1841
H

H. C. Andersen

Sesli Dinle

Hans Christian Andersen 1805'de Danimarka'da doğar, yazdığı masallarla ünlenmiştir. 1840'tan itibaren yazdığı oyunları büyük başarı kazanmıştır. 1875'de Kopenhag'da ölmeden önce anılarını Doğaçlamacı adıyla yayınlamıştır. Andersen'in Doğu yolculuğu 31 Ekim 1840'da Kopenhag limanında başlar. 19 Aralık'ta Roma'ya varan Andersen'in, o sıralarda sahnelenen oyunu beklenen ilgiyi görmeyince, Kral'dan seyahat bursu ister. 1 Mart 1841'de seyahat bursunu alan Andersen, 15 Mart'ta Napoli'den yola çıkar. 21 Marta ise, elindeki az paraya rağmen Pire'den kalkan buharlı gemiyle İzmir'e daha sonra İstanbul'a gitmeye karar verir:

"Sabahın erken saatlerinde Çanakkale Boğazı'na, yani eskinin Hellespont'una girmiştik. Avrupa yakasına bir kent kurulmuştu, bu kentte Tanrı için tek, mideler içinse pek çok tapınak olduğunu gösterircesine tek bir minare ve beş tane yel değirmeni vardı. Kentin gerisinde güzel bir kale yükseliyordu. Asya yakasında da bunun bir benzeri yer alıyordu, aralarındaki uzaklık bana bir buçuk deniz miliymiş gibi geldi. Her iki kıyıda da taşlı yokuşlar ve yeşil tarlalar göze çarpıyordu. Avrupa yakasına, kapı ve pencereleri duvarlarındaki deliklerden ibaret olan taş kulübeler serpiştirilmiş, köşede bucakta birkaç çam fidanı sürgün vermişti. Sahili izleyen ıssız yolda birkaç Türk geziniyordu. Asya yakası daha cana yakın, daha yaz havasındaydı; burada yeşil tarlalar ve gür yapraklı ağaçlar uzanıyordu.

Asya yakasında Abydos, Avrupa yakasında Sestos'un önlerine gelmiştik. Leander kendisini sevgilisi Hero'dan ayıran, iki kentin arasındaki bu boğazı fırtınalı havada yüzerek geçiyordu. Fırtınada aşkın ışığıyla yanan lamba söner, fırtınada yanan kalpler buzlara döner. Byron da yıllar sonra burada aynı antik turu gerçekleştirmişti.

İki kıtanın sahilleri arasındaki uzaklık bana pek de fazlaymış gibi gelmedi. Havanın da açık oluşu sayesinde, kıyıdaki her bir çalıyı, her bir canlıyı çıplak gözle seçebiliyordum. Her iki kentin de incecik minareleri, çiçekli bahçelerin içinde kahverengi çatılı evleri vardı.

Her ne kadar gemimiz akıntıya karşı ilerliyorduysa da, 200 beygir gücünün yardımıyla bayağı mesafe alınabiliyor.

Asya yakasına, boğazın en büyük kenti olan Çanakkale'ye yöneliyoruz. Kentin kalesinde yan yana dizili toplar bizi selamlamıyor. Avrupai üniformaları ve başlarında kırmızı fesleriyle askerler kalenin mazgallarından, topların arasından bakıyorlar. Buharlı gemimizin etrafındaki Türk kadın ve erkeklerini taşıyan sandallar çekilmiş. Yakınımızdan bir Türk buharlısı geçiyor. Güverte Müslümanlar ve onların örtülü kadınlarıyla dolu. Rüzgâr ve akıntı buharlıdan yanaydı, büyük yelkeni açmışlardı, bacadan kapkara ve yoğun bir duman döne döne yükselirken, gürültücü yolcularıyla gemi yeşil kıyılar arasında uçar gibi ilerliyordu. Gemimizdeki yolcuların çoğu burada indi ve yerlerini yüzlerce yeni yolcuya, fesli, türbanlı, tabanca, tüfek kuşanmış Türklere bıraktılar. Yirmi yaşının biraz üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir subay, tüm sarayını da beraberinde getirmişti. Karıları ve hizmetkârlarıyla gemiye gelirken bindikleri sandalı tıka basa doldurmuşlardı. Gemiye çıktıkları merdivenlerin başında durarak onları seyrettim; aile, üç kadın, üç zenci halayık, iki çocuk ve bir hizmetkârdan oluşuyordu. Kadınlar derhal yaşmaklarıyla yüzlerini örttüler, hatta zenci halayıklar bile kapkara güzelliklerini gözlerden sakladılar. Efendisiyle bir örnek giyinmiş, üzerine terlikler geçirmiş hizmetkâr güverteye rengârenk şilteler yaydı. Hanımlar da sırtları bize, yüzleri küpeşteye dönük olarak bu şiltelere uzandılar. Hepsinin ayaklarında keçi derisinden sarı çizmeler, çizmelerin üzerinde de kırmızı terlikler vardı, geniş ipek şalvarın üzerine kısa ve parlak renkli bir etek, etrafı siyah şeritle çevrilmiş bir ferace giymişlerdi. Beyaz Müslim yaşmakları göğüslerini, boyunlarını, çenelerini, ağızlarını tamamen örterek başlarına dolanıyor, oradan da kaşlarına dek iniyordu. Burunları ve gözleri açıktaydı, kara uzun kirpikleri, siyah gözlerinin pırıltısını daha da belirginleştiriyordu... Yola çıkmadan önce gemide bulunan bütün Türkler silahlarını ateşlediler. Bu gümbürtü Abydos ve Sestos'ta yankılandı. Sonra bütün silahlar ortada toplandı, birkaç dakika içinde güverteye baştanbaşa rengârenk şilteler ve halılar yayılmıştı. Asyalı yolcular bunların üzerine uzanmışlar, kimi tütün, kimi kahve içiyor, kimi de hançerlerinin sapından tüy kalemlerini çıkarmış, mürekkep hokkası olarak da kullanılan saplarının oyuk kısmına batırarak, düz yazı mı, şiir mi olduğunu kestiremediğimiz uzun Türkçe metinler yazıyordu...

Solumuzda yer alan Gelibolu kenti, neredeyse kapkaranlıktı, beyaz, yüksek minareleri hesaba katmazsam, Kuzey İsveç'teki kentlere benziyordu. Küçük bahçeler içindeki evlerin çatıları, Kuzey ülkelerindeki evlerin çatıları gibi dik ve kırmızıydı, kırmızıya boyalı ahşap verandaları ve cumbalarıyla bu evlerin tümü de karanlık ve eskimiş görünüyorlardı. Bu kentte bir kasvet, bir bakımsızlık hüküm sürmekteydi. Evlerin çoğu, hayli dalgalı olan ve buz gibi rüzgârların estiği denize doğru uzanmıştı. Güneyde yaptığım yolculuk boyunca başka hiçbir yerde, denizden böylesine soğuk rüzgâr esmemişti; adeta mermerin soğukluğunu hissediyordum. Biri Asya, diğeri Avrupa kıyısındaki iki deniz feneri vardı. Gelibolu alçak ve çıplak tepelerle çevriliydi. İleride Danimarka'dakilere benzeyen yeşil ovalar uzanıyordu."