1912
Yüzbaşı Selahattin

Yüzbaşı Selahattin

Sesli Dinle

1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-2
1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-2
Yüzbaşı Selahattin Yurtoğlu, 1894 yılında Edirne'de doğdu, 1956 yılında Ankara'da öldü. Mahalle mektebi sonrasında Edirne Askeri Okulunda okudu ve 1910 yılında Kara Harp Okuluna girdi. 1912 yılından itibaren orduda piyade teğmeni olarak göreve başladı. Savaşta gösterdiği başarılar nedeniyle 1915'te önce üsteğmen, 1918'de ise yüzbaşı oldu. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal ile mücadele verdi. 1926 yılında kendi isteğiyle ordudaki görevinden emekliye ayrıldı. Anılarını on beş cilt şeklinde kaleme alan Yüzbaşı Selahattin'in hayatını, anılarından alıntılar şeklinde İlhan Selçuk 1973 yılında iki cilt olarak yayınladı. Yüzbaşı Selahattin'in Çanakkale'ye gelişi 15 Ağustos 1912 günü olur. Çanakkale Boğazı'nı İtalyanlara karşı koruyan İkinci Kolordu'ya tayini nedeniyle olur. Anılarda, Çanakkale Bölgesi için önemli olan ise 5 Ağustos 1912 günü, Çanakkale Erenköy'deki Bursa Redif fırkasının çıkardığı isyanı bastırmak için gittiği görev sırasındaki anılarıdır. Yüzbaşı Selahattin, isyanı bastırır ve sonrasında ise İtalyan donanmasının, Çanakkale Boğazı'na yaptığı tacizleri önlemek amacıyla askerleriyle beraber Troya'nın hemen bitişiğindeki Çıplak Köyü'ne konuşlanır. Burada geçirdiği yaklaşık bir iki aylık dönemdeki gözlemleri, Çanakkale Boğazı'nın girişinde yer alan ve Avrupalı gezginler tarafından 16. yy'dan itibaren detaylı bir şekilde anlatılan Rum köyü Yenişehir (Sigeon)'in terk edilmeden önceki son gözlemleridir. 16. yüzyıldan itibaren farklı aşamalardan geçerek 20. yüzyıla kadar gelen köy, 19. yüz yılı bitiren I. Dünya Savaşı'yla terkedilmeye başlamış ve 1915 öncesi Çanakkale Savaşları sırasında tümüyle terkedilmiştir. Yüzbaşı Selahattin'in gözlemleri hem tarihsel hem de kültürel olarak büyük önem taşımaktadır. Burada ilginç olan Yüzbaşı Selahattin'in Troya harabelerinden bahsetmemiş olmasıdır. Bir olasılık, söz konusu bölümler İ. Selçuk tarafından anıları kısaltılırken çıkartılmış olabileceğidir:

"Geldiğimiz yer Kumkale'nin (Çanakkale Boğazı Anadolu yakasının ucu) üst tarafında Çıplak köyüydü. O akşam çadırlarımızı kurduk, yerleştik.

Ve taburun verdiği emirle öğrendik ki, yarın bayramdır.

1912 Şeker Bayramı, Çıplak köyü ve benim subaylığımda ilk bayramım.

Sabahleyin kalktım, giyindim, namaza gittim. Köylüler mescidin çevresinde oturmuşlar, bayram namazı vaktini bekliyorlardı. Mescide girdim. Karanlık ve ışık yok. Sabah namazını kıldım ve oturdum. Kendi kendime memleketimi düşünüyordum. Bir el omuzuma dokundu. Baktım, imam.

-Bayram namazına daha vakit var, çıkın da konuşalım, dedi.

Çıktık Köylüler etrafımı sarmışlar, hayretle bakıyorlar. Genç subay namaz kılıyor. Onların nazarında subay, hele mektepli subay, dinsiz ve gâvurdur. Konuştuk, sohbet ettik. Sonra beraberce bayram namazını kıldık. Mescitten ordugâha yürüdüm. Bayram sabahı, Çanakkale Çıplak köyünde düşman donanması karşısında düşünüyordum: Benim ve memleketimin durumu ne feciydi. Yüz bin adam, şu anda ve şu bölgede silah başındaydı. Hepsinin evi vardı, çocukları vardı, ama hepsinin bugün boynu büküktü. Kahrolsun düşman...

