1816
Otto Friedrich von Richter

Otto Friedrich von Richter

Sesli Dinle

Çıplak Köyü Yakınlarındaki Troya'dan Götürülen Kalıntıların Olduğu Dedelik (1867, Etienne Rey)
Çıplak Köyü Yakınlarındaki Troya'dan Götürülen Kalıntıların Olduğu Dedelik (1867, Etienne Rey)
1792 yılında günümüzde Estland sınırları içinde olan Neu-Kusthof'da doğan von Richter, Heidelberg Üniversitesi'nde klasik filoloji ve Doğu dilleri eğitimi alır. 1808 yılında Heidelberg'de dönemin en önemli Almanya-Baltik Ülkeleri eğitim grubunun üyesi olur ve 1815 yılından itibaren Sven Frederik Lidman ile Mısır ve Afrika'ya yolculuklar yapar. 1816 yılında ise İstanbul ve Anadolu gezisini gerçekleştirir ve bu gezisi sırasında 13 Ağustos 1816 yılında yirmi dört yaşında yakalandığı bir hastalık yüzünden İzmir'de ölür. Ölümünden sonra, J. P. Gustav Ewers tarafından mektupları derlenerek yayınlanır. Gezi izlenimlerinde von Richter'in özellikle eski çağ tarihiyle ilgili kalıntıları büyük bir ilgiyle anlattığı görülmektedir:

"Bir kaç denemeden sonra oldukça zor bir dağdaki çalılar ve dikenlerin arasından aşağıya doğru Mussakçı'ya (Misakça, R.A) yol aldık. Boğucu hava çoktan bir sağanak yağışın haberini vermişti. Ben daha varmadan önce ve vardıktan sonra da çok güçlü sağanaklara şahit olmuştum. Sığındığımız bir evde yemek yerken, daha önce Apollonia'da (Ulubat Gölü, R.A.) gördüğüm, güzel kadınların ilginç kıyafetleri gözüme takıldı. Fakir köylü kadınları genelde erkek kıyafetleri giyiyorlar ve etek yerine şalvarla dolaşıyorlar.

Köy, dağın eteklerinde; büyük, verimli ama bataklıkları nedeniyle sağlıksız olan ve Gönen Çayı'nın (Aespus) geniş ve güçlü bir şekilde denize döküldüğü Tahir Ovası'nın başlangıcında yer alıyor. Köyün yakınlarında, biriken deniz suyunun, denizle olan ilişkisinin kesildiği, dar bir yükseltinin üstünde iki tane yel değirmeni var. Tarlaların ve çayırlardaki bitki örtüsü oldukça zengin, deve dikenleri o kadar büyük ki, atla bile geçmek zor; hayvanlar neredeyse otların arasında kayboluyor. Geniş ovayı çevreleyen amfi tiyatro şeklinde yeşillikli dağ ve Kyzikos yarımadasının, Marmara'nın manzarası çok güzel. Biraz korkarak yanımızdakilerle beraber nehri geçtik, gece yarısı, çalışanları tarafından oldukça misafirperver bir şekilde karşılandığımız Demotkia Ağa'sının çiftliğine vardık. Burada etrafı pencerelerle çevrili temiz bir odada geceledik, ama sabaha doğru üşüdüğümü hissettim.

Sabah erkenden (8 Haziran) Karaboa (Karabiga R.A) olarak adlandırılan, eski Priapos'a doğru yola koyulduk. Ova gittikçe tarım olmayan, bataklık bir alana dönüşmekte, ama çok sayıda dana ve atın olduğu sürülerle dolu. Burada da dallardan ve çadırlardan meydana gelmiş bir Yörük (göçer köylüler) yerleşmesine rastladım.

Mussakçı'da (Misakça, R.A.) çadırda yaşayan çingeneler ve Kazdağı'nda (İda) ise Türkmenler gördüm.

...

