1841
Alexis de Valon

Alexis de Valon

Sesli Dinle

Alexis de Valon, 1818 yılında Fransa'da Saint Priest de Gimel'de ünlü bir politikacının oğlu olarak doğar. Klasik dönem kültür ve dilleri üzerine aldığı eğitimini tamamlamak amacıyla 1842 yılında bir yıllık bir Ege Bölgesi gezisine çıkar. Gezisi sırasında kaleme aldığı notlarını 1846 yılında dönemin ünlü kültür ve edebiyat dergisi olan Revue des Deux Mondes'de Doğu'da Bir Yıl ismiyle yayınlar. Söz konusu bu yazılar 1846 yılında anılar kitabı olarak yeniden yayınlanır. Özellikle güçlü edebi ve şiirsel diliyle dikkati çeken de Valon, yine aynı dergide İspanya gezisi ile ilgili izlenimlerini de yayınlar. De Valon, gelecek vadeden bir yazar olarak son yazısını 1851 yılında Londra Sanayi Sergisi üzerine yazar. Aynı yıl daha henüz 33 yaşındayken aile şatosunun yakınlarındaki bir gölde boğularak ölür. 1841 yılında yolu Çanakkale'den geçen de Valon'un izlenimleri büyük oranda Homeros destanlarının etkisiyle kaleme alınmıştır. Ama aynı zamanda dönemin siyasi gelişmelerine de değindiğini görmekteyiz:

"Güzel bir akşam vakti Rhamses adlı gemiyle İzmir'den hareket ettik ve kısa süre sonra birçok dostumu bıraktığım ve çok büyük ihtimalle bir daha hiç görmeyeceğim bu kentin uzaklarda dalgalar arasında alçaldığını ve kaybolduğunu gördüm. Gemide birçok hemşeri, zarif, güzel bir kadın, esprili denizciler gördüm ve İzmir çabuk unutuldu. Güvertede oturmuş, Fransa'dan söz ederken Rhamses bir göl gibi sakin denizde yol alıyor, alacakaranlığın hoş renkleri çevremizde dalga dalga yayılıyordu. Çok güzel bir gündüzün arkasından şahane bir gece geldi ve daha sonraki gecelerde de gözlerimizi kırpmamız mümkün olmadı. Günün ilk ışıklarına yakalandığımızda punç içiyor ve hala sohbet edip, gülüyorduk. Sabahleyin rüzgâr bütünüyle dindiğinden karayı çok yakından izlemeye başladık ve meşe korularıyla dolu akan bir ırmak üzerinde dolaşabilirdik. Burası Truva'ydı (İlion)! Karşımızda denize dökülen ırmağın adı eskiden Dümrek Çayı'ydı (Simoeis). Kıyıda gördüğümüz iki tepe Patroklos ve Hektor'un mezarları olarak anılıyordu. Uzaklarda karlarla kaplı üç doruğunu göklere doğru yükselten büyük mavi dağ Kaz Dağları'ydı (İda) ve arkamızda ışık saçan dalgaların ortasında Bozcaada (Tenedos) görülüyordu. Sohbet kesilmişti ve hepimiz sessizce ıssız kıyıyı seyrediyorduk. Uzun öğrencilik yaşamımızda her birimiz defalarca düşlerimizde bu gürültülü patırtılı ve hareketli yeri görmüştük. Her zaman Agamemnon ve Ulysses'in gemileriyle dolu olduğunu düşündüğümüz bu sakin denizde, bir buharlı gemiyle ve hoş kadın yolcularla birlikte süratle kayıp gitmek tuhaf bir şey değil miydi? Vergilius ya da Homeros'tan yarısı unutulmuş birkaç dizeyi hatırlayarak, eskiden beri çok bildik olan yer adlarını yıllardan beri ilk kez telaffuz ederek her birimiz gençliğimizi ya da çoktandır yitirmiş olduğumuz bir dostumuzu hatırlıyorduk. Kıyı ufukta silinmeye başlamıştı ve şiirlerin adını ölümsüzleştirdiği bu küçük vadiyi gözlerimden yitirdiğimde biraz önce görmüş olduklarımdan şüpheye düştüm. Sanki bir hayalin oyuncağı olmuştum.

