1855
F

F. H. A. Ubucini

Sesli Dinle

Jean Henri Abdoylonyme Ubicini (1818- 1884), Fransa'nın Touranine bölgesinde doğmuş, Versailles'de okumuş ve birkaç yıl kolejde hocalık yapmıştır. İlk kez 1846 yılında İtalya, Yunanistan ve Türkiye yolculuğu gerçekleştirmiştir. Bükreş'te bulunduğu dönemde, 1848 yılı ihtilalinin etkileri Eflak'a kadar ulaşmış, Voyvoda bölgesi terk edilip, muvvakat hükümeti kurulunca, Ubicini burada görev almış olsa da, Rusların Bükreş'e girmesi sonrasında Ubicini, önce İstanbul'a, daha sonra ise Paris'e dönmüştür. Kırım Savaşı nedeniyle Rusya ve Avrupa'nın ikiye bölündüğü bir dönemde, Ubicini'nin Türkiye ve Doğu Sorunu konusundaki yayınları büyük ilgi görmüştür. 1855 yılındaki Osmanlı Devleti'nin merkez ve eyalet teşkilatı, idaresi, ekonomik durumu, hukuk ve eğitim sistemi, ordu ve deniz gücünü anlatan eserinde Ubicini, Çanakkale Boğazı, Bursa ve İstanbul konusundaki izlenimlerini anlatmaktadır. Anlatımlardaki Batılı bakış açısı ve ama aynı zamanda yorumlardaki objektif yaklaşım dikkati çekmektedir:

Eski Kumkale Yakınlarında Karamenderes Deltası (1801, William Gell)
Eski Kumkale Yakınlarında Karamenderes Deltası (1801, William Gell)

"Yedi sekiz yıl önce Gelibolu Boğazı'nı ilk geçtiğim sıralarda, şimdi Avrupa'nın bu en uç noktasında hüküm süren amansız çatışmalar henüz bir ihtimaldi. Siyasi meselelere yabancı bir kişi olmayıp da bu ihtimali biran aklımdan geçirseydim bu ihtimal, ne kadar heyecan verici olursa olsun, üç günden beridir içinde bulunduğum hayranlıktan söküp alırdı beni. Gerçekten üç günden beridir mitolojinin içinde tarihin ve antik masalların içinde seyahat ediyorduk. Kulağımda büyülü adlar çınlıyordu...

Şurası muhakkaktır ki bu gök, bu deniz, bu topraklar imtiyazlıdır. Hafızada yer bırakmayan duyulara ve muhayyileye hitap eder. Bazen, tarihte ün yapmış bir burunu döndükten sonra gemimiz, sahillerini bir dentela gibi tırtırlayan sayısız koyların sıralandığı haritacılar tarafından unutulmuş adsız ve ıssız bir adacığa ulaşıyordu. Ortasında ağaçlarla kaplı boydan boya bir sıradağ ve kayalıkları arasından akıp plaja varan akarsular ve kaç defa akşam rüzgârı limon ve sakız ağaçlarının kokularını bize kadar getirdiğinde hayatımı eski devirlerin peygamberleri gibi bu sessizlikte ve yakınlarımın arasında geçirmeyi içtenlikle diledim.

Kıta ile Bozcaada arasındaki Truva sahillerini aştıktan sonra, Beşika koyundan geçtik. Sağımızda Truva düzlüğü, ufukta İda tepeleri. Solumuzda batı rüzgârlarına açık bulunan koyda güneş adanın ortasında yükselen dağların gerisinde batıyor...

Bozcaada'dan (Tenedos) çıktıktan iki saat sonra Sezar'ın bir vakitler Akhillues'un mezarını boşuna aradığı Sigee Burnu'na (Bugün Yeniçeri Burnu) varılır. "Sonra dalgaları durdurup karalara sıkışmış suların burgaç burgaç aktığı Çanakkale Boğazı karşınıza çıkar" (Plinus). Kanala girişle çıkış arasındaki mesafe on beş fersah arasında değişir. Çanakkale'de 900 ile 1000 kalem arasındadır ki, boğazın en dar yeri burasıdır.

IV. Mehmet'in saltanat yıllarında Veziriazam Mehmet Köprülü tarafından 1658'de inşa ettirilip Baron de Tott'dan beri modern sanatın yenilediği iki hisar, iki nöbetçi gibi karşı karşıya durmuş, boğazın girişini beklemektedirler. Biri Avrupa kıyısında, gelenekçilerin Hekube'nin mezarının orada olduğunu kabul ettikleri kayalık bir burnun ucunda bulunmaktadır; Türkler bu yere Kilidbahir adını vermektedirler. Daha uzakta inşası II. Mehmet zamanına dayanan eski kale görülür. Karşı sahilde, İda (Kocadağ) dağından inen eski adıyla Rhodius (Kocaçay/Sarıçay) ırmağının ağzında Asya'daki kale yükselmektedir ve modern Çanakkale şehri (Buraya Çanakkale denilmesinin sebebi, eski zamanlardan beri burada çömlekçilerin var olmasıdır. Halen de yapılmakta ve mamuller İstanbul'a gönderilmektedir. Ancak, bunlar büyük bir değer taşımazlar.) bu kalenin dibinde uzanmaktadır.

