
"Yarımadaya doğru yelken açtık, bir zamanlar St. Paulus'un ziyaret ettiği Midilli adasını geçtik. Burası Türklerin ele geçirdiği ilk ada. Daha sonra, körfezin en ucundaki Baba Burnu olarak adlandırılan Lektum'a ulaştık. Baba kasabası burada üretilen bıçak ve hançerleriyle ünlü. Bozcaada'ya (Tenedos) ulaştım ve bir süre önce İstanbul'dan (Constantinople) sürgün edilen, saraydaki bazılarının kıskançlığı nedeniyle, kendisine bir kale yapmak zorunda kalan, zenginliğiyle ünlü Hadımoğlu isimli birinden bahsettiler. Burası birkaç yıl önce gemilerindeki bir mürettebatın öldürülmesi nedeniyle Rusların intikam almak için yakıp yıktığı bir yer. Buranın hemen yakınlarındaki karşı kıyıda Troya bulunuyormuş, kıyıya birkaç mil yaklaştığım halde, izin alamadığım için görmedim. İleriye doğru, bir yakasında Avrupa kalesi, diğer yakasında Asya kalesi olan, Dardanelles ya da Hellespont'un ağzındaki, Yenişehir burnuna (Sigian-Sigeion) ulaştık. Dardanelles'in aşağıya doğru o kadar darlaştığını gözlemliyorum ki, bazı İngiliz mürettebatın yüzerek karşıya geçebileceklerini sanıyorum. İngiliz savaş gemilerinin barış döneminde burayı geçmeleri yasak. Biz ilerlerken oldukça rüzgârlıydı, tüm yelkenler açıldı. Ama beklenmedik bir anda öylesine güçlü bir rüzgâr çıktı ki, denizciler yelkenleri aşağıya indirmekte güçlük çektiler ve bu nedenle gemi bir anda kendisini fırtınanın içinde buldu. Rüzgâr öylesine birdenbire çıkıyor ki, çok sakin bir havadan bir anda fırtınaya dönüşebiliyor. Çanakkale Boğazı (Dardanelles) kıyıları çok güzel ve bir İngiliz kendisini Thames nehrinde sanabilir. Tüm bu kıyı, kıyı yüksekliklerindeki, granitten yapılma güllelerle dolu, düşman gemilerini hedef alacak şekilde, ağır toplarla güçlü bir şekilde savunulmakta. Daha sonra kendimi Marmara Denizi'nde buldum ve sonunda İstanbul'a (Constantinople) ulaştık."