Bozcaada ve Çevresi (1819, Antonie Ignace Melling) Eski Avusturyalı bir general, diplomat ve gezi yazarı olan Anton Graf Prokesch von Osten 1795 Graz'da doğmuş, 1876'da Viyana'da ölmüştür. 1813-1815 yılları arasında Fransızlara karşı verilen savaşa katılan Prokesch, daha sonraki yıllarda Doğu misyonuyla Filistin'e kadar seyahat etmiştir. Akka Paşası ile yaptığı görüşmelerde Kudüs'teki'teki Hristiyanlara bazı imtiyazlar sağlamıştır. 1830 yılında, Doğu Şövalyesi unvanını almıştır. 1833 yılında ise Mısırlı Ali Paşa ile II. Mahmut arasındaki barış görüşmelerine katılmıştır. 1834-1849 yılları arasında Atina'da elçilik görevinde bulunmuş. Çeşitli diplomatik görevlerden sonra, 1867 yılında İstanbul'a elçi olarak atanmıştır. Tüm bu görevleri boyunca gittiği yerlerdeki arkeolojik ve tarihi kalıntılarla yakından ilgilenmiştir. Tüm 19. yüzyıl Avrupalı gezginleri gibi bir eski eser ve sikke koleksiyonu oluşturmuştur. Berlin ve Viyana Bilim Akademisi üyesi olan Prokesch'in sikke koleksiyonu 1875 yılında Berlin Müzesi tarafından satın alınmıştır. Prokesch'in 1824 yılındaki Çanakkale gezisi, Ege bölgesindeki askeri görevlerine denk düşer. Özellikle dönemin Troya tartışmaları kapsamında yaptığı gezi Panhellenistik (Hellen Kültür hayranlığı) hayranlığın doruk noktası olarak tanımlanabilir:
"Tenedos (Bozcaada), 14 Ekim 1824
Düz Bozcaada (Tenedos) ve dairesel bir alt tabaka gibi çevreleyen yuvarlak dağlar bizi karşılıyor. Rüzgâr yavaşlıyor, aynı zamanda güneydeki dağların korunağına girdik. Burç ve kuleleriyle önümüzdeki yamaçta yükselen kalenin güneyindeki küçük limana demir attık. Bozcaada'nın (Tenedos) manzarası oldukça çıplak, sadece limanımızın çıkan düz vadilerdeki bazı bağlar ve tek tük zeytin ağaçları, tekdüze, kahverengi-gri toprağı bölmekte. Yükseklerde bile ne ağaç ne de çalı var, her yer çıplak toprak. Dört uçurumun arkasında, sislerdeki bir taç gibi yüksek Gökçeada (Imroz) ve gizemli Semadirek (Samothraken), çok daha uzaklarda yayılan, aynı yükseklikteki uzun dağ silsilesiyle, öne çıkan Troya kıyılarına bir geçiş yapmakta. İda Dağı, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir ara duvar gibi; hatta insan isterse gökyüzüne giden bir merdiven gibi de tanımlanabilir. Dağ kuzeyden güneye doğru yükselmekte, önce tatlıca, daha sonra zikzaklar şeklinde güneydoğu ve güneye; doğuda ise kule gibi yükselen Gargarus (zirve) birleşmekte; çünkü burası Lektum burnuna doğru inmekte ve buradan görülemeyecek kadar uzaklarda vahşi deniz başlamakta...
Romano Şövalyesi, İzmir'de (Smyrna) bana Çanakkale Boğazı'ndan yabancı ülkelerin savaş gemilerinin geçmesinin yasak olması nedeniyle, kendisinin İngiliz gemisiyle İstanbul'a (Constantinopel) gitmeyi teklif etmişti. Fırtınanın beni duruma zorladığı ve Montecuccoli de rüzgar yüzünden Çanakkale Boğazı'na doğru yelken açamayacağı için, gerçekten düştüğüm durumdaki düğümünden kendimi kurtarmak için gerçekten de Tenedos'un baltasına ihtiyacım vardı. Bozcaada'da karaya çıkıp Çanakkale Boğazı'na gitmek için yelkenli bir gemi kiralayıp; bana şans getiren yıldızlarıma güvenip, sadece birkaç yüz mil uzaklığındaki İstanbul'a gitme kararı aldım. Tüm tarafından duvarlarla korunmuş Türklerin büyük kalesinin olduğu yerde karaya çıktım ve dar, çirkin, pis ve fakir tahta kulübeler, onlardan biraz daha iyi durumdaki taş evlerin arasından yürüdüm.
