri birbirinden farklı, bizler araştırmacı olmadığımız için, askeri bir içgüdüyle, o zaman olduğu gibi günümüzde de tırmanılmaz bir kalenin nereye yapılacağını düşündüğümüzde Pınarbaşı'nın olduğu yere varıyoruz."

Bu usta askerin LeChevalier'in teorisini destekleyen hatalı içgüdüsü, bir ihtimalle gidip gördüğü Mykene'nin konumuyla karşılaştırmasına dayanıyor.

Aynı yıllarda Troya bölgesinde araştırma gerçekleştirenler içerisinde diğer önemli bir çalışma da Kiel (Kuzey Almanya) Üniversitesi tarih ve filoloji profesörlerinden Peter Wilhelm Forchhammer'in 1839 yılında T. A. B. Spratt'le birlikte hazırladığı haritadır. Bu harita, o döneme kadar hazırlanmış en iyi topografik çalışmadır.

Prusya kralının bursuyla Troas bölgesinin haritasını çıkarmak için 1838 yılı sonbaharında yola çıkan Forhhammer önce Paris'e gider ve ölçüm çalışmaları için gerekli aletleri satın alır. Daha sonra ise Roma üzerinden Malta'ya geçer ve orada İngiliz Deniz Kuvvetleri amirali Kaptan Grave'i, kendisinin de İngiltere Akdeniz Topografik Ölçüm Araştırmaları projesinde birlikte çalışabilmesine ikna eder. Bu çalışmalarda Forchhammer, Troas kıyı bölgesi hakkında tüm verilerin toplanması görevini üstlenir. Ayrıca kendisine ölçümlerde yardımcı olması için o zamanlar bir subay olan Spratt görevlendirilir. Spratt daha sonraki dönemlerde general yardımcılığına kadar yükselir.

Forhhammer önce Yunanistan'a giderek oradaki topografya çalışmalarını gerçekleştirir. Daha sonra buradan İngilizler'in topografik ölçüm gemisiyle yola çıkar ve fırtınalı on günlük bir yolculuktan sonra Beşik Koyu'na (Troya'nın 4 km güney batısındaki limanı) varırlar. Koyda Fransız ve İngilizlerin deniz filosu, Osmanlı İmparatorluğu'na ayaklanan Osmanlı'nın Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın gemilerine karşı korumak amacıyla beklemektedir. Burada demir atmış gemiler aynı zamanda Troas bölgesi araştırmaları için de bir hareket merkezi işlevini görürler.

1839 yılı 14 Ağustos'unda Forhhammer ve Spratt arazi çalışmalarına başlarlar. Bir ay süren topografya çalışmaları sırasında arazideki çadırlarda kalınır. Forhhammer hastalığı nedeniyle gemiye geri döner. Spratt ise çalışmalara ara vermeden devam eder. Forhhammer'in hastalığı artınca da İntepe tümülüsünde kazı yapmak istemesine rağmen, İstanbul, İzmir, Roma, İskenderiye üzerinden Almanya'ya geri döner. Çalışma önce 1842 yılında Londra'da yayınlanır. Düzeltilmiş ve üzerinde çalışılmış Almanca baskısı ise ancak Almanya-Danimarka Savaşı sonrasında, 1850 yılında Frankfurt'da yayınlanabilir.

Çalışmada LeChevalier'in Pınarbaşı / Troya teorisine bağlı kalmakla birlikte, yapmış oldukları olağan üstü detaylı araştırmalarıyla günümüz araştırmacılarının bile hala kullanabildikleri bir eser ortaya konmuştur. Haritada köy yerleşmeleri (Rum / Türk), eski kalıntılar (mimarı / çanak çömlek), yükseklikleriyle mezar tepeleri, antik yerleşmelerin (Ophryneion / Rhoteion / Sigiei) lokalizasyonu, büyüklü küçüklü bütün akarsular, kaynaklar, kanallar, setler, tarla sınırları ve nelerin ekili olduğuna kadar inen detaylarla doludur. Hisarlık Tepe'nin olduğu yer İlium Novum (Yeni İlion) olarak işaretlenmiştir.

