Çanakkale Boğazı ve Çevresi (1610, George Sandys) Bir şair, yazar ve kolonist olan George Sandys(1578-1644)Londra'da doğar ve eğitimini Oxford'a alır. Bir süreliğine bir İngiltere ticaret şirketinde tarım ve endüstri konularında muhasebecilik yapar. Ancak antik Latin ozan şiirleri çevirileri ilgi görünce, bu alandaki çalışmalarına devam eder ve yaşadığı dönemde bu konuda İngiltere'deki en iyi otoritelerden sayılır. 1610-1611 yıllarında gerçekleştirdiği seyahatte, Venedik'ten gemiyle önce Ege adaları, güney Peloponez (Mora), Sakız, Midilli'ye uğrar ve Çanakkale Boğazı'ndan geçip İstanbul'a varır. Oradan ise yine gemiyle Mısır, Sina Dağını, Kutsal Yerleri (Kudüs'ü) ziyaret eder ve Kıbrıs, Sicilya, Napoli ve Roma üzerinden ülkesine geri döner. Dönemindeki seyahatnamelere göre deneyimlerini daha detaylı kaleme almıştır. Özellikle antik dönem yazarlarına yaptığı atıflar dikkati çekmektedir. Yazılarında derin antik dönem bilgisini okura anlatmak için büyük bir çabanın varlığı oldukça belirgindir. Sandys'in seyahatnamesi 1615 yılında yayınlandığında büyük ilgi görür ve hemen Almanca ve Flamenkçeye çevrilir. Esere duyulan ilgi öylesine büyüktür ki, 17. yüzyılda kitap dokuz baskı yapar. 1632 yılındaki baskıda kitaba felsefi bölümler ve aynı zamanda Vergilius'un Aeneas Destanı'nın bir bölümünün çevirisi eklenince, Sandys, Avrupa entelektüelleri arasında önemli bir yer edinir ve kendisinden sonraki seyyahları önemli ölçüde etkiler. Sandys'in diğer önemi ise o zamana kadar Troya olarak kabul edilen Alexandria Troas fikrini sorgulamaya başlamasıdır. Ona göre Troya daha içerlerde aranmalıdır. Onu izleyen gezginler de bu sorgulamayı devam ettirirler ve Alexandria Troas'ın, Troya olmadığı kabul edilir. Bölgenin kısmen ilk doğru haritasını çıkartan Sandys sonrasında, seyyahlar Troya için yeni bir yer aramaya başlarlar:
"Yirmi iki Eylülde karşı rüzgâr esmeye devam etti ve yolculuğumuz biraz kesintiye uğradı. Karşıdan gelen küçük yelkenlinin korsanlar olabileceğini düşündük ve olabilecek hızla burundan geri döndük. Akşam saatinde kaçtığımız yere geri döndük...
Ayın yirmi dördünde deniz oldukça durgundu ve gezimize devam ettik. Akşama doğru, Asya kıyısındaki aynı yere taze su almak için gittik, daha sonra gece vakti Bozcaada'ya (Tenedos) vardık:
Troya'nın gözleri önünde ünlü ve zengin bir ada duruyor
Soylu Priamos'un görkemli ve mutlu yaşadığı yerler
Ama mutsuz bir liman şimdi (Vergil, Aeneas).
Ve o gün şöyle geçti: Çok fazla önemi olmayan kalenin bitişiğine yapılmış aynı isimli ada. Adanın çapı on mil kadar değil; gerilerde ancak Sigeon burnundan görülüyor; kuzey tarafından yuvarlak bir tepe yükseliyor ve olağan üstü güçlü şaraplar üretiliyor; burada yaşayanların Rumlar (Grekler) olduğu söylendi. İlk kez Leucophryn olarak isimlendirilmiş, ancak daha sonra Troas'da bir kent olan Colone (Kolonia) hükümdarlık yapan Kyknos'un oğlu Tenes nedeniyle Tenedos adı verilmiş. Söylenene göre üvey annesi hakkında dedikodu yaptığı için, babası da onu bir sandığa koyup denize atmış; sular onu adaya sürüklemiş, adayı çok beğenen Tenes, ondan sonra adanın hükümdarı olmuş. Müzisyenlerin (Musitian, müzisyen ve flötçü anlamına gelmektedir, R.A.) annesiyle gizli antlaşma yapmış olması nedeniyle, adayı koruması için yaptırdığı ve kutsadığı Apollon Sminthius tapınağına, Chryses'in kutsal müzisyenlerinin girmemesi için bir kanun koymuştur...