Öğle vakti iki yeşil kıyı arasına sıkışmış, Loire gibi sakin, güzel mavi akarsu, Çanakkale'ye giriyorduk ve birkaç saat sonra da Abydos (Nara Burnu'nun doğusundaki kent. R.A.) ve Sestos (Abydos'un karşısında Akbaş Burnu'ndaki antik kent. R.A.) arasında beyaz ve dikkat çekmeyen küçük bir kentin önünde demir attık. Bu iki kent Leandros'un hayatına mal olan bir girişimi ve Lord Byron'ın (Romantizmin temsilcisi ünlü İngiliz şairi 1788 -1824. R.A.) orada geçirdiği çok şiddetli bir ateş nöbeti sayesinde ünlü olmuştur ve bunun dışında iki küçük köyden başka bir şey değillerdir. Doğu karakteri denen şeyi hiçbir biçimde yansıtmayan yeşillikler ve çiçekler arasında görülen kocaman pembe çatıları olan evleriyle Türkiye köylerinin çoğu gibi olan bu köyler, bazı seyyahların anlattıkları Çin köylerini anımsatıyor. Rhamses limana varınca, birdenbire içlerinde uzun sakallı Türklerin, örtülü kadınların, her renkten insanın bulunduğu kayıklarla kuşatıldı. Güverte karmakarışıktı, tayfalar küfür ediyor, kadınlar çığlıklar atıyor, hamallar dövüşüyorlardı. Sonunda ortalık duruldu, her şey düzene girdi ve yüz seksen altı yeni Müslüman yolcu gemiye bindi. Kıyıya halatlarla bağlanmış gemiler içinde bir tanesi öbürlerine göre çok daha fazla yüklüydü. Bu geminin yolcusu olduğu izlenimi veren genç bir Arap, küçük bir balya yığının üstünde ayakta duruyor ve yukarıdan kayığın kürekçilerini yönetiyordu. Beyaz kıyafetleri esmer tenini daha da belirginleştiriyordu. İlginç bir biçimde omuzuna attığı işlemeli, siyah yün pardösüsü ister istemez bütün bakışları üstüne çeviriyordu. Bu genç adamın yüzü kadar güzel ve enerjik bir yüz o zamana kadar görmemiştim. İri, siyah gözlerinden zekâ ve iyilik fışkırıyordu ve tavırlarında kendine özgü bir soyluluk ve gurur vardı. İlk karışıklıklar sırasında kayıkçılarına uzakta durmaları emrini vermişti. Rhamses yükünü aldığında ve harekete hazır olduğunda gemiye uzun kıyafetleri gençliklerinin ve güzelliklerinin görülmesine engel olmayan örtülü altı kadının sırayla ellerini sıktı. Genç Arap hiç rahatsız gözükmeden odalıklarını ön tarafta bir yere götürdü, kapılarına nöbetçi olarak tuhaf kıyafetli bir zenci dikti ve daha sonra güverteye gelip oturdu ve başka bir köle kendisine şahane bir nargile getirdi.

Biraz sonra önünden geçtiğimiz Gelibolu Kalesi ve İstanbul'u dünyanın fethedilmesi en zor kentlerinden biri haline getiren Çanakkale surları bizim müstahkem mevkilerimize hiç benzemiyor. Bunlar bembeyaz yapılar ve gemilerin lombarlarına benzeyen, kundaksız ve savaş zamanında genellikle üç ya da dört köylünün yardımıyla tek topçunun kullandığı eski topların yerleştirilmiş olduğu delikleri var. Bununla birlikte günümüzde bu bataryalar kendilerini kanıtlamışlardır ve belki yaşadığımız dönemde, otuz yıl önce Fransa'nın Doğu'daki siyasal durumunu gösteren bir anıyı düşünmek yararlıdır.