Taburca bayramlaştık. Oyunlar oynadık. Günümüz böyle geçti. Tabur Kumandanı Binbaşı İbrahim Şükrü neferlere güzel sözler söyledi. Artık hayatım, bölük ve Çıplak köyü arasında geçiyordu. Yanımda bir sürü kitap vardı. Öncelikle o günün en güzel mecmuası olan Türk Yurdu. Bu dergi benim milli duygularımı yoğunlaştırıyor, Türklük ve Türk vatanı hakkında bence bir bilinç yaratıyordu. Türk köyü ekonomisi üzerine yazılar yazan "Parvus" vardı, köylerimizin iktisadi bakımdan ölüm halinde olduğunu da çok açık bir dille anlatıyordu. Şair Mehmet Emin'in Türk'e ait ıstıraplarını dile getiren şiirlerini kendimden geçerek okuyordum. Bir yandan da eski Yunan tarihini ve dinlerini okuyordum. O tarihte İstanbul'da çıkan bütün gazeteleri (günlük, haftalık, aylık) aldırıyordum. Özetle hummalı bir çalışma içindeydim. Yüzbaşım bana haftada iki defa Fransızca ders veriyordu. Askerle çok haşir-neşir olmuştum. Her gün öğle ve akşam yemeklerini onlarla yiyordum. Köyden gelen mektupları okuyor, memleketlerine yazacakları mektupları ben yazıyordum. Akşamları çadırımın önünde bazen yirmi otuz neferin mektup yazdırmak için gelişini gören alay, bana hayretle bakıyordu. Neferlerime köyden gelen mektuplar, o kadar acı ve eziyet vericiydi ki, çoğunu okurken ağladım. Vergi memurunun zulmü, eşkıya zulmü, köy ağasının zulmü...

Hele hiç unutmuyorum, bir köy kızından nişanlısına gelen bir mektup vardı. Kız yalvarmış, bu mektubu gizlice köy hocasına yazdırmış, özü şuydu:

"Beni ağanın oğluna alacaklar. Vermezse öldüreceklerini babama söylemişler. Seni bulabileceğimi bilsem, köyden kaçıp yanına geleceğim, ne yapayım, bana bir akıl öğret." Nefer titreyerek:

-Kumandanım, yavuklumu alacaklarmış, bana bir çare bul... diyordu.

1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-3
1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-3
Er mektupları bana memleketimin içinde bulunduğu sefaleti, açlığı, cehaleti ve zulmü öğretiyordu. Ben yavaş yavaş memleketimi daha iyi tanıyordum. Her dakikamı geçirdiğim asker, bana milletimin ne halde olduğunu gösteriyordu. Bu zavallı ne kadar cahildi. Hayat namına hiçbir şey bilmiyordu. Dünyayı bilmiyordu. Köyünde doğmuş, ne bulduysa yemiş, ne bulduysa giymiş ve işte o kadar.

Çıplak köyü benim için bir örnek olmuştu. Hemen her gece yatsı namazı için mescide giderdim. Oradan köy kahvesine geçeriz. Köylülere gazete okurum. Onlarla konuşurum. Hepsi beni candan severlerdi. Çadırıma her gün yoğurt, yumurta, meyve kurusu dolardı. Ben, köy çocuklarına da ders veriyordum.

Kitabını alan çadırıma gelirdi. Zavallı köylü... Yediği erdi arpa ekmeği ve yağı alınmış sütün yoğurdundan ibaretti. Bulgur ve yumurta büyük günlerde ortaya çıkardı. Evlerinde yatak yoktu. Pencerelerinde cam yoktu. Cam yerine yağlı kâğıt koyuyorlardı. Lambaları da yoktu...

Bizim taburun bir bölüğü de bize 10-12 kilometre uzakta deniz kenarında Yeniköy'de sahili bekliyordu. Her akşam İtalyan donanması bu sahillere projektör tutarak ve bazen birkaç top atarak gösteri yapardı. Zaten Anadolu kıyılarındaki Rodos, İstanköy ve On İki Ada'yı zapt etmişlerdi. Ekim sonlarına doğru bir gün şiddetlice bir top sesiyle uyandık. Ve karşıdan sahilin dövüldüğünü gördük. Bunun ardından İtalyanların kıyıya asker çıkarma ihtimali vardı. Emir verdiler. Ben bölüğümle sahildeki bölüğün yanına gidecektim. Bölük Kumandanı Cemal Bey, Tabur Kumandanı hasta olduğundan ona vekâlet ediyordu. Mülazım Hüseyin Efendi de tabura iaşe subaylığına atandığından bölük benim kumandam altındaydı.

