Kaleler ve Troya (1612, Hans Jacop) Gerçek anlamdaki "ilk turist" olarak da tanımlanan İngiliz Thomas Coryat (Coryate/1577-1617) aslında bir gezgindir. Genelde gezilerini yürüyerek gerçekleştiren Coryates, gittiği yerlerden yolladığı mektuplarla tanınmıştır. Winchester ve Oxford Üniversitelerinde eğitim aldıktan sonra İngiliz Sarayında Prens Henry tarafından istihdam edilmiştir. 1607 yılından itibaren tüm Avrupa'yı yürüyerek gezmiştir. Anılarını "Cortyates Crudites" ismiyle yayınlamış, 1612 yılında ise Asya yolculuğuna çıkmış. İran, Hindistan ve Moğolistan gibi ülkeleri yürüyerek dolaşmıştır. Gittiği yerlerden sürekli izlenimlerini anlattığı mektuplar yollamıştır. Bir Akdeniz gezisi sonrasında 1613 yılında İstanbul'a varmıştır. Bu sırada Çanakkale Boğazı kıyılarını ziyaret etmiştir. O dönemde Troya olarak kabul edilen Bozcaada'nın karşısındaki Alexandria Troas kenti kalıntılarını Homeros'un destanlarındaki Troya/İlion'un kalıntıları olarak kabul edip, anlatmıştır. Buranın yakınlarındaki Neandria (Ezine-1) kalıntıları ilk kez Coryates tearafından anlatılmıştır. Coryates daha sonraki dönemlerde İstanbul'dan Kudüs'e kadar yürüyerek gitmiş ve gezilerini Hindistan'da devam ettirmiştir. 1617 yılında Hindistan Surat'ta dizanteriden ölmüştür:
"Hayatımdaki şimdiye kadar ne istediğim, ne de umduğum, daha çok beklediğim en değerli şeyim, kaderin en talihli olayları başıma geldi. Pek çok şiddetli fırtınadan, rüzgâra karşı verilen mücadelelerden dünyanın en çok tanınan (sadece tanrının kutsadığı Jerusalem (Kudüs hariç), Asya'nın kızı ya da daha çok kraliçesi olması nedeniyle en eski ve zengin, bizlerin en gösterişli İngiliz yerleşmelerinin de üstünde olan, antik kent Troya'ya, eski yıkılmış İlion'a vardım (geride kalan memleketlilerimle beraber). Yüce tanrının neden olduğu seçkin olayların gerçekleştiği bu kıyılar boyunca, zengin ve güçlü rüzgârlar geçen binlerce memleketlimizi, ama aynı zamanda, bir manyetik taş gibi dünyanın bazı en ünlü kişilerini buraya çekerek ününü tamamlayan bu şöhretli harabeleri görmenin tadını çıkaracaklarına, hüzünlenenleri aklıma getiriyorum. Yaşamış en büyük asker Büyük İskender, soyu annesi Olpias'a dayanan Akhilleus'un onuruna burada bir sunak yaptırmış ve kalıntılarını günümüzde görülen mezarında onun ruhuna kurbanlar kestirmiş, ölümünden kahramanlıklarını anlatan Homeros gibi bir ozanı olduğu için, onun mutlu olduğunu dile getirmiş. Onun ardından bilgili İmparator Hadrian gelmiş; imparatorumuz Septimius Severus, Byzansı yıktıktan sonra ziyaret etmiş; onun oğlu ve ardılı Astonius Bassianus Caracalla, zaman zaman buraya gelip, zamanında çok saygı gören (bunu güvenle söyleyebilirim) en iyi ve benzeri olmayan şair tarafından onurlandırılmış kalıntıları ziyaret etmiş.
(Latin şairlerinin prensinin sözleriyle konuşacak olursam) "Campos ubi Troya fuit" (şimdi taş toprak olmuş bir zamanların Troyası)...
...
Daha önce sözünü ettiğim orta girişin hemen arkasında, sarayın iç tarafına doğru gittiğinizde, ileride diğer görkemli bir kemer var; bunun eski zamanlarda süslü bir kent girişi olduğunu düşünüyorum. Bu kemer, saraya doğru yaklaşırken diğer taraflarda da, sağ ve solda olanların en büyüğü; kemerin karşısında görkemli bir kemer daha var; sarayın aynı tarafında giden girişi süslediğini düşünüyorum. Buradan sonra sarayın başka bir bölümünü gördük...
Türk rehberle gezdiğimiz saraydan sonra, birkaç mil uzaktaki, yüzeyin biraz üstünde yer alan diğer harabe kalıntılarına rastladık, ancak eğer kazılacak olsa, toprağın altında büyük kalıntıların çıkacağı kesin. Görkemli kemerin iç tarafında çok güzel kalın duvarlar var; kemerin üst kısmı geometrik olarak inşa edilmiş, tahminime göre demir ve hatıl kullanılmamış. Türkler bize bu kalıntıların bir zamanlar muhteşem bir saray yapısı olduğunu söylediler. Yapının diğer bölümleri ise öylesine sökülmüş ve tahrip edilmiş ki geriye sadece küçük kalıntılar kalmış. Taşlar, mermer sütunlar ve diğer parçalar, başka ülkelere taşınmış. Troya'nın zengin kalıntıları, İstanbul (Constantinople), Limni (Lemnos), Midilli (Lesbos), Anadolu (Natolia), İzmir (Syo) gibi diğer çok sayıdaki komşu bölgelere kamusal ve özel yapılarda kullanılmak üzere götürülmüş. Troya ve diğer bölgelerdeki Türkler her gün taşları gemilerle başka yerlere götürüyorlar. Bunun da ötesinde anlattıklarına göre bu saray Troyalı kraliçelerin yaşaması ve korunması içinmiş. Bu harabelerde birkaç yıl önce bulunan büyük hazinenin yerini gösterdiler. Hazineyi arayan kişi elinde mum ve meşalelerle azimle çalışmış ve hazinen bir kısmını şimdi Sultan Ahmet'te yaşayan Büyük Türk'ün sandıklarına yerleştirmiş. Çanakkale Boğazı'nda Savaş Gemileri (1700, Alberti Veus)
Tüm bunları gördükten sonra, tekneyle gemimize dönmek için deniz kıyısına giderken; incelediğimiz üç şeyin değer olarak ilişkili olduğunu düşündük; birincisi çeşme ve kaynaklardır. Su servisi yapan güçlü kemer tek başına durmaktaydı, ama ben kemerin üstünde bir tek damla su görmemiştim, kaynak kurumuştu, sadece yakınında benzeri bir kuyu vardı. İkincisi bölgenin güneyine doğru uzayıp giden duvarlar, öylesine kalınlar ki, pek çok okuyucu için inanılmaz gelecektir. Tam olarak ölçtüğümde, geometrik olarak otuz adım kalınlığındaydı. Duvarın taşları biraz kaba ve sert taşlar, ama bölgenin içerlerine doğru aynı duvarın iç taraflarındaki bölümünün daha iyi dört köşe taşlardan, daha önce belirttiğim büyük duvardaki gibi örülmüş. Üçüncüsü ise dağın, günümüzde sadece çobanların dolaştığı zirvesine yapılmış harabe halindeki, oldukça uzun ve antik dönemde çok güzel olan kale ya da savunma duvarları bunlar."