Neredeyse üzerinde hiçbir işaret olmayan topraktaki o zamanların izleri?
Nerede Herodot'un anlattığı (I, 151) Aolik kent. Nereden tanıyacağım binlerce Akhalıların saklandıkları ve daha sonra İlion'un kutsal duvarlarını yıktıkları, o sahili? Nerde Smintheus'un o çok çarpıcı tapınağı?
15 Ekim 1824
Dün öğle saatlerinde küreklerle Bozcaada limanından çıkmaya çalıştık, üç arka ve bir de çapraz yelken olmak üzere dört yelkeni açtık. Bunun yardımıyla Asya anakarasına uçtuk. Birlikte gelen Rumlara beni oldukça uzun olan Troya kıyılarına götürmelerini istedim. Dün ve bugün gözüme çarpan ve Kaufer'un haritasında
Çanakkale Boğazı (1819, Antonie Ignace Melling) Asyetes mezarı olarak gördüğüm çok büyük bir tümülüse (yapay mezar tepesi) doğru yelken açtık. Kumburun sağ tarafımda denize doğru düz bir şekilde öylesine uzuyor ki, Troya platosu yükselerek devam ediyor, tepelerin arasında sıkışıp kalmış Peneleus mezar tepesi ise, aradan denize doğru bakıyor. Arka planda İda dağının açık mavi zirvesi, sanki tanrı ve tanrıçalar tarafından yaratılmış bir mezar tepesi kendisini gösteriyor. Solda ise, Semadirek adasının dağları bir gece gibi, "gözlerini ayırmadan" Gökçeada'ya bakıyorlar. Sağa sola dağılmış düzensiz ağaçlar Kumburnu kıyı şeridini Troya burnuna kadar kaplıyor ve yükselti, sanki arkasında Ege Denizi ve Karamenderes Nehri (Skamander) arasında bir ara duvar gibi öne çıkıyor. Tüm nehirler arasında en güzel şekilde anlatılmış olan nehrin, Troya burnunun güneyindeki koyunda yeni bir yatağını fark ettim ve bu yolun yüksek kavak ağaçları ve küçük ormancıklarla koyu kaplayarak iç taraflara doğru devam ettiği görülmekte. Bir İngiliz firkateyni ve aynı bayrağa sahip küçük savaş gemileri Troya burnunda demir attıkları yerden ayrıldılar. Yelkenli bir savaş gemisi ise bu kutsal kıyıda demir atmış beklemekteydi. Asyetes tümülüsü çok daha iç bölgelerde yer almaktaydı; etrafı kayalarla çevrili Peneleus tümülüsü ise Troya burnunda bir taç gibi, denizin fırtınalarıyla savaşmaktaydı. En dışta ise bir tabut şeklini andıran beyaz taşlardan oluşan bir yamaç vardı...
Liman kuzey batıya doğru görkemli Antilochus tümülüsünü, Siegeium (Eski Yenişehir köyünün olduğu yer) sırtları ile Trakya yarımadasının öne doğru çıkan kolunu gösterecek kadar çevrelemekte. Güneş ışıkları tüm sıcaklığıyla Avrupa kıyısındaki kale ve kenti aydınlatıyordu.