Ancak terkedilmeden önce Tenes'in buraya geldiği ve yerleştiği kesin. Tenes, Troya Savaşı sırasında Akhilleus tarafından öldürülür. O değerli ve şöhretli önemli bir prensti, bu nedenle ölümünden sonra onu kurbanlar ve bir tapınakla onurlandırdılar: ancak hiç bir zaman Akhilleus'a yapılanlar kadar olmadı.
Kilitbahir ve Çimenlik Kalesi (1610, George Sandys) Sabahleyin denizciler dinlenmiş bir şekilde Phrtygia'nın daha küçük olan kumtaşı sahiline doğru kürek çektiler. Şimdi, çok iddialı ve karşılığını vereceğe benzeyen (biraz tehlikeli olmaya başlasa da) Yenişehir (Ianizari) burnunun karşısındayız(bir zamanlar Asya'nın ihtişamlı kenti Ilium'un (İlion/Troya) olduğu, bu övgüler yağdırılmış tarlaları görme isteğimle, az da olsa çok güzel bir argüman daha bulabilmek umuduyla). Yardımlarıyla kıyıya indim. Eğer onlardan iki ya da üç tanesi yanımızda olmasaydı yüksek platoya çıkamaz ve harabe kentin yıkılmış duvarları ve antik kalıntılarını göremezdik. Su depolamak için yapılmış çok sayıda tonozlar ve sarnıçlar görülmekte. Burada görülen temeller, imparatorluğunu buraya taşımak isteyen ve burada inşa çalışmalarını başlatan, ancak daha sonra karar değiştirerek Byzantium'u kurdurtan Büyük Konstantin tarafından yaptırılmıştır. Bu önlü Siegeum burnu, Büyük İskender'in (Asya seferi sırasındaki ziyarette) çiçeklerle koştuğu ve mezar geleneği olduğu için çıplak bir şekilde etrafında koştuğu, onun onuruna kurbanlar kestirdiği, Akhilleus'un mezarıyla onurlandırılmıştır...
Bu burnun kuzeyinde Ajax'ın mezarı ve heykeliyle ünlü olan Roetheum kenti var: Bu heykel Antonius (Antoninus olarak da bilinen M.S. 138 ile 161 yıllarında Roma İmparatoru olan Antoninus Pius (M.S 86-16, R.A) tarafından Mısır'a taşınmış...
Bu iki plato arasında çok güzel bir vadi var. Sigeum'un yakınında Grekler'in gemilerin konuşlanmıştı. Ama Rateum'un yakınındaki Dümrek Çayı (Simois/şimdi Simores denilmekte) Çanakkale Boğazı'na (Hellespontus) dökülüyor. Nehir Phyriga'nın en yüksek dağı olan Kaz Dağları'ndan (İda) doğuyor... Paris'in verdiği karar ve pınarlarıyla ünlü. Buradan adı ünlü dört nehir çıkmakta; Gönen Çayı (Aesopos) ve kuzeye doğru akan Büyük İskender'in zaferiyle anılan Biga Çayı (Granicus Nehri): Dümrek Çayı (Simois) ve Karamenderes (Scamander) Ege Denizi'ne (Aegeum'a) yönelmektedir. Birbirinden farklı vadilerden ayrı yönlere akarak giden bu nehirler bir zamanlar antik İlium'un olduğu ovada birleşmekte.
Bu nehirler çok güçlü değil, ancak (tüm diğerlerinin Troya antik kenti için yaptıkları gibi, bir olasılıkla o da bunları diğerleriyle karıştırmış olabilir), Bellonius'un (Pier Belon (1517-1546) olarak tanınan ve 1547 yılında Troas Bölgesi'ne gelip, bölge haritası yapan Fransız araştırmacı, yazar ve diplomat R.A.) anlattığı kadar da zayıf değiller...