Şubat 1807'de Fransa büyükelçisi General Sebatiani'nin (1805-1807 yıllarında Fransa'nın İstanbul büyükelçiliğini yapan Hocace Sebatiani. R.A.) İstanbul'daki nüfuzundan hoşnut olamayan ve Osmanlı Devleti'ni Fransa'ya karşı birleşen güçlere ne pahasına olursa olsun katılmaya zorlamak isteyen İngiliz hükümeti Amiral Duckworth'a emri verdi ve donanmasıyla Osmanlı sarayının surlarının önüne kadar gidip Babıali'yi tehdit etmesini istedi. Uygun rüzgârdan yararlanan Amiral ansızın Çanakkale Boğazı'nın girişinde görüldü, silahsızlandırılan surların önünden kolayca geçti ve Gelibolu'ya ulaştı. Orada karşısında bir Osmanlı donanmasını buldu; bir gemi, beş fırkateyn ve iki tane iki direkli yelkenli gemiden oluşan bir donanma. Mürettebat karada sessiz sedasız Kurban Bayramı'nı kutluyordu ve İngiliz Amirali büyük bir riske girmeden terk edilmiş bu gemileri yaktı ve yok etti. Kısa süre sonra aynı yerde cezalandırılan bu talihsiz meydan okumadan sonra Amiral yoluna devam etti ve akşama doğru İstanbul ahalisi şaşkın bir vaziyette başkent ve adalar arasında demirlemiş bir filoda İngiliz bayraklarının dalgalandığını gördü. O sırada Rus ordusu da Tuna tarafından tehdit ediyordu: Çanakkale'nin hiçbir zaman aşılamayacağı düşünülürdü ve sultan düşman donanmasının beklenmedik biçimde ortaya çıkışı karşısında ilk anda zaafına engel olamadı. General Sebastiani'ye güvenilir adamı İsmail Bey'i gönderdi ve gizlice ülkeyi terk etmesini söylemesini istedi. Büyükelçi gururlu bir tavırla İngiliz donanmasının gelişinin kendisini korkutmadığını söyledi; Osmanlı Devleti'nin güvenine mazhar olduğunu, İstanbul'u ancak ve ancak Sultan'ın kesin emri üzerine terk edebileceğini bildirdi. Bu arada Amiral Duckworth kenti bombalamakla tehdit ediyordu ve Sultan'a barış koşullarını kabul ettirmeye çalışıyordu: 1. Osmanlı Devleti İngiltere ve Rusya'yla ittifak yapacaktı; 2. Çanakkale bataryaları derhal İngiltere'ye teslim edilecekti; 3. Eflak ve Boğdan Rusya'ya bağlanacak ve nihayet Fransız büyükelçisi sınır dışı edilecekti. Amiral bu emrivakilerde geç kalmıştı. General Sebatiani'nin kararlılığı Sultan'ı etkilemişti. İngiliz elçisine kibirli bir tavırla donanma tekrar Çanakkale'ye dönmeden müzakereye oturmayacağını söyledi.

Bu görüşmeler sırasında derhal savunma hazırlıklarına başlanmıştı. Gemilerin yakıldığı haberi İstanbul halkını tahrik etmişti, her taraftan intikam çığlıkları atılıyordu ve ilk şaşkınlığın arkasından genel bir coşku gelmişti. Yeniçeriler silah başı yapıyordu, yaşlılar, çocuklar yük taşıyorlardı; General Sebastiani yanında iki yüz Fransız'la birlikte çalışmaları yönlendiriyor ve birkaç günlüğüne eski gözüpekliğine kavuşmuş gözüken bu insanlara örnek olarak onları teşvik ediyordu. Aradan kırk sekiz saat geçmişti ki İstanbul ve Galata çevresi âdete sihirli bir şekilde bin iki yüz topla donanmış, Çanakkale surları bataryalarını düzene sokmuştu. İngiltere büyükelçisi Arbuthnot Müslümanlarla ilgili olarak yanıldığını anlayarak koşullarını değiştirmeye karar verdi ve isteklerini sadece Fransa büyükelçisinin gönderilmeyesiyle sınırlı tuttu. Bu talep de kibirli bir tavırla reddedildi. Sultan tarafından çağrılan Sebastiani Sultan'ı askerlerinin ortasında, at üstünde ve savaş kıyafetleri içinde buldu. Harem'de yetişmiş olan bu hükümdar sanki savaş meydanlarında büyümüştü. Selim ona şunları söyledi "İngilizler Fransa büyükelçisini kovmamı, en iyi dostuma savaş ilan etmemi istiyorlar; İmparatoruna gerekirse hepimizin öleceğini ama ben nasıl ona güveniyorsam onun da bana güvenmesi gerektiğini yaz."

İngiliz donanmasının durumu gitgide kritikleşiyordu; dört bir taraftan kuşatılmıştı ve kuşatanlar saldırganlaşacaklardı. Amiral fazla gecikmeden demir aldı ve gemilerine yelken açtırtmadı. Onu bu geçişte bu kez Çanakkale bataryaları bekliyordu. Filoya her taraftan ateş açıldı, iki korvet Gelibolu önünde battı, amiral gemisi Royal-Georges'in ana direğini yitirdi. 400 kiloluk, mermerden yapılmış bir gülle Standart'ta iki güverte arasındaki altmış askeri yok etti. Amiral Duckworth ile Amiral Louis ağır yaralandılar ve paramparça olan gemiler zar zor Malta'ya sığındılar. General Sebastiani'nin kararlılığı sayesinde Avrupa'da büyük bir sansasyon oldu. Cesur, hızlı ve beklenmedik saldırının sonucu bu oldu."