Forhammer ve Spratt'in bu çalışması özellikle Mac Laren'i yakından ilgilendirir. Daha önce de belirtiğimiz gibi Mac Laren 1822 yılında yayınladığı kitabıyla Nuvum İlium/ Troya özdeşliğine değinmişti. Forhhammer/Spratt çalışması üzerine 1847 yılında Troya'yı ziyaret eden Mac Laren 1822 yılındaki kitabı üzerinde biraz daha çalışır ve Nuvum İlium /Troya: Hisarlık teorisini daha detaylı ve inandırıcı bir şekilde 1863 yılında yayınladığı kitabında yeniden ele alır. İşte bu kitap daha önceleri LeChevalier'in Pınarbaşı teorisine inanan Çanakkale'deki İngiliz konsolosu Frank Calvert'in dikkatini Hisarlık'a çevirmesine neden olur.

Calvert'in Hisarlık'taki çalışmalarına değinmeden önce, mezarları hala Çanakkale'de olan Calvert ailesinden biraz bahsedelim.

Calvert ailesi İngiltere orjinli fakat Akdeniz bölgesine, özellikle de Rodos, İzmir, Selanik, İskenderiye, İstanbul ve Çanakkale'ye dağılmış ticaret, diplomasi ve banka işleriyle uğraşan bir ailedir. Ailenin Çanakkale'deki ilk İngiliz konsolosluğu yapan üyesi Frederick Calvert'tir. İkincisi James, ondan sonraki ise Frank'tır. Frederick Calvert Troas bölgesine 1834 yılında gelir. O dönemlerde ise, adı daha önce de geçen Launder İngiliz konsolosluğu görevini yürütmektedir. Frederick Calvert, her sonbaharda Bayramiç'in ağasıyla ava gidecek kadar Türklerle çok iyi dostluklar kurmuş sportmen biridir.

Pınarbaşı – Ballıdağ'daki Tümülüsler (1843, Etienne Rey)
Pınarbaşı – Ballıdağ'daki Tümülüsler (1843, Etienne Rey)

Çanakkale Boğazı'ndaki İtalyan stili villası bölgedeki önemli kişilerin 5 çaylarında buluştukları bir mekândır da aynı zamanda. Calvert ailesinin ayrıca biri İntepe'de diğeri de eski Akça Köy batağının olduğu yerde (Thymbra Çiftliği/şimdiki Tarım İşletmeleri Çiftliği) iki çiftlik evi de vardır. Frederick Calvert gibi, Frank Calvert'de çiftçilik yapmak için 1857 yılında Troas bölgesinden arazi alır. Satın alınan bu arazinin içinde Hisarlık tepenin de bir kısmı bulunmaktadır.

Bu arada devam etmekte olan Kırım Savaşı nedeniyle Çanakkale bölgesinde de haraketli dönemler başlar. İngiliz hükümeti askeri amaçlar için İzmir ve Abydos (Çanakkale)'a hastane yaptırmak istemektedir. Bu iş için Londra'dan mühendis Mr. Brunton görevlendirilir. Bölgeye geldiğinde Troya'ya yaklaşık 8 km güney doğusunda bulunan Erenköy yakınlarında bir yeri hastane yapımı için seçer. Bir olasılıkla Frederick Calvert'in resmi görevi nedeniyle tanışırlar. Brunton arkeolojik literatüre Frank Calvert'in 1860 yılında Erenköy bölgesi üzerine yayınladığı yazıda haritayı çizen kişi olarak geçer. Kırım Savaşı'yla ilgili barış görüşmeleri başlar başlamaz Brunton'a hastane yapımına son vermesi emri verilir. Böylelikle emrindeki 150 kişi bir anda boş kalır. İşte bu sorun Troya'da ilk kazının yapılmasına neden olur. 1855-1856 yılında Brunton, Troas'ın birkaç yerinde kazılar yapar. Bu yerler arasında Hisarlık Tepe de vardır. İlium Novum'daki, yani Hisarlık'daki kazılar, bouleuterion (Roma dönemi meclis binası) yapısının olduğu alanı kapsamaktadır. Bruton yaptığı çalışmalarla ilgili olarak şunları yazar:

"Bir tapınağın kalıntılarını buldum. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel beyaz mermerden yapılma, Korint tapınağının sütunlarının birinin depremle yıkılmış olduğu anlaşılıyordu. 3 tondan daha ağırdı. Bulduğumuz parçayı ortaya çıkarırken çok zorlandık. Arabayla taşıyıp götürmek için yol yoktu. Bu nedenle bulduğumuz tepenin üstünden zorlukla aşağıya doğru ittik, aşağı kadar yuvarlanarak gitti ve çok büyük bir üzüntü duyarak onu orada bırakmak zorunda kaldım."