Buradaki harabelerin batısında, yarım mil uzakta, Bozcaada'nın (Tenedos) tam karşısında, sıcak su hamamları var, yakınında muhteşem yapılar var... Ancak şimdi harabeler (Alexdria Troas, R.A.) bir birliktelik göstermiyor, çünkü Cyzicus'da (Erdek kasabasının yakınlarındaki antik Kyzikos kenti) olduğu gibi, burada da her gün Türkler, sütunları ve taşları İstanbul'a Büyük Çarşı'yı yapmak için taşıyorlar. Bir zaman şöhretli kentin görülebilen kalıntılarının olduğu yerde İnsanların küçük köyü varmış. Ünlü İlium'un yıkılması sonrasında İnsanlar sürekli başka yere yerleşmişler. Anlatılana göre sonunda, bilicinin tavsiyesiyle burada karar kılmışlar ve Büyük İskender buraya geldiği zaman, Minerva'ya adadıkları bir tapınak yapmışlar. Büyük İskender tapınakta kalkanını bırakmış ve oradaki diğerini almış (daha sonra savaşta bunu kullanmış); tapınağa zengin hediyeler sunmuş ve ismiyle kenti onurlandırmıştır. Kenti vergiden muaf kılmış, döndüğünde görkemli bir tapınak yapma ve kutsal oyunlar düzenleyerek büyük bir kente dönüştürme sözü vermiştir. Ancak Büyük İskender ölünce, bu işleri Lysimachos üstlenmiş, kentin etrafını çeviren bir savunma duvarı yaptırmış ve kentin isminin Alexandria olarak kalmasını sağlamıştır...
Ve şimdi Çanakkale Boğazı'na giriyoruz (Hellespont): Thebe Kralı Athamas'ın kızı Helle ve kız kardeşi Phyrxus, üvey anneleri Ino'dan uçarak kaçarlarken, Helle düşerek boğulur. Boğaz solda Trakya Yarımadası (Thracian Chersonesus) ile sınırlanmakta. Buraya halk dilinde Aziz Georges kolu denilmekte, yarımadanın güney batısında, Cynosesema olarak da isimlendirilen, sabırsızlığı nedeniyle tanrılar tarafından bir köpeğe dönüşmüş, Hecuba'nın mezarı gözükmekte...
Girişten yaklaşık üç league (1 league yklş. 5, 6 km R.A) sonra; boğazın en dar yerinde, şair Musaeus'un şiirleştirdiği, azgın dalgalarda boğulmuş Hero ve Leander'in hüzünlü aşkıyla bilinen, karşı karşıya yapılmış Sestos ve Abydos kentleri var. Burada Kserkses büyük ordusuyla ıslanmadan boğazı geçmiş ve dağları aşmıştır; geçmişte Grek yurdunda gemilerden köprü yapıldığı söylenmekte...
Asya kıyısında bulunan Abydos, Lydia kralı Gyges'in izniyle, tüm bölgeyi kapsar bir şekilde Miletliler tarafından kurulmuştur. Osman'ın (Ottoman) ardılı Orhan'ın (Orchanes) yönetimi zamanında Türkler, Valinin, iki kötü seçim arasında kalan kızı nedeniyle feth edilmiştir. Valinin kızının, sık sık kalenin burçlarından gördüğü ve kahramanlıklarından büyülendiği Abdurrahman, onun duvarlara yanaştığı bir gün taşa sarılı bir mektup atmıştır. Valinin kızı, mektupta eğer komutanlarını kuşatmaya son vermeye ikna edip, gecenin sessizliğinde geri gelip onu izlerse, kaleyi onlara teslim etme sözü verir. Düşmanlar ayrılınca, mutlu olan kaledeki askerler, içip uykuya dalınca; Abdurrahman seçilmiş askerleriyle gelir ve kendisine kapıyı açan sevgilisi tarafından içeriye alınır; o ve yanındakiler, bekçiler uyurken kalenin komutanını yatağında yakalayıp hapsederler ve kale Müslümanlar (Mahometans) tarafından alınır. Avrupa yakasındaki Sestos, yeni olmasına rağmen güçlü bir şekilde yapılmıştır ve bir zamanlar yarımadanın (Chersonesus) en önemli kenti olmuştur: daha sonra ise, kalenin görünüşü ek mekânlar yapılarak bozulmuştur. Abydos daha alçak bir yere, Sestos denize doğru alçalan yüksek bir yere yapılmıştır: birincisi kare, ikincisi üçgen planlarıyla, iki kale de aynı bölgeyi