Çalılıklarla kaplı dağı atla aştım ve güneş batarken, tümüyle bir evin konaklamak için bana verildiği küçük bir köy olan Ortlukca'ya (Örtülüce ?, R.A) ulaştık. Ancak bir sonraki gün, şaşırarak, rehberimiz odamda yemek yerken, iki atımızın, onun ve benim bindiği atların, kaybolduğunu öğrendim. Rehberimiz, daha o gece ay ışığında yoruluncaya kadar atları aradığını, ama daha sonra kendi başlarına uzaklaşmış olabilecek atların sabah yeniden geri geleceklerini umarak, uyumaya gittiğini söyledi. Sabah yeniden atları aramaya çıktı, tüm vadileri, çiftlikleri boşuna aradıktan sonra; oldukça kurnaz bir hırsızın atları akşam yemeğinde çaldığına ikna oldu. Bu arada köylülerden bu tür olayların sıkça meydana geldiğini ve hızsızların kıyıda çok sayıdaki küçük koylardan atları Rumili'ne götürdüklerini öğrendim. Daha sonra yolda rastladığımız pek çok kişinin de başına aynı şeylerin geldiğimi şaşırarak öğrendik. Sabah saatlerindeki sonuç vermeyen arama çabalarından sonra; rehberimiz, yakındaki birkaç köyü de kontrol etmek için birinci atı aldı, ben ise diğerini aldım. Kirkor, eşyalarımı, para teklif etmemiz ve garanti vermemize rağmen kuşkularını gideremediğimiz, bir dolandırıcılık ya da saldırıdan korkan köylülerden, çok fazla uğraşarak kiraladığımız iki öküzün çektiği dört köşe bir arabaya yükledi. Sonunda parayı önceden almayı isteyen biri 10 Piaster (19. yüzyılda Akdeniz Bölgesi'nde ve Osmanlı sınırlarında geçen para birimi. 1912 yılında 1 Türk piasteri 5, 715 Mark değeriydi. R.A). aldıktan sonra, öküz arabasını yavaşça hareket ettirdi.

Gökçeada (1688, Francesco Pianceza)
Gökçeada (1688, Francesco Pianceza)

Küçük bir köy olan Çakırlı'da bir kuyuda antik bir parça buldum, olasılıkla Parium'dan getirilmiş. Dağı aştıktan sonra, denize doğru daralan geniş bir vadiye ulaştık. Ben önden atla gittim ve on beş dakika önce, Türklerin Kemer ismini verdikleri, olasılıkla yeni Rumların Kamaris isminden türetilmiş eski Parium kentinin girişindeki su kemerlerini çizmek için oturdum. Burada kısmen büyük taşlardan yapılan üç kemer var ve hemen altında Türklerin kuyusu görülmekte ve kalıntıların etrafı çalı çırpı ile çevrili.

Kemer küçük bir kasaba ya da solunda çayın bir kolunun aktığı, sağında bir dağın bulunduğu ve önünde denizin bir vadiye kadar uzandığı gerçek bir köy...

...

Yerleşmedeki sokaklarda çok sayıda kanallı sütün parçaları görülmekte ve bir tanesi üç tarafında da aynı şekilde desenli; görülebildiği kadarıyla oldukça derin oyulan yılanlar olduğu, yükselen kabartma yerine derinleşmekte ve ortasında ise, yanılmıyorsam üçayak var. İyi balıklarla karnımı doyurduktan sonra yürüyüşe çıktık. Kemerin kuzey doğusunda, kuzeye doğru, denize kadar uzanan bir dağ yükseliyor. Yakın olan tepelerin üstünde iki tane yel değirmeni var, buranın hemen altında ise küçük bir tersane var. Vadi dağın arkasından, ulaşımın sağlandığı günümüzdeki yerleşmenin olduğu sahille birleşiyor. Bu vadide kuru bir dere yatağı var; büyük bir olasılıkla kış aylarında Kemer'in önünden denize doğru akıyor olmalı. Bu yükseltilerin olduğu yerde vadinin iki yakasında eski Parion yer almakta. Günümüzdeki yerleşmenin olduğu yerden tırmanmaya başlarsanız, ilk önce, denize doğru inen tepenin üstünde bir kuleye benzeyen üç duvarı olan bir yapı ve çalı çırpılar arasından yıkıntı taşlar ile yığıntılar görülmekte. Nihayet en uç tarafta küçük taşlardan yapılma benzeri dört köşeli bir yapı görülmekte. Duvarları öylesine sağlam bir harçla tutturulmuş ki, duvarlara zarar vermeden yapının dışından tek parça bile koparamadığı için, içine girebilmek amacıyla bir köşe ve iki duvar temelinden sökülmüş; bu nedenle de yapının üçte biri ve iki duvar havada asılı kalmış. Bu yapının bir girişi olmaması nedeniyle; sıkça sarnıçlarda gördüğüm gibi iç tarafından küçük taşlar sıkı bir harçla örülmüş ve kireçle sıvanmış olduğu için, buranın, aynı yönde olan bazı temellerin de gösterdiği gibi, üstü kapatılmış su yoluyla ilişkili bir su deposu olduğunu tahmin ediyorum. Aslında bana göre, yapının tümünde büyük taşların olmaması ve sadece iç tarafının bilinçli olarak su geçirecek şekilde yapıldığını göstermekte.