Ancak Bruton'un yaptığı kazılar Troas'daki ilk kazılar değildir. Troas'ı 1810 yılında ziyaret etmiş olan Danimarkalı P. Bröndsted şöyle yazmaktadır:

"Bu kalıntılara bakarken insanın aklına hemen bu tümülüslerden birini açıp tunç bir kremasyon kabını (yakılmış kahramanların) bulmak geliyor."

Bu kazma düşüncesi daha 1787'de Choiseul- Gouffier'a "Akhileus'un Mezarı" olarak anılan Yenişehir Köyü'nün hemen altındaki tümülüsü kazdırır. Ancak sadece Hellenistik döneme ait buluntular çıkar ortaya. İngiliz araştırmacı John B. S. Morrit ise 1795 yılında, yine Troya ovasında olan ve "Hektor'a atfedilen mezar tepesini kazdırır. Sonuç aynıdır. Ancak aynı yıllarda bölgeye duyulan arkeolojik ilgide yöntemsel değişiklikler olur. Daha önce de belirttiğimiz gibi Clarkes Hisarlık'taki sikkelerden yola çıkarak burayı Neu-İlion ile özdeşleştirmişti.

Bröndsted de o dönemlerde geçerlilik taşıyan Pınarbaşı-Troya tezi karşısına şu argümanlarıyla çıkar:

"Bonarbaschi (Pınarbaşı) oldukça büyük, açık bir köy ve etrafında sütun ve benzeri kalıntılar görülmekte. Eski bir yerleşmeye ait izler var, ama burada çok çok eski bir kentin olduğuna hiçbir iz yok. Örneğin Myken, Tirnys ve İthaka'dan bilinen koklopik duvarlarla karşılaştırılabilecek hiçbir iz yok."

Yukarda da belirttiğimiz gibi Forchhammer ve Sprat 1839'da bölgenin o döneme kadar en detaylı haritasını çıkarmışlardır. Bu haritada daha sonra Mac Laren'ın Hisarlık-Troya teorisini biraz daha sağlamlaştırmıştır.

1812 ve 1816 yılları arasında İngiltere'nin İstanbul'daki ikinci konsolosu olan William Turner ise Hisarlık'la ilgili şunları yazar:

"Yeni İlium" olduğunu sandığımız kalıntılara sahip olan bu tepeye Türkler Hisarlık (Issarlık) demekteler. Harabeler, harabe olarak tanımlanabilirlerse, çünkü onlar da zamanla yok olup gitmektedirler, küçük taşlardan meydana gelmekte. Bunların arasında mermer kiremit parçaları bulunmaktadır. Taşlar tepenin üstüne dağılmış durumda ve bir taş diğerinin üstünde değil."

Midilli adasındaki İngiliz elçi yardımcısı olan Charles Thomas Newton ise 1853 yılında Troas'ı ziyaret eder, ancak ziyaret etmeden önce Malta adasında Spratt ile buluşmuş ve Troas bölgesiyle ilgili bilgi almıştır. Frank ve James kardeşlerin İntepe'deki (Renkoi) evlerinde birkaç gün kaldıktan sonra Troya'yı aramak için Pınarbaşı'na giden Newton'un izlenimleri şöyledir:

"Bu tepenin bir akropolis olup olmadığını anlamak için, ilk kez Bay Burgon'un bir süre önce dikkati çektiği Homeros yerleşmeleri olan Myken ve Trynis'de çokça bulduğu erken dönem çanak çömlek kalıntılarına rastlamayı umduk. Toprakta ne bu tür çanak çömlek izine ne de yüzeydeki ana kayaya oyulmuş temel duvarlarına rastlamadım. Belki de kalıntılar tepedeki erken geç dönem Grek kenti tarafından teraslanarak kaldırılmış olabilir...

Kalafatlı'dan, yüzeyden bakıldığında çok küçük olan İlium Novum'a doğru ilerledik. Yüzeyin düzensiz bir şekilde olması nedeniyle, kalıntıların toprağın altında saklı olabileceğini sanmaktayım."

O dönemdeki arkeolojik araştırmalara paralel olarak Troya'nın lokalizasyonu ile ilgili argümanlar da değişmeye başlamıştır. Homeros'un tanımlamalarının yanı sıra çanak çömlek ve höyük yüzeyi de değerlendirmelerde ön plana çıkmaya başlamıştır.

