Pınarbaşı Köyü ve Mezarlığı (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) 1789 yılında Londra'da doğan Edward Daniel Napier, İngiliz Deniz Kuvvetlerinde subay olarak görev yapmıştır, aynı zamanda tarihçi kimliği ile de tanınır. Ünlü Albay George Napier'in dördüncü oğlu olan Edward Daniel'in ikinci eşi Sarh Lennox Richmond 2. dükünün kızıdır. Ailesinde İngiliz Deniz Kuvvetlerinde pek çok önemli ismin olduğu Napier, 1803 yılında orduya katılır. Askerlik kariyeri sırasınca pek çok savaş ve kuşatmada yer alır. 1808 yılından itibaren Doğu Hindistan'daki firkateynlerde görev yapar. Oldukça başarılı bir askeri kariyerden sonra, 1820 yılında Royal Soicety'e üye olarak seçilir. En önemli çalışması 6 ciltlik Florentine Tarihi'dir. Napier, 1853 yılında 62 yaşında Londra'da ölür. 1839 yılında Çanakkale Boğazı ve Troas'ı ziyaret eden Napier'in gözlemleri daha çok bir tarihçi yaklaşımını yansıtmaktadır:
"...Gelişimizden hemen sonra, selamlama atışı sonrasında çıkan dumanın neden olduğu çok güzel manzarayla; uzaklardaki İda Dağı'nın üstünden doğan muhteşem güneşle, gelin Beşik Koyu'nun (Besheeka Koyu) günümüzdeki durumuna göz atalım. Önümüzde uzaklarda, yaptıkları büyük işten sonra dinlenen Ajax, Hector ve Akhilleus'un çok eskiden beri gömülmüş hüzün ve öfkesinin olduğu nokta halindeki tümülüsleri görülmekte. Batıya doğru, çorak ve güneşte kavrulmuş tepeleri, tanrının en çok tercih ettiği sabah güneşinde parıldıyor; kuzeyde ise,
"Hiç de o kadar uzaklaşmadan İlion'nun ünlü topraklarından,
Gözüküyor Trakya kıyıları karşıdan"
"Geniş Hellespont" (Çanakkale Boğazı) sarp kıyıları yıkayıp akarken, Jenicher (Yenişehir) burnunda, akıntısı Ege Denizi'ne doğru ikiye katlanıyor; daha sonra ise kıyı boyunca rüzgârla Beşik Koyu'nu (Busheeka Koyu) geçiyor ve etkisini filoya ait gemilerin cesaretle demir atmak için çabalamalarında gösteriyor...
Çanakkale Boğazı Asya Kıyısındaki Tümülüslerden Bir Örnek (1801, William Gell)
Ancak biz de, dolambaçlı limanda, İzmir (Smyrna) ve başka yerlerden gelmiş çok sayıdaki Yunan ve Yahudi gemilerinin birbirlerinden çok kısa mesafe arasında demirledikleri, bir tür tekne ve çadırlardan meydana gelen Pazar yerinde demirleyebilmiştik. Burada, gittikçe daha fazla önem taşıyan limanda, çok güzel formları olan teknelerden, gemilere ekmek, meyve ve her tür mal sunuluyordu; özellikle kırmızı kepleriyle iri yapıları ve tıraşlı yüzlerinin üst dudağının üstündeki kısa ve savaşçılara benzer bıyıklarıyla süslü güçlü Rumlar bunu yapıyorlardı.
Çoğu Bozcaada'dan (Tenedos) gelen bu adamlar, moda mallarıyla ünlü olan, çok güzel İran kilimleri, parfümler ve Doğu'dan gelen diğer zengin üzümleri satan, çoğu sakallı ve türbanlı Yahudilerle dolu İzmirli (Smyrnalı) teknelerin mürettebatına tam aksi bir görünüşe sahiptiler.
Bazen birbirine yakın kürekler, bazen hafif bir rüzgarla arka arkaya gemilerin kocaman olan yelkenleri, anlatılmaz bir sahne ortaya koyuyorlar. Bu resim "Sultanın Kenti" İmperyal Stanboul'a (İstanbul) doğru yol alan küçük gemilerin avantajlı güney rüzgarını kullanmalarıyla bütünleniyor...
...
Anadolu'nun bu bölümündeki köylüleri her zaman dürüst ve konuksever bir tür olarak görmekteyim (aşağıdaki anekdot buna bir örnek: Kıyıya çıktığımız yerin çok yakınında, Yusuf ağa adında bir Türkün kontrolünde bir köşk (Hasan Paşa köşkü. R.A.) vardı. Filonun kıyıya varışından kısa bir süre sonra, yemekhaneden yiyecek tedarik eden kişi, tavuk, koyun eti gibi şeyleri almak için çiftliğe giderek Ağayı bulur ve seçimi ve fiyatı ona bırakır. Ağa ise her şeyin İngiliz subaylarının hizmetinde olduğunu, ancak kendisinin bir tüccar olmadığını belirtir. İngiliz ısrar etse de, istediği geri çevrilir, bunun üzerine Türk'e kendilerine nasıl bir hediye sunabileceklerini sorar. Daha sonra anlattığına göre, Doktor olan Fransızlar da aldıkları şeyin karşılığını ödemek istediklerinde, onlara hasta olan bir çocuğu nasıl tedavi edecekleri konusunda öğüt vermesini ister. Ancak arkadaşımız tıptan anlamadığını söylemek durumunda kalır, ancak bir sonraki gün, geminin cerrahını getirir ve onun kontrolünde, öyle sanıyorum ki kızına müdahale edilir ve yaşlı ağanın gönlü alınır, bununla birlikte (Allah duymasın) bir düzine iyi sherry ve port şarabı kabul edilir. Çok az istekleri olmakla birlikte, fakirdirler, ama neleri varsa yabancı yolcularla paylaşırlar. Misafirperverliklerinin karşılığında, yabancıların onların anlayabileceği dilde teşekkürleri yeter. Bunun karşısında ise, gülen ve hile düşünen senden nasıl yararlanabileceğini aklından geçiren Rumlar ise dürüstlük ilkesinden oldukça uzaklar...
...
Çanakkale Boğazı'nın Girişi (1801, William Gell)
Ovayı geçerken onların hasadı ve harmanı
nasıl yaptıklarını ya da öküz ve atla nasıl tarla
sürdüklerini gördük. Antik döneme kadar geri
giden bu gelenek, yazıtlarda ve aynı zamanda
Homeros'ta da yer almakta:
Düzenli Harman yerinde, çiğnemek için ak arpayı,
Geniş alınlı öküzler nasıl koşulursa sabana,
Arpa çabucak ayıklanırsa nasıl,
Ayakları altında böğüren öküzlerin (İlyada, XX)."