sınırlandırmaktadır (Sandys, diğer bazı seyyahlar gibi Çimenlik ve Kilitbahri kalelerini eski Sestos ve Abydos ile karıştırmamaktadır. R.A). Çok sayıda ve büyük toplar, suyla dolu bitkili alan dikkate alındığında denize gereğinden fazla yakın. Bununda ötesinde, arkalarında dallar olan güçlü garnizonlar ve iç kesimlere doğru olan küçük kaleler de, buranın yenilmez olma nedenidir. Günümüzde bunlar halk arasında kaleler olarak adlandırılmaktadır. Geçmek isteyen her gemi, yolcu sayısı ve nereye gittiklerini bildirmek zorundalar. Ancak, detaylarına raporlarımızda değineceğimiz gibi, dönüşte arama yapılmadan ve izin olmadan geçişe izin verilmiyor. Biraz ileride, Türkler tarafından Avrupa'da ilk alınan ve Çimpe Kalesi (Zembenic) olarak adlandırdıkları, küçük Türk gemileri ve teknelerinin halen önünden yelken aldıkları ve toplarıyla selamladıkları bir kale kalıntısının önünden geçtik. Orhan'ın en büyük oğlu Süleyman (Solyman) büyük bir sürpriz yapmış: Gece Hellespont'u geçerken, daha önce bir duvarı aşmış Rum'un (Greeke) yardımıyla silahlarıyla içeri girmiş. Burada yaşayanlar, bu ülkede bir gelenek olduğu gibi gece bağlarda ve mısır tarlalarında çalıştıklarından, onların Avrupa'ya geçeceklerini rüyalarında bile göremezlermiş, kimileri bu amaç için küçük teknelerin kullanıldığını söylese de, artık genel olarak Türklerin, Avrupa'ya kişi başına bir altın alan Cenevizliler tarafından geçirildiği söylenmekte... Bu gece, yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olan Gelibolu'na (Callipoly) vardık ve kasabanın kuzeyindeki, sadece küçük gemiler için uygun olan limana girdik.
Gelibolu yarımadadaki bir kent, koyun hemen üstünde kurulmuş; öylesine sığ ki, Gelibolu'dan(Hellespont) geçen gemiler orada demirlemekte. Bazıları Gallipoly isminin Gaulerlden (Günümüz Fransanın olduğu bölgede eski dönemlerde yaşamış Gallia halkı, R.A.), bir Britanyalı (Brittaine) ve Bellinus'un kardeşi olan (eğer tarih kitaplarımız doğruysa) Brennus'un zamanından geldiğine inanmakta. Ancak Grekçe olan bu isim bu görüşü doğrulamıyor. Pausanias Callipolis'den bahsetmekte...
Gelibolu (Callipolis) uzaktan çok güzel gözüküyor, ancak içine girdiğinizde hiç de o kadar olmadığını görüyorsunuz: bir bölümü burunda, geri kalan kısmı ise dağlık ve ne kale ne de burçlar var. Burun boyunca küçük gemiler için birçok nokta var: Kentin güneyinde küçük bir ova, çeşitli yuvarlak tepeler var; bunların Thrakya (Thracians) krallarına ait mezarlar olduğu (tümülüs R.A.) söyleniyor: antik döneme ait bir tür gömü geleneği. Üstündeki topraklar çorak değil, verimli ama fazla yerleşilmemiş. Yolun diğer tarafındaki, daha önce adı geçen Süleyman'ın 1358 yılında Avrupa'dan aldıkları ilk kentin olduğu yerler Türkler tarafından uzun süredir yerleşilmiş. Burada Asya'ya geçmek için bir tekne var. Rumlar (Grekler), Yahudiler (Iewes), Türklerle bir kentte yaşıyorlar: kiliseler ve havralar kabul edilmiş. Burada aynı zamanda Aziz Augustine mezhebine bağlı Romish Frierers manastırı var. Şu anda Fransız elçiliği yapmakta olan bunlardan bir tanesinin bürosunda, tüm Hristiyan gemilere ait malların (Büyük Efendi'nin (Sultanın) malları hariç), başka yere yollanması, yüklenmesi ve kalelerin altında bu malların serbest ticareti yapılamamakta. Onun evinde biraz yolculuğun yorgunluğunu atıp dinlenebileceğimi umdum, ancak evdeydi ve ben de sudan yatağıma geri dönmek zorunda kaldım..."