Herodot'un Asya'nın sınır çizgisi olarak tanımladığı (4,38) Siegeum'u dönünce tümüyle kum tepesinin üstüne kurulu Asya kalesi kendisini gösterdi. Bu taraftaki Akhilleus mezar tepesi ise, Avrupa ve Asya kalelerinin yanında hiç önemi olmayan taş yığınları gibi durmakta. Önemini yitirmiş, parçalanmış, çok üzüntülü bir şekilde öylece durmakta bu tümülüs; bir duvar yaslanmış öylece ve sağda sanki insan eliyle basamaklar yapılmış gibi Sigeion burnuna doğru yükselmekte. Bu sağlam kıyı üzerinde ise dokuz tane yel değirmeni, Athena Tapınağı'nın olduğu bu yoksul yeri aynı sırayla kaplamakta.
Liman artık düzleşmekte, Akhilleus tümülüsünü gölgeleyen bir kaç zeytin ağacının arkasında Patroklos tümülüsü görülmekte, onun ötesinde ise uzun selvi ağaçlarının olduğu Türk mezarlığı gözükmekte (Kumkale Mezarlığı). İşte bu klasik dönem topraklarını binyıllardır ölüm, sadece ölüm karıştırmakta! Simois'in boğaza döküldüğü yerdeki kale ve yerleşmenin etrafını dolaştım. Dış tarafında dört kule bulunmakta, öndeki iki tanesi güçlü ara duvarlarla birbirine bağlanmış ve yarım daire biçimiyle kaleyi çevrelemekte...
Yerleşmenin içinden üç tane minare, çok sayıda kulübe görülebilmekte; ağaç sıraları bir tablo gibi zamanın anılarını hatırlatmakta...
Kısa bir süre sonra Çanakkale Boğazı'ndaki (Dardanellen) Fatih Sultan Mehmed'in yaptırdığı eski kaleler gözüktü. Yine bir yamaca yaslı şekilde yapılmış Avrupa yakasındakinin şekli çok çirkin; Asya yakasındaki ise düz bir şekilde uzayan yere yapılan kale, Çanakkale Boğazı'nın içine doğru çıkmakta. İkinci kalenin önünde geniş bir koy açılmakta, aynısı Avrupa yakasındaki kale için de geçerli; böylece sanki etrafı dağlar ve çok sayıdaki tepeciklerle çevrili, dağlık ve bereketli tarlalarla çevrili bir göl izlenimi vermekte. Özellikle de kuzeyde duvar misali bloğun üzerinden Trakya yarımadası sırtlarının dağ zirvesi ön plana çıkmakta. Asya kalesine doğru yaklaştık, çoktan akşam olmuştu. Çok sayıda ticaret gemisi bekliyordu; bir Türk savaş gemisi ve bazı savaş filosu'da Çanakkale Boğazı'nın ortasına demir atmıştı.
İngiliz konsolosu evinde karaya çıktım ve Venedikli Bay Xanthopolo tarafından dostane bir şekilde karşılandım.
Troya (Pınarbaşı/Balllıdağ R.A.) 18 Ekim 1824
Akşam olmuştu, Hektor'un mezarında oturmuş etrafı seyrediyordum. Güneş denize doğru indi ve yüzeyde altından bir sis bıraktı, daha sonra akşam sisi, parıldayan yüzü bir peçe gibi örttü, aynı zamanda ünlü kenti ve Trakya yarımadasının karanlık uzantısını kapladı...
Bu tür manzaralar sonrasında Homeros nasılda canlanıyor! Böyle anlarda insan onu anlıyor ve okuyucu için en ince detaylar o zaman anlaşılabiliyor.
Ben halen Pergamon'un zirvesinde otururken güneş batmıştı, köye geri döndüğümde (Pınarbaşı köyü), çevirmenimiz gecenin ikisi olduğunu hatırlattı, yemek ve yatak beni beklemekteydi. Karanlıkta, bir Roma tapınağının kalıntılarından yapılmış Paşa'nın yarı yıkıntı evinde yürüyordum. Lechevalier'in bir triglyph ve kronit başlığına yaslanmış olarak gördüğü, caminin önündeki büyük mermer blok gözüme ilişti. Ama artık onun dayanakları granit sütunlardı. Halen Sakaik kapının nerede olduğunu bulmaya çalışıyorum; kaldığım evden yüz adım uzakta olabilir..."