Çanakkale'ye çok erken saatte vardığımızdan hız kesmek zorunda kaldık, zira talimatnameler ticaret gemilerinin güneş battıktan sonra boğazdan geçmemelerinin amiridir; harp gemileri ise, uluslararası sözleşmeler mucibince, hiçbir zaman ve hiçbir sebeple bu talimat ortadan kalkmışsa da, tatbik edilmektedir. Tek istisna, Osmanlıların dostu olan devletlerin temsilcilerinin muhaberatını temin eden hafif tonajlı gemilerdir. Bunlar dahi özel bir fermanı haiz olup boğazlara giriş ve çıkışta bunu görevlilere göstermekle mükelleftirler. Birkaç yıl önce bugün Lord Redcliffe unvanını taşıyan Sir Stratfort Canning, Ege adalarında yaptığı bir gezintiden dönüşünde şatonun önünden geçerken gene kaprisli bir anına rastlamış ve ekselansları İngiliz sancağını çektikten sonra basıp geçmişti. Asya tarafındaki kaleden atılan bir barutlu gülle, korveti, talimatnameye uymaya çağırdı. Korvet hızını arttırdı. İkinci bir atışla gülle geminin güvertesine indi. Bu defa ekselansları işin şaka olmadığını anladı. Stop! emri verdi ve korvet durdu. Gemiden bir subay karaya çıkıp formaliteleri tamamlayadursun, büyükelçi, sırtında tören üniformasıyla kalenin komutanına bir nezaket ziyaretinde bulundu ve topçusunu, isabetli atışlardan ötürü övüp komutanı tebrik etti.

Bu paşa, boğazların ve imparatorluktaki bütün kalelerin başkomutanı olan Tophane Muiri'nin komutası altındadır. Konsolos ve visakonsolosların da Çanakkale'de ikametgâhları vardır. İstanbul, Orta Doğu'nun ticari merkezi haline geldi geleli (Eskiden İzmirdi), bu temsilcilerin sayısı artmış bulunmaktadır ve çoğu Türkiye'yle sürekli temaslar kuran devletlerin; İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya, Yunanistan, Sardinya, Sicilyatenyn ve Belçika'nın şimdiki Çanakkale'de de temsilcilikleri vardır.

Biraz daha uzakta, Asya kıyısının Avrupa'ya doğru Nağra Burnunun saldığı yerde boğaz yeniden daralır. Bu yer tarihte ve efsanede iki defa meşhurdur. Kserkses o yerde gemilerden köprüsünü kurup ordusunu Avrupa tarafına geçirmiştir. Leandros orada, kendisini defalarca sevgilisinin kollarına taşımış olan dalgaların içinde kaybolmuştu...

Abidos ile Sestos arasındaki boğazın genişliği, Plinus'un söylediğine göre yedi staddı (1750 adım); fakat akıntılar yüzünden bu mesafe üçdört misline çıkmıştır. Bu sebepten ötürü, modern belagat, efsanenin gerçekliğini; ta 1811 yılının 20 Haziran'a kadar şiddetle reddediyordu; hayatının unutulmaz bu gününde Lord Byron boğazı Leandros'un boğulduğu yerde şahitler huzurunda yüzerek geçmiş ve eskileri haklı çıkartmıştı. Çanakkale Boğazı'nın güzelliğiyle İstanbul Boğazı'nın ki mukayese edilemez. Avrupa kısmında arazi kıraç ve ekilmiştir. Asya tarafında yer yer köyler göze hoş görünecek şekilde serpilmiştir. Aralarında yemyeşil bağlar, ağaçlık tepeler, davarlar, serin akarsuların suladığı vadiler göze çarpar. Bu ırmakların kıyıları turna kuşlarıyla doludur, sürüler halinde otladıkları görülür, kimi de evlerin damında ve minarelerin tepesinde tünemiş havayı aralıklarla darbelerle ve kastanyet gürültüsünü andıran bir takırtıyla döverek nöbet bekler gibi durur...

Bu sahil, tarihi hatıralar yönünden de çok zengindir. Çanakkale'nin bir mil kuzeyinde efsanenin Lapseki (Lampsakus) harabelerini yerleştirdiği yere varırsınız; ancak modern Lapseki'de Meretriz Venus'ünün tapıcısı olan eski kentin burada olduğuna dair en ufak bir emare bulunmamaktadır.

Buradan az ötede Marmara'dan gelen gemilere boğazın girişini işaret eden kıyı fenerinin bulunduğu kayalık burnun ucunda inşa edilen çardağıyla sevimli Çardak kasabası görülür; sonra karşı kıyıda Gelibolu'ya (eski Callipollis) ve nihayet Marmara Denizi'ne varılır.

Gelibolu'nun Osmanlı askeri tarihinde önemli bir rolü olmuştur. İlk defa oradan geçerek Avrupa kıtasına ayak basmışlardır, öyle ki bu kalenin zaptı, onları bir asırda Çanakkale sahillerinden Viyana'ya götürecek olan muzaffer yürüyüşün birinci etabı olmuştur...

Kaptan Paşa'nın eski ikametgâhı olan Gelibolu, İstanbul'a giden vapurların son uğrak yeridir. Bu iki şehir arasındaki mesafe otuz üç deniz mili olup, on iki saatte kat edilmektedir. Asıl Türkiye burada başlar. Ege adaları dörtte üç Yunan'dır. İzmir yarıdan fazla Avrupalıdır; Türkler de zaten buraya Gavur İzmir'i demektedirler. Aksine Gelibolu kirli ve yamru yumru sokakları, seyrek ve alacalı ahalisi, sürüler halinde sokaklarda gezen aç köpekleri, festen çok sarıkları, şapkadan çok fesleriyle tam bir Türk şehrinin görünümüne sahiptir."