1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-4
1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)-4

Ben sahile varıncaya kadar top ateşi kesildi ve uzaktan görünen İtalyan filosu kayboldu. Esasen zamanı da gelmişti. Sahildeki bölükle yer değiştirmemiz için emir verildi. Eski Bölük Kumandanı, bana sahilleri ve durumu izah ederek görevi devretti. Bulunduğumuz yer, Kumkale'nin güneyinde sahil boyunca Yenişehir adlı bir Rum köyünün civarındaydı. Köyün gece ışık yakmaması için verilen talimat da vardı. Ama eski Bölük Kumandanı bana:

-Böyle diyorlar ama aldırma... Diye bir de kendi aklınca yol gösterdi.

Görevi aldım. Gece bastırınca devriyeler haber verdiler. Rum köyü baştan aşağıya ışıklıydı. Derhal muhtarı çağırttım. Işıkların sönmesi için emir verdim. Muhtar dedi ki:

-Efendim bu gecelik müsaade ediniz, düğünümüz var.

-Kumandanlığın emridir. Ben müsaade edemem. Pencereleri kapayın, evlerin içinde ışık yakın.

Muhtar, peki deyip gitti. Bir saat geçti. Devriyeler ışıkların aynen yanmakta devam ettiğini haber verdiler. Bunun üzerine muhtarı tekrar getirmelerini söyledim. Muhtar geldi, ışıkların niçin söndürülmediğini sorduğum zaman, dedi ki:

-Efendim ben laf anlatamadım, bir fenalık olur diye korktum, onun için fazla bir şey söylemedim.

Muhtarı bir çadıra hapsettim. Emir verdim:

-Köyü sarın. Evlerinde ışık olanları alıp getirin. Gelmeyen olursa vurun!

Bir saat sonra köyün ışıkları sönmüş. 20-30 Rum ordugâha toplanmıştı. Yalnız biri erlerden birine bıçak çekmiş, nefer'de süngüyü bacağına batırıvermişti. O inleyip duruyordu.

Sabaha kadar bunları ordugâhın çevresinde açıkta beklettim. Sabah oldu. Köy, çoluk çocukla ordugâha geldi. Bir daha yapmayacaklarına dair söz verdiler, gittiler.

1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)
1915 Çanakkale Savaşları Sırasındaki Yenişehir Köyü (Ernst Krieger Aile Albümü)
Akşamüzeri de köye ben girdim. Köy, Çıplak köyünün yanında bir kasabaya benziyor. 300-400 hane var. Hamam, küçük hastane, okul, kilise, meyhane, kahve... Şaşırdım kaldım. Benim tek başıma köyde gezindiğimi gören Rum delikanlıları, fazlaca iltifat ediyorlardı. Tam ayrılacağım sırada muhtar yanaşarak şarap içmeyi teklif etti. İçki içmediğimi söyleyince çay ikram etmek istedi.

-Peki, dedim.

Beni bir eve götürdüler. İstanbul'un her hangi bir evinde bulunabilecek koşullarda pastalı çay sundular.

Sonunda muhtar dedi ki:

-Havalar soğuk oluyor, çadırda üşüyorsunuz, size bir ev verelim, hizmetinize bakalım, rahat edin!

Ben evde rahat edecektim. Onlar da İtalyan donanmasıyla mükemmel temas kuracaklardı. Benden önceki Bölük Kumandanı bu köyde pansiyonda kalıyormuş ve şüphesiz her türlü görevi unutmuş.

Rum köyü benim için güzel bir inceleme konusuydu. Bizim köylerin tersine, burası temiz bir şehir manzarası taşıyordu. Kilise çok düzenli çalışıyordu. Papaz, Atina'dan gelmiş üniversite mezunu bir Rum. Akşamları adeta bir Beyoğlu hayatı vardı. Saz, eğlence, dans... Neşe ve rafah... Aralarında iki saat mesafe bulunan Türk köyüyle Rum köyü... Bizimki batıyor, onlarınki çıkıyor."