Bu dağın üstüne çıkarak küçük bir vadiyi geçip, yel değirmenlerinin olduğu yükseltiye varıyorum. Burası akropolis olmalı ve kara tarafından devam eden bir duvar görülüyor. Bir limandan diğer limana kadar çok sayıda kuleyle korunmuş; özellikle büyük taşlardan yapılma bir tanesi çok iyi koruna gelmiş. Buradan daha alçak olan deniz tarafında, ilerideki bir tepeye doğru ilerleyen bir duvar görülüyor. Aşağıda birinci yel değirmeni; duvarın üstünde ise yarı daire biçiminde bir oyuk var; çalıların arasında temeller tepeye doğru dışarı çıkıyor. Bu yapının bir tiyatro olduğunu sanıyorum. Vadide, aşağı yukarı buranın karşısında, kuru çayın üstünden bir köprü geçiyor gibi, daha yukarıda ise limanda bir kolu olan duvarın temeli görülüyor, diğer taraftaki dağda ise başka bir tanesi. Eski kentin üst tarafında düz, içinde temel ve kocaman duvarların gözüktüğü uzun bir vadi uzanıyor; kalıntıların yapısı bir stadyumun olduğuna işaret ediyor.

Benim zavallı Ermenim, Karabiga ve diğer yerleşmelerde sonuçsuz bir şekilde kaybolan atları aradıktan sonra geri dönmüştü (10 Haziran). Ben, iyi bir insan olarak, o sanki beni Çanakkale'ye kadar götürmüş gibi tüm parasını ona vermeliyim ki, kayıplarının bir kısmını karşılayabilsin. Neredeyse, Alania yerine artık Kemer'de çakılı kalmıştım. Kiralamak için at yoktu ve Çanakkale'ye gidecek bir tekneyi ise 130 Piaster'den aşağıya bulamıyordun. Ama şanslı bir şekilde, kaptan ve mürettebatı çok güvenilir gözükmeseler de İstanbul'dan Gelibolu'ya giden ve oraya demir atmış; beni çabucak 15 Piaster'e karşıya götürecek bir gemi bulmuştum.

Hemen denize açıldık, ancak maalesef gemiler başlangıçta küreklerle yol alabilecek kadar iyiydi; daha sonra ise yelkenler açılmak zorunda kalındı. Ama bizim için uygun bir rüzgâr esmedi, tam tersine rüzgâr her geçen an geriye doğru sürüklendi ve an an değişerek denizin dalgalarını üzerimize doğru yolladı, öylesine bir hal aldı ki, tüm gemi su altında kaldı. Şemsiyem ve mantum olmasına rağmen sonunda aşağıdan ıslandım. Anadolu dağları, daha doğrusu İda Dağı, taze yeşil rengi ile güneşte parıldıyordu ve çok güzeldi, ancak sabırsızlıktan bu manzaranın zevkini çıkaramıyordum. Sonunda zikzaklar çizerek Keçiburnu ve Taşar tepesine sürüklendik, geçerken tepede eski Paisos yerleşmesinin olduğu söylendi. Bu şekilde kötü durumumuz akşama kadar devam etti ve birdenbire uygun bir rüzgâr esti ve bizi Gelibolu limanına getirdi; ama tam liman girişinde yeniden kesildi ve gemiler kürekle yol almaya zorlandılar.

