Anadolu Yarımdası ve Önemli Yerleşmeler (1699, Aubry de la Mottraye) La Motraye (1674?-1743), İngiltere'ye yerleşmiş Fransız asıllı bir İngiliz'dir. Londra'da iyi bir eğitim aldıktan sonra, 1696 yılından itibaren seyahat etmeye başlar. Farklı devlet adamlarına yaptığı danışmanlıklar ve ateşe görevi nedeniyle Kuzey Ülkeleri ve Yakın Doğu'ya kadar pek çok ülkeyi ziyaret eder. Gezileri sırasında aldığı notlar dönemin günlük yaşamını anlamak açısından oldukça önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır. La Motraye, ilk gezisini 1696'da, Paris'ten Roma'ya, İskenderiye'ye, Lizbon'a ve oradan da İngiltere'ye yapar. 1698'deki ikinci yolculuğunda bir İngiliz gemisi ile deniz yoluyla İzmir'e gitmek üzere yola çıkar, Cebelitarık boğazından geçerek Ege adalarına ulaşır. İzmir'de 5 ay kalır ve gezi anılarında İzmir ve çevresini oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatır. Ziyaret ettiği her yerde özellikle sikkeler satın alır. 1699 Mayıs ayı sonlarında İzmir'den ayrılırken beraberinde Midilli'den ve Çanakkale Boğazı limanlarından sağlamış olduğu epey miktarda sikkeyi de birlikte götürür. İstanbul'da bulunduğu sürede, bu kentle ilgili ilginç gözlemlerini kaleme alır. 1710 yılına dek, İstanbul üzerinden Ege adaları ve Troya'yı ziyaret eder. Özellikle Bozcaada ve karşı kıyıdaki harabelerle ilgili gözlemleri ilginçtir. Önceki gezginlerin kısa bir süre önce yazdıklarından haberi olmasına karşın Alexandria Troas harabelerini çelişkiyle de olsa, Troya harabeleri olarak kabul eder:
"(1699):
2 Haziran'da rüzgâr lehimize döndüğünden, 3 Haziran'da Çanakkale Boğazı'nı tutabilmek için neşeyle yola koyuluyoruz. Asya ve Avrupa'nın birbirine en yakın oldukları nokta galiba boğaz, sanki insan elini uzatsa diğer kıyıya dokunacakmış gibi hissediyor. Bu boğazın, coğrafyayla az da olsa ilgilenen insanların bildikleri gibi, Karadeniz sularının doğuluların çoğunlukla Meditarene yerine kullandıkları Akdeniz'e karışmasını önlediği düşünülüyor. Biz, biliyorsunuz Akdeniz'in farklı kesimlerine farklı adlar vermekteyiz. Kaptan, Asya yakasındaki ikinci kalenin yakınlarına demirliyor. Bu kale ve bitişiğindeki küçük köy, pek çoğuna göre eski Abidos kentinin kalıntıları üzerine kurulmuş bulunuyor. Oysa bu durumu kanıtlayan hiçbir şey görünürlerde yok. Daha ilerde sözünü edeceğim Thrace kalıntılarından birkaç mil yukarıdaki kalıntılar Sestos kalıntıları olmalı, ancak, söylendiğine göre, sözünü ettiğim kalenin hayli uzağında Abidos'tan başka kalıntılar da varmış. 4 Haziran'ın erken saatlerinde rüzgâr güneyden esip batıya dönünce, saat on gibi Gelibolu ve Lapseki arasından geçiyoruz. Sonuçta Marmara denizini aşıp ertesi gün Konstantinos'un iki büyük imparatorluğunun birleştiği ve Yeni Roma olarak adlandırdığı ünlü şehrin önlerine ulaşıyoruz...
(1710):
...
