1493 Tarihli Schedell'in Dünya Tarihi Kitabı'ndan İmgesel Troya Kenti Soylu bir İspanyol aileden gelen Pero Tafur'un maceralı hayatı, 1435'te Cebelitarık kuşatmasına katılmasıyla başlar. Tafur, buradan denizyoluyla Cenova'ya ve oradan da Roma'ya gider. Kudüs'teki hac ziyareti sonrasında Mısır'ı gezer. Mısır ve çevresinde yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra 24 Kasım 1437'de İstanbul ‘a (Konstantinopolis) gelir. Burada imparator tarafından kabul edildikten sonra kentte bulunan Cenevizlilerle ilişki kurar ve onlarla birlikte Edirne'ye gider. II. Murat'ı ziyaret eder. Bir Karadeniz yolculuğu sonrasında ülkesine geri dönmek için, İstanbul'a (Konstantinopolis) gemiyle yola çıkar. Bu yolculuğu sırasında yolu 1437 yılında Çanakkale kıyılarından geçer. Tafur'un, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'de Konstantinopolis'i fethinden önceki durumu anlatması açısından oldukça ilginçtir. Burada daha ilginç olan ise, Pero Tafur'un daha İstanbul'un (Konstantinopolis) fethinden 16 yıl önce, entelektüeller arasında Türklerin Troya'nın intikamını aldığı konusunun konuşulduğunu belirtmesidir:
"Sakız (Chios) adasında yirmi gün kaldım ve yapacak hiçbir şey yoktu. Daha sonra, çok uzak olmayan Türkiye'ye doğru, ismi Foça(FojaVecchia) olarak isimlendirilen yere doğru yol aldık. Burasının Türkiye'nin bir limanı olduğunu söylüyorlar; burada bir Ceneviz yerleşmesi var ve ben burada Sevilla'dan tanıdığım bir arkadaşıma rastladım. Türklerle iyi ilişkileri olduğu için ona, adamlarından birini benimle Troya'ya yollayıp yollayamayacağını ve at kiralayabileceğimi sordum, bana yardım etti. Karadan iki gün Troya (Alexandria Troas RA.) olduğunu söyledikleri yere kadar yolculuk yaptım, ama bana bilgi verebilecek hiç kimseyi bulamadım ve isimlendirdikleri gibi İlium'a geldik. Burası Bozcaada (Tenedos)'nın limanının karşısında yer almakta. Bu ülkenin her yerinde köyler var ve Türkler eski yapıları yadigâr eseri gibi kabul edip hiçbir şeyi tahrip etmiyorlar, ama evlerini hemen bitişiğine yapıyorlar. Bu durum benim antik Troya'nın gerçekten de büyük bir harabe bina gibi görülmesini ve o kadar çok mermer ve taş, bu kıyı ve karşısındaki Bozcaada (Tenedos) limanı ve çok büyük binaların yıkılmasıyla meydana gelmiş bu büyük tepenin anlaşılmasını sağlıyor. Ancak fazla bir şey öğrenemedim. Gemimin burada öylece durduğunu gördüm, iki gün sonra yelken açtık. Sakız (Chios) adasında çok fazla reçine üretiliyor ve adada çoğunlukla, adayı Greklerden alan ve kendilerini Mayoneses olarak adlandıran Cenevizliler yaşamakta. Grekler burayı savunamadıklarından beri Cenevizlilere vergi ödüyorlar, onların standartlarını yükseltiyorlar. Cenevizliler bu adayı Levant ve Çanakkale Boğazı (Dardanalles) yolcukları için kullanıyorlar.
Denize açıldık ve bir anda büyük bir fırtına koptu ve gemiye zarar verdi. Bu konuda usta denizciler hasarı ellerinden geldiğince tamir ettiler ve solumuzda Cenevizlilere ait Midilli (Mytilene) adasını bırakarak iki misli hızla St. Maria burnunu geçip, demir atıp karaya çıktığımız Bozcaada'ya (Tenedos) vardık.