Bir Yahudi olan, Pellegrini isimli rehberimizi uzun sakalları ve Avrupa kıyafetleri içinde iskelede otururken buldum. Bizi hemen, tesadüfen burada olan, Çanakkale konsolosumuz Bay Salomon Tarragona'nın yanına götürdü. Konsolos bana çok iyi davrandı. Eski konsolos yardımcısı Hacı Musa'nın yanına yerleştirildim ve kısa süre içinde kendimi doğulu bir Yahudi konağının rahatlığı içinde buldum, ayrıca oldukça özenli ve saygılı bir sahibi vardı. Kemer'de ise ayrılmadan önce bir ekmek bile bulmamıştım; eğer kahvehanedeki iyi bir gezgin kendine ayrılan paydan bana verdiği ekmeği kahve ve soğanla yemeseydim, çok daha aç kalacaktım. Burada ise akşam çok daha iyi yemek yedim ve rahat bir uyku çektim.

Geleneklerinden daha çok Sasian (?) fabrikalarıyla ünlü olan, Boğazdaki çok önemi bir konuma sahip kentte 16.000 kişi yaşıyor.

Konuştuktan sonra mutlaka Bay Tarragona ile beraber Çanakkale'ye geri gitmek istiyordum, ama ters bir rüzgâr vardı. Bu nedenle ben de birkaç madalyon satın alarak ve Cenevizlilerin yaptığı söylenen kaleyi ziyaret ederek zaman geçirdim. Kale yıkıktı ve duvarlarla kulelerin çevrildiği iki tane avlusu vardı; ayrıca önünde duvar örülü bir hendekle çevrilmişti. Deniz tarafındaki dört köşeli havuz güçlü duvarlarla çevrilmiş ve bir kuleyle korunuyordu. Bu havuzu limanla ayıran setin üzerine ise bir camii yapılmış ve bu nedenle teknelerin girişi yasaklanmıştı. Kale kapısının iki yanında beyaz bir mermere işlenmiş güzel bir yazıt var, ama bir yarısı ters yerleştirilmiş ve ortasında ise bazı sözcükler yok. Rum metropolitanın evinde, çizimini yaptığım çok güzel bir alçak kabartma rölyef gösterdiler. Bir erkek tarafından, oturmuş bir şekilde flüt çalan kanatlı ayakları olan Pan'ın önünden sunağa götürülen üç kadın betimlemesi var. Büyük bir olasılıkla kurban edilmek üzere götürülüyorlar. Tümünün üzerinde iki güvercinin görüldüğü bir mağara var.

Bay Tarragona yola çıkmak için öğlene kadar bekledi, daha sonra, çok sayıda Yahudi kadın ve konsolosun çocuklarının olduğu kalabalığa katıldık ve teknenin arkasında, Pasquale isimli Sicilyalı bir tüccarla yerimizi aldık. Önce çok uygun bir rüzgâr vardı, ama daha sonra boğazda rüzgâr durdu; dümenci dümenin başında uyudu, bir eli de tütün torbasındaydı. Diğer Türk denizciler de yemek yedikten sonra dinlenmek için uzandılar; büyük bir çaba ve ricayla uyanıp, küreklere sarılıyorlardı. Nihayet karar verdikten sonra, hemen çalışmaya başlamıyorlardı; bir elleri kürekte, diğeri pipoda, suyu sanki bir çorba kâsesi karıştırır gibi karıştırıyorlardı. Gelibolular konusundaki önyargılı görüşleri tümüyle doğru çıkartıyorlardı, hem kibirli hem de tembeldiler. Nihayet serin bir rüzgâr esmeye başladı ama Çanakkale'nin karşısında durdu, çok kısa mesafeyi almak için kürekçileri hareketlendirmek imkânsızdı. Yarım saat çalışmak yerine, tüm geceyi limanın karşısında geçirmeyi tercih ediyorlardı. Çok şükür akıntılar bizi yavaşça ileriye doğru sürükledi ve güneşin batışından sonra, güzel Çanakkale Boğazı kıyılarına rağmen, nihayet uzun sıkıcı bir yolculuktan sonra limana varmıştık.