Brunton'un 1855/56 yıllarında Hisarlık'ta yapmış olduğu kazıdan sonra, Troas bölgesinin pek çok yerinde kazılar yapmış olan Frank Calvert, Hisarlık'a pek uzak olmayan Akça Köy yakınlarındaki, tarih öncesi yerleşme olan Hanay Tepe'yi "Troyalıların ortak mezarı" olduğuna inanarak kazmıştır.

1864 yılında ise Avusturya'nın Syra adasındaki konsolosu olan Alman Johann Georg Hahn, arkadaşları Juluis Schmid ve Ernst Ziller'le birlikte, Frank Calvert'in de rehberliğiyle 1864 yılında Pınarbaşı'ndaki Ballı Dağ'da kazılar yaparlar.

Hahn kazı sonuçlarıyla ilgili olarak şunları yazar:

"İlyada'daki Troya'ya işaret edecek, Ballı Dağ'ın kuzey yamacındaki akropolisten Pınarbaşı kaynaklarına kadar, büyük bir kentin varlığını gösteren küçük bir işaret bile yok. Israrlı aramalarımıza rağmen, eskiye ait insan yerleşmesine işaret eden, yukarda bahsettiğimiz mezar tepelerinden başka hiçbir şey bulamadık. Antik bir yerleşmeye şahitlik yapan eski bir tek çanak ya da kiremit parçası bile yoktu... Her yer insan elinin değmediği doğal yüzey."

Hahn, Ballı Dağ'da Hellenistik döneme ait bulduğu kent duvarı kalıntıları ve diğer kalıntıları küçük bir kitapçık olarak 1865 yılında yayınlar. Bu yayınla ilgili olarak, Hahn'la birlikte Ballı Dağ'da çalışan Ernst Ziller günlüğüne şu ilginç notu düşmüştür:

"Bu broşürü Atina'ya gelen ve ilk kez Troya'ya gitmek isteyen Dr. Schliemann için temin ettim."

Troya ve Çevresi (1883, Heinrich Schliemann)
Troya ve Çevresi (1883, Heinrich Schliemann)
1864 yılındaki Ballı Dağ kazıları Calvert'in Hisarlık'la ilgili düşüncelerinin doğruluğunu biraz daha güçlendirir. Calvert 1865 yılında höyüğün kendisine ait olan kuzeydoğu kesiminde tekrar kazılar yapar.

Oldukça titiz bir şekilde kazı yapan Calvert, Athena Tapınağı'nın olduğu yerde Grek-Roma tabakalarını kazar. Bu tabakanın altındaki Tunç Çağı kalıntılarına ulaşamasa da, altlarda daha eski tabakaların olduğunu anlar.

Frank Calvert, bir Troas ziyareti vasıtasıyla tanıştığı Londra'daki British Museum müdürü Carls Newton'a bir mektup yazarak Hisarlık'ta kazılar yapmak istediğini belirtir. Mektubunda ayrıca, yaptığı kazılardan çıkan mimari eserler ve yazıtlar sayesinde Athena Tapınağı'nı keşfettiğini, tiyatroda da sondajlar yaptığını, zaten höyüğün bir kısmının uzun süredir kendisine ait olduğunu da belirtir. Ancak Calvert'in bu isteği, arkeologluğuna karşı duyulan kuşku nedeniyle reddedilir. Calvert'in kazıları kendi parasıyla finanse edecek gücü de yoktur. Ağabeyi Frederick Calvert ise, bazı finansi sorunlar nedeniyle ülkeden çıkmak durumunda kalmıştır. Evet, Frank Calvert çaresizce beklemektedir.

Nihayet Alman Heinrich Schliemann 8 Agustos saat 6.30'da Çanakkale'ye adım atar.

Ernst Ziller'in de kendisine vermiş olduğu broşürün etkisiyle de olacak ki, Troya'yı aramak için hemen Pınarbaşı'ndaki Ballı Dağ'a gider. Ballı Dağ ve Pınarbaşı kaynaklarında birkaç işçiyle deneme kazıları yapar. Aradığını bulamamıştır. Günlüğüne şu notları düşer Schliemann:

"Pire'den Çanakkale'ye gemiyle geçtim. Buradan Troya ovasının güneyindeki Pınarbaşı köyüne gittim. Arkasında yükselen Ballıdağ kayalıklarıyla Pınarbaşı'na, yakın zamana dek Homeros'ta geçen İlion gözüyle bakılmıştı. Köyün dibindeki kaynaklar, bu yaklaşımla Homeros'ta geçen sıcak ve soğuk kaynaklar olarak anlaşılmalıydı. Bu iki kaynak yerinde ben tam 34 kaynak buldum; belki de sayıları kırktır, çünkü Türkler buraya "Kırkgöz" adını vermişler. Bunun dışında kaynakların hepsindeki sıcaklık 14 dereceydi.