Karamenderes Nehri'nin Boğaza Döküldüğü Yerdeki Eski Kumkale Mezarlığı ve Ahşap Köprü (1801, William Gell) Bağlarla çevrili pek çok arazi var, ancak bozulmuşlar. Bozcaada (Tenedos) limanı öylesine yeni gözüküyor ki, sanki daha dün ustalarca yapılmış gibi. Mendirek büyük taşlar ve sütunlardan yapılmış ve burada gemiler için çok güzel çapa atma ve demirleme yeri. Gemilerin çapa atması için başka yerler de var, ancak burası, Dardanelles/Çanakkale Boğazı (Romania) girişinin karşısında olduğu için, en uygunu burası. Limanın üstünde büyük bir tepenin üstünde güçlü bir kale var. Bu kale Venedikliler ve Cenevizliler arasında pek çok çatışmanın çıkmasına neden olmuş, bunun üzerine Papa kimseye ait olmaması için, ceza olarak kaleyi yıktırmış. Bu aslında kötü bir çözüm, çünkü liman dünyadaki en iyilerinden. Hiçbir gemi ilk önce burada demirlemeden çok dar olan boğazı geçemez. Türklerin ne kadar gemiyle orada temas ettikleri, aldatarak bekleyip pek çok Hristiyan'ı öldürdükleri bilinmekte. Oradan Troya'nın pek çok binası görülmekte, hiç kuşkusuz orada yaşayan Grekler bu yerle ilgili bilgi verebilirler.
Ertesi gün ayrıldık ve oldukça dar olan boğazın girişine doğru yelken açtık. Türklerin olduğu tarafta su oldukça sığ. Bu boğaza Çanakkale Boğazı (Dardanelles) denilmekte ve burası Troya'nın girişi ve limanıydı. Greklerin olduğu tarafta su oldukça derin. Burada Akhilleus'un Patroklosla birlikte yaptıkları Viteperio kulesi vardı, ya da böyle olması gerektiğini söylüyorlar. Burada boğaz öylesine dardır ki, açık günlerde karşı kıyıdaki bayraklar bile görülebilmekte. Bu boğazdan geçtik ve Türk ve Grek tarafındaki köyleri geçtik, ünlü bir yer olan Gelibolu'ya (Gallipoli) vardık; güzel limanı ve muhteşem kalesi var. Burası Türklerin Grek yurduna geçerken feth ettikleri ilk yerdi. Türkler duvarları ve kaleyi korumuşlar; bunu başka yerlerde yapmamışlardır, çünkü yenilgiyle karşılaştıklarında burada kendilerini koruyabilirler.
Gelibolu'ndan ayrıldık ve Marmara (Marmora) Denizi'ne ulaştık...
...Ancak Grekler şimdi mahvolmuş durumda bir aradalar; bu dönemde İstanbul (Constantinople) geride kalan tek savunmalı yerdi. Kimileri kendilerini halen lord olarak tanımlamakta, ama şimdi Hristiyan ulusu dünyanın her yanına Moor köleleri gibi (Moor kelimesi Avrupalılar tarafından Afrikalı köleler için kullanılmakta R.A) dağılmış durumda. Bizdeki mudejares (Mağribiler) gibi ve tümüyle tahrip olmuş, ezilmiş ve dağılıp gitmiş. Türkler gerçekten Troya'nın intikamını aldılar. Hatta daha ben gelmeden önce ve daha İstanbul (Constantinople) alınmadan önce; Greklere şimdi olduğu gibi boyun eğdirilmişti. Eğer Türkler ellerini kentin üzerine uzatmasalardı, korku Batı'nın Hristiyanlarından gelen korku olacaktı, ellerinden silah düşmeyecekti. Ama Hristiyan prenslerinin ve diğerlerinin büyük vurdum duymazlığı nedeniyle İstanbul kaybedildi. Eğer tanrı izin verseydi, Türkler denedikleri her şeyi başarabilselerdi ve Hristiyanların hatasının intikamını almak için hiçbir başarı göstermeyişlerini görme karşısında, korku ne kadar da nafile kalırdı."