Gelibolu'dan sonra Trakya kıyısındaki ünlü bir kaynağın önünden geçtik; güzel su olarak adlandırılan Kalo nero. Daha sonra Galata olarak adlandırılan bir vadiyi, belki de Aigos Potamos'u geçtik, daha sonra Ilgar Deresi olarak adlandırılan başka güzel bir vadi gözüktü; buranın uzaklarından Osmanlılar Avrupa'ya geçmişler ve bir dizi büyük tepeyle gösterilmiş; büyük bir olasılıkla buralarda ordu komutanının çadırı ve Sancak-ı Şerif varmış. Biraz ilerde ise Akbaş burnunda güzel tekke ve Süleyman Paşa tarafından fethedilen kalenin kalıntıları görülüyor. Daha sonra ise Eole portususu geçip, arka planındaki dağın üstünde yer alan tepeleri geçiyoruz, bu kıyıda benzeri çok sayıda olan bu tepe belki de Enossema tepesi. Daha sonra ise gemi yolculuklarından bilineni Asya kıyısındaki Çanakkale'ye çapraz olan, Rum köyü Eceabat (Madytus/Maito) gözüküyor.

Asya kıyısı çok daha güzeldi, bu nedenle kara üzerinden Çanakkale'ye kadar yolculuk yapamadığıma çok üzüldüm. Önce bahçeler ve bağlar arasından içeriye doğru ilerleyen Lapseki (Lampsakos) gözüküyor. Daha sonra ise çok daha güzel bir yer olan Bergas, yani eski Perkote, arka planda yeşilliklerle örtülü dağlar ve iç taraftaki, denizden oldukça uzak vadide kral Merop'un sarayı beliriyor. Daha sonra ise Nağara Burnu'nun oldukça yakınından geçiyoruz; eski Abydos'un olduğu yerdeki iki büyük tepenin kalıntıları seçiliyor, daha sonra ise deniz kıyısındaki selvilerin altında çok güzel bir tekke görülüyor.

İlk önce Bay Tarragona ve Pasqualle ile birlikte çok güzel bir nehir olan ve büyük bir ahşap köprünün olduğu, kalenin batısından denize dökülen Rhodius'un kıyısında bir yürüyüş yaptım. Nehir burada etrafı büyük çınarlarla çevrili çok güzel bir çayırlığın içinden geçiyor. Oradan bahçelerin arasından geçtik ve Bay doktorun teşhisine göre yıllardır kronik yara ve sinir bozukluğu hastalığı çeken Ahmed'in yanına gittik. Odaları çok sevimli ve güzeldi ve davranışlarından Franklarla yakın ilişkisi olduğunu gösteriyordu.

Gerçi ben sabah erken uyanmıştım, ama gemimiz ise saat 9'da hazır olmuştu ve denize açıldık. Sürekli Avrupa yakasına yakın ilerledik, uygun rüzgâr hiç esmediği için, sürekli kürek çekmek zorundaydılar ve bunu da çalışkanca yaptılar; Gelibolu'daki Türkler gibi tembel değildiler. Trakya kıyısı dik ve işlenmemiş; çıplak kayalar zayıf otlarla kaplı. Oldukça yakın olarak Sahan Kalesinin(?) önünden geçtik. Daha sonra ise bir vadi içinde Panasgia manastırı olan bir vadi geldi, daha sonra ise Avrupa yakasındaki eski kale Seddül Bahir, denizin kralı olarak adlandırılan kale gözüktü. Karşıdaki Asya kıyısında Kum Kale, onun ötesindeki yükseltide ise Yenişehir, mezarlarıyla ünlü eski Sigeion vardı. Uzaklarda ise Rum yerleşmesi İntepe, Karanlık Liman ve Ajaks mezarı vardı. Uzaklardan ise Bozcaada (Tenedos) görülüyordu.