Pınarbaşı'ndan Ege'ye kadar olan uzaklık tam 8 mil. Buna karşın İlyada'daki veriler, İlion'dan Ege'ye kadar olan uzaklığın daha kısa olduğunu ve en fazla 3 mil tutacağını kanıtlar gibi görünüyor. Aynı şekilde, Troya Pınarbaşı'nda bulunmuş olsa, Akhileus, Hektor'u Troya surları çevresinde, ovada kovalayamazdı. Tüm bunlar Homeros'un kentinin burada olamayacağına beni ikna etti... Buranın "Gergis" olduğu fikrini arkadaşım, Amerika'nın Çanakkale konsolosu F. Calvert'le paylaşmaktayım."

Günlüğünü Frank Calvert'i ziyaret ettikten sonra yazdığı bellidir. Schliemann'ın ve Troya'nın kaderini değiştiren bu ziyaret ise bir tesadüf eseri gerçekleşmiştir.

Çıplak Köyü'ndeki Eski Kalıntıların Olduğu Dedelik (1843, Rey Etienne)
Çıplak Köyü'ndeki Eski Kalıntıların Olduğu Dedelik (1843, Rey Etienne)
Troas'da sekiz gün süren araştırmalarını tamamlayan Schliemann, son olarak Alexandria Troas'ı da ziyaret eder. Çanakkale'ye geri dönüşünü ise köylerin içinden geçerek gerçekleştirince 14 Ağustosta öğleden sonra Çanakkale'den İstanbul'a kalkan buharlı gemiyi kaçırır. Kızgın bir şekilde iki günlüğüne bir otelde oda kiralar. İki gün sonraya tarihlenen günlüğüne ise şu notları düşmüştür:

"Dün ünlü arkeolog Frank Calvert'le tanıştım. O da benim gibi Homeros'un Troya'sının Hissarlık'tan başka bir yerde olmayacağına inanmakta. Orada mutlaka kazı yapmam gerektiğini söyledi bana."

Daha sonra Schliemann, Calvert'le oldukça yoğun bir şekilde yazışmaya başlar. Calvert ona Mac Laren gibi Schliemann'ın bilmediği yayınlardan bahseder, Hisarlık ve Troya ovasıyla ilgili oldukça detaylı bilgiler yollar. Schliemann, mali sıkıntılar içinde kıvranan Calvert için bir kurtarıcı, yıllardır yapmak istediği kazıları gerçekleştirebilecek bir ortaktır. Calvert ise, Schliemann için, hem bölgeyi tanıyan, hem de en son yayınları bilen gerçek bir rehber işlevi görecek bir aracı kişidir.

İşte bu koşullarda başlayan dostluk, Troya kazıları sürecinde birçok inişler ve çıkışlar yaşayarak bir "düşmanlığa" dönüşür.

Schliemann, 17 Şubat 1870 tarihinde Calvert'e yazarak, Hisarlık'ta hemen kazılara başlamak istediğini, kazı için gerekli malzemelerin ve yayınların listesini kendisine yollamasını rica eder. Paris'ten yazışarak Yunanlılardan Mykene'de kazı yapmak için izin ister. O dönemlerde Osmanlı'nın tersine Yunanistan'da eski eserlerle ilgili bir kanun bulunmaktaydı. Ama Atina'ya geldiğinde isteğinin reddedilmiş olduğunu öğrenir. Karısı Sophia ile olan sorunları nedeniyle, bir kaçış olarak gördüğü adaları ziyaret eder. Nisanda ise Mykene'de kazı yapabilmesi için izin çıkar. Ama daha önce Anadolu kıyılarını görmek için bir geziye daha çıkar. Karısı bu sefer de yanında yoktur. Gezisi Çanakkale'de sona erer. 9 Nisan 1870 tarihinde dört işçiyle birlikte Hisarlıkta kazı yapmaya başlar. Ne resmi kurumlarla, ne de tarla sahipleriyle konuşmuştur. On gün sonra kovulur.