Gökçeada (Imbro/Imbros), Semadirek (Samothraki/Samothrace), Athos, Limni (Limnos):

Nihayet Çanakkale'den ayrıldık ve çorak Trakya kıyısı boyunca ilerliyorduk, daha sonra ise karşıdaki Gökçeada'ya (Imro, Imbros) doğru yöneldik. Önce kumsal bir yükseltinin önünde kıyıya çıktık, ama daha sonra burayı dönerek geçtik. Denize doğru alçak ama çapraz kum ve toprak birikintileri vardı. Kefala olarak adlandırılan bu yükseltiler geniş bir şekilde kuzey doğuya, Trakya kıyılarını görecek kadar uzamakta. Diğer tarafta ise derin bir koy ve birkaç evin olduğu, Trakya ve Çanakkale'den gelen gemilerin kıyıya yanaştığı yer var. Biz de güneş battıktan sonra buraya geldik. Bizden başka bir tane Türk yelkenlisi ve üstü açık bazı küçük tekneler vardı. Bazı tekneler Yenişehir‘den buraya kadar balık avlamak için geliyormuş. Burası yeşil dağlarla çevrili; dağların kimi yerlerinde çoban ateşleri görülüyor. Bunlar ve birçok ateşlerin etrafına toplanmış farklı gruplardan meydana gelen denizciler, çeşmenin mırıldayarak akan suyu ve sakin denizin fosforlu yansıması akşamı oldukça keyifli hale getirmişti. Kısa süre sonra ay da çıktı, ortalığı çok daha güzel bir aydınlık kapladı.

15 Haziran sabahı uyandığımda çalışkan denizcilerimiz kürek çekiyordu. Bacalardan oluşmuş izlenimi veren (Peynir kayaları. R.A) oldukça yamaç bir kıyıya döndük, bana çok ilginç gelmişti, çünkü denize doğru olan farklı yüksekliklerdeki çapraz çizgileri nedeniyle yüzey belirgin bir şekilde görülemiyordu. Otuz tane düzenli üst üste dizili çizgiler saydım, kayalar uzaktan bir yapıya benziyor gibiydi. Kısa süre sonra, Imbro kalesinin kalıntılarının olduğu, bir kayanın eteklerindeki küçük bir limana yanaştık. Yapının içi ve dışı yıkılmıştı, ama duvarları halen duruyordu; bunların arasında bir düzine sağlam olanı vardı, bazılarından duvarların içinde kullanılmış mermer taşlara kazınmış Bizans yazıtları tespit ettim...

...

Çanakkale'den Pınarbaşı (İlion), Eski İstanbul (Alexandria Troas) ve Behram'a Yolculuk:

Geceleyin puslu bir havada ama çok güçlü olmayan uygun bir rüzgârda yelkenleri açarak yola koyulduk. Öğleden bir saat önce Çanakkale'ye (Daranellen) ulaştık, önce dinlendim ve yıkandım, daha sonra ise ismini eski Dardania'dan alan yeri görmek için dışarı çıktım. Kentte en fazla 5000 kişi yaşıyor, bunların arasında Yahudiler önemli bir role sahipler gibi.

Bereketli toprakları iyi ekilmiş ve hububat dışında sebze, meyve, üzüm ve pamuk da var.

Akşam saatlerinde konsolosların, sünnetli ve sünnetsizlerin buluşup, işlerini hallettikleri, sohbet ettikleri ve gelip giden gemileri seyrettikleri sahilde yürüyüşe çıktım.

Bay Taragano Troya gezisi için bana dört atla birlikte bir rehber tutmuştu. Rehber bu bölgeyi ziyaret eden Avrupalılara, onların antik dönem araştırmalarına alışkındı ve tüm antik kentleri, yolları ama özellikle de yazıt olan yerleri çok iyi biliyordu. Ona her atı için günlük altı piaster (Osmanlı topraklarında 19. yüzyılda yoğun olarak kullanılan günümüzde yaklaşık 2 Sterlin değerinde olan Avrupa para birimi. R.A) ödüyordum ve beni Çanakkale'ye geri getirecekti.

Bereketli ve ekilmiş toprakları sulayan Sarıçay'ın (Rhodius) boğaza döküldüğü yerde, neredeyse bir düzine büyüklü küçüklü bataklığa gizli kanaletlerin olduğu çamurda ilerledik. Kentin batısındaki nehrin ana kolunda uzun ahşap bir köprü var. Bugün atlarla geçtiğimiz tüm araziye yoğun olarak tahıl ekilmiş, hasadı yapılmaktaydı ve dağlar ise oldukça değişkendi. Çanakkale'den dört saat uzaklıkta, üç ismi olan dağlarda bir köy var: Türkler, alışılmış olduğu üzere Rumlar yaşadığı için Gavurköy diyor; kendileri ise Erenköy olarak isimlendirmişler; belki de bu isim Hektor'un gömüldüğü eski Ophrynion isminin dönüşmüş hali olabilir. Bunun dışında burasının soyguncu yuvası olarak kötü bir ünü var; konsolosun bana söylediğine göre, bu nedenle buraya aynı zamanda İt Gelmez köyü, yani köpeğin bile gelmediği, ya da gelenin soyulmadan geçemediği bir yer olması nedeniyle bu isim verilmiş.

Rus konsolosu burada Rum bir yazıcı tutmuş, nedeni ise gemiler kötü rüzgâr nedeniyle köyün altında demir atmak zorunda kalıyorlarmış. Kendisi evde değildi ama karısı beni misafir etti; yumurta, üzüm suyu ve kahve sundu. Odada ise eşya ve mobilya olarak çok sayıda havlu asılıydı ve evin zenginliğini gösteren, duvara dayanmış çok sayıda yatak, yorgan vardı. Hemen yakınlarda ise, ilk bakışta görülen tahrip olmuş, başının üstünde sarmaşıkların dolandığı, kabartma bir figürün olduğu kilise var. Yapı karanlık ve figür ise alttan bir duvarla örülü, yanında ise dört köşeli bir korint sütunu bulunuyor. Kilisenin önünde, bir erkeğin sağ eliyle bir çocuğun elinden tuttuğu, sol elinde ise bir haça benzer bir kitabı tuttuğu, üstünde ise okunamayan bir yazıtın olduğu kabartma var. Uzaklarda alışılagelmiş olduğu gibi sütun parçaları, yaprak desenleri olan kapı dikmeleri ve nihayet bir mermerin köşesinde bir mezar yazıtı parçası.

Köyün etrafı çok güzel bağlar ve tarlarla çevrili, gittikçe, etrafı daha alçak yükseltilerle çevrili bereketli Dümrek (Thymbra) vadisine doğru iniyorduk. Rehberim beni, ismi yüksek bir ihtimalle, kökeni Grekçe Helios ismine (güneş tanrısı R.A.) kadar gidebilecek Türkçe Halil'den gelen, Halileli köyünün eski mezarlığına götürdü. Fakir bir Türk köyü.

Söz konusu bu yerde bir zamanlar Thymria Apollon tapınağı yer almış olmalı... Ancak gördüğüm kanallı mermer sütunlar ve saçaklar, ama aynı zamanda granit sütunlarının birbirleriyle ilişkisi yok gibi, yani bu kalıntılar sadece bir yapıya ait değil; ama aynı zamanda bu parçaların çok uzaklardan getirilmemiş olması da söz konusu. Bana göre hepsi aynı yerden gelme. Çok sayıda parçanın küçük Çıplak köyündeki tanrı evinin etrafında dağılmış olduğu, bu köye giderken Dümrek (Thymbrius) çayının üstündeki yıkıntı köprüden geçerek, Çıplak köyünün olduğu çalılıklarla örtülü yükseltiden geçmiştim. Bu Simois Ovası'nın (Dümrek Ovası, R.A.) bu alanında Homeros, iyi inşa edilmiş tepelik Kallikone'den bahseder.

Çıplak köyü eski mezarlık alanının arkasında çok sayıda granit sütunun dikili olduğu, kimilerinin ters durduğu bir tarla var. Bana göre burası mezarlık değil. Burası Hammer'in (Purgstal) haritasında Eski Hisarlık ve Villa İliorum olarak (Troya, R.A.) işaretlediği yer olmalı..."