Yunanistan'a geri dönen Schliemann, Mykene'deki kazılarını bir süre erteler. Nedeni ise Nisan ayının ortalarında Marathon'da pek çok turist saldırıya uğramış, soyulmuş ve bir kısmı da öldürülmüştür. Bu koşullar altında kazıya başlamak istemez. Tek amacı Hisarlık'ta büyük çaplı kazılara başlayabilmektir. Ancak Schliemann'ın kazı fermanı alması o kadar kolay olmayacaktır. 1870 yılı Ocak ayının ortalarında Maarif Nazırı Saffet Paşa'nın emriyle Hisarlık'ın batı kısmı iki Türk sahibinden alınarak kamulaştırılmıştır. Daha önce hiç bir izin almadan Hisarlık'ta kazılar yapan Schliemann'a izin verilmek istenmez. Ancak aynı zamanda Amerika vatandaşı olan Schliemann Amerikalı elçileri de araya sokarak izin almayı başarır:

"Daha büyük alanlarda kazı yapabilmem için Bab-ı Âli'den bir fermana gerek vardı. Ancak 1871 Eylülünde dostlarım Amerika Birleşik Devletleri'nin İstanbul'daki bakanlıkta büyükelçisi Mr. Wyne Mac Veagh ile gene bu arada ölen eski çevirmeni Mr. John P. Browon'un iyiliksever yardımlarıyla fermanımı aldım. Sonunda 27 Eylülde Çanakkale Boğazı'na doğru, bu kez karım Sophie Schliemann'la birlikte yola çıktım... Ancak Türk yöneticiler tarafından yolumuza sürekli güçlükler çıkarıldığından tam anlamıyla kazılara başlamamız 11 Ekimden önce olmadı. Yatacak bir yer olmadığından Hisarlık'tan 2 km uzaktaki Çıplak'ta kamp kurmak zorunda kaldık."

Schliemann kısa bir süre sonra Troya'da yaptırdığı barakalarda kalmaya başlar. Kazılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun gönderdiği temsilcilerle çok sıkı bir şekilde kontrol edilmektedir.

Schliemann her şeye rağmen büyük bir hırsla kazılarına devam eder ve 1873'de (Şubat-Haziran arasında bir tarihte) "Priamosun Hazinesi" ni bulur ve gizlice yurtdışına kaçırır. Osmanlı İmparatorluğu'yla mahkemelik olur. Ceza alır. Ama para ve önemli ilişkileri sayesinde yeniden Troya'ya dönmeyi başarır. 1878 Ekiminde tekrar Troya'da kazılara başlar. Bu arada Troya'daki buluntularını yayınlar. Olumlu ve olumsuz pek çok tepki alır. Özellikle Ernst Bötticher tarafından şarlatanlıkla suçlanır. Troya'nın bir yerleşme değil, kremasyon gömülerinin olduğu bir nekropol olduğu iddia edilmektedir. 1889 yılı Kasım ve Aralık aylarında o dönem uzmanlarının katıldığı (bunların arasında Osman Hamdi Bey de vardır) ilk Hisarlık Konferansı gerçekleştirilir. Schliemann suçlamalara yerinde, Troya'da cevap verir.

Yıllardır süren kulak hastalığına rağmen Schliemann sürekli yolculuklara çıkar, bir çılgın gibi çalışır. 26 Aralık 1890 tarihinde 68 yaşında Napoli'de ölür. Arkasında bir yığın sorun ve bir o kadar da kitap bırakır.

Troya kazıları ise kesintilerle devam ederek günümüze kadar gelir.

Schliemann kendi dönemine kadar gelen ve oldukça karmaşık olan Troya sorununa tarihsel ve arkeolojik cevaplar vermek için yola çıkmıştır. Düş ve Gerçek'in sınırlarını zorlayarak bu soruna cevaplar vermiştir de. Bazılarında büyük hatalar yapmış, bazılarında haklı çıkmıştır. Ama hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek de vardır ki, o da, Troya'nın Schliemann'dan sonra, çok ama çok farklı bir konu olma özelliğini kazanmış olmasıdır.

Düş ve Gerçek arasında gidip gelen Troya kentinin efsanesi böylece devam etmektedir.

Çanakkale Boğazı Girişindeki Rum Köyü Yenişehir / Sigeion (1902, Sultan II Abdülhamid Albümü)
Çanakkale Boğazı Girişindeki Rum Köyü Yenişehir / Sigeion (1902, Sultan II Abdülhamid Albümü)