Manastırda bir gece geçirdikten sonra, sabahın erken saatlerinde keşişlere ait bir kayıkla Caratasal köyüne döndüm, oradan da atla Gelibolu'ya doğru yola koyuldum. Eskilerin Trakya Chersonesi dedikleri yarımadanın her tarafı son derece verimliydi. Burada, bazı sikkeler dışında başka bir antik kalıntıya rastlamadım. Ayın altıncı günü gece dokuz-on gibi Gelibolu'ya ulaştım. İngiltere konsolosluğunu yürüten bir Yahudi'nin evinde konakladım. Bu Yahudi de Çanakkale'deki dindaşları gibi bazı vergi ve harçlardan bağışık tutulmanın dışında başka avantajlara sahip değildi. İngiliz milletinden limana demirleyen gemilerin gönüllerinden kopup verdikleri ufak tefek armağanlarla geçiniyordu. Ertesi sabah, kahvemi içtikten sonra şehirde bir tur attım. Büyük bir şehirdi, Türkler, Rumlar, Yahudiler ve az sayıda Ermenilerden oluşan kalabalık bir nüfusu vardı. Güzel camileri süsleyen antik sütunlar belli ki civardaki kalıntılardan sökülüp alınmıştı. Bir kuyumcudan altın bir sikke aldım, bir Yahudi'de hayli bilinen bakır sikkeler buldum. Ayın sekizinde bir tekneyle öğle olmadan Lampsakos'a geçtim. Evine yerleştiğim Rum, Gelibolu konsolosunun beni görmek için kendisine haber bıraktığını söyledi. Orada çok sıcak karşılandım. Şehrin sokaklarını dolaştım, şehirde üç yüz kadar ev vardı. Etrafta şehrin eski görkemini yansıtan sütunlar, sütün baş ve kaideleri gibi kalıntılar vardı. Örneğin, çok güzel bir kırmızı Mısır mermer sütün, bir caminin girişini destekliyordu. Bu kalıntılara bakarak Gelibolu'nun antik kalıntı bakımından çok zengin olduğunu düşündüm. Uzun zaman önce başka gezginler tarafından açığa çıkartılan kayıtlar dışında herhangi bir kayda rastlamadım. Türkler, herhalde üstlerindeki yazılar nedeniyle bu kalıntıları kullanmamış olmalılar, çünkü anlamadıkları yazıları hiç sevmezler. Bununla birlikte, yuvarlak bir antik sunağı halk kullanmaktaydı... Seyyahların Anadolu'da Topladıkları Sikkeler (1699, Aubry de la Mottraye)
... Beni asıl şaşırtan, antikite uzmanı Frenkler tarafından bu taşın nasıl burada bırakılmış olduğuydu; çünkü üzerinde kayıt bulunan bu tür kalıntıları hiç sevmeyen Türkler yok pahasına ellerinden çıkartırlar. Büstü ben çok küçük bir bedele satın aldım. Büstü satan adam, birkaç kuruş daha verirsem, büste ait toprağa gömülü heykeli de çıkartabileceğimi söylüyordu. Bu arada yardımsever ev sahibim, kendisi pek meraklı olmasa da, benim merakımı tahrik etmek için elinden geleni yapmaktaydı. Daha çok eski sikkeler ve benzeri şeylerle ilgilendiğimi anlayınca beni tanıdığı bağcılara götürdü.
Yakınlarda öldüğünü söylediği bir bağcı, küçük bir bronz heykelle, adanın eski dinince çok büyük saygı gösterilen, evlerde ocağın üstüne konulan ya da tapınaklarda başköşeye yerleştirilen, bize göre müstehcen figürleri bulmuştu. Yani, günümüzde sözlerinin edilmesi bile hoş karşılanmayan, nezaket ve kibarlığa sığmaz görülen şeylere, demek ki bir vakitler çok büyük saygı gösteriliyor, hayranlık duyuluyormuş... Kadın sadece sattığı şeylerin altın ve gümüş olmadıklarının farkındaydı, gerisi onu ilgilendirmiyordu.
...
Seyyahların Satın Alıp Götürdükleri Küçük Eserlerden Örnekler (1699, Aubry de la Mottraye) Lampsakos'un etrafı tamamen yeşillik. Her taraf incir, nar ve kiraz gibi meyve ağaçlarıyla, şarabı çok güzel bağlarla kaplı. Ev sahibimin evinde içtiğim harika şarap bana, bu şehrin bir zamanlar Kserkses tarafından şarabı içsin diye Themistokles'e armağan edildiğini tarihte okuduğumu anımsattı. Fakat şehrin tarih ve coğrafyasının yeterince bilindiğini göz önüne alarak, bu konuda uzun uzadıya ayrıntılara girmekten kaçınacağım.
Dönüş yolunda uğradığımız Rum bir kuyumcudan, iki Julia Augusta, iki gümüş Faustina ile yine gümüş başka Latin sikkeler, bazı Yunan sikkeleriyle bir altın Büyük İskender sikkesi, Lampsakos şehri için basılmış sikkeler ve Cisique (Kyzikos) şehri için basılan bir sikkeyi satın aldım.
Lampsakos'da bir ay kalıp merakımı yeterince giderdikten sonra, satın aldığım büstle birlikte gemiye binerek Gelibolu'ya döndüm. Büstü ilk fırsatta İstanbul'da kaldığım yere göndermesi için konsolosa bırakarak bu şehri tekrar dolaştım ama yukarıda anlattıklarım dışında yeni bir şey görmedim...
Denize yaklaştığımda, çoğu kişinin bahtsız âşıklar Leandros ve Hero'nun yaşadıkları şehir olduğunu ileri sürdükleri ünlü şehrin kalıntılarını fark ettim. Bana anlatılanlardan çok daha harap halde bulduğum kalıntılar da, bir şehre ait olmaktan çok, Hellespont Boğazı'nı tutmak için inşa edilmiş bir kuleden arta kalanlar gibi görünüyordu.
Akşamüzeri, eski şehirden kaldığı söylenen kaleye ulaştım; burası nasıl eski şehirden kalmış değerlendirilmektense, boğazın Asya tarafında, tam karşısında bulunan kalenin de Abidos'tan kaldığı ileri sürülmektedir. Benim geldiğim kalenin yanında şehirden çok, büyük bir köy diyebileceğim yerleşim alanı bulunuyor. Evleri sayıca az olmasının yanında çok da kötü inşa edilmiş yapılar. Büyük bir kule biçiminde inşa edilmiş kalenin etrafı sağlam surlarla çevrili, surların üzerine de su seviyesine atış yapabilecek, boğazı korumaya yetecek sayıda bronz toplar yerleştirilmiş.
Bir kayıkla geçtiğim diğer kale de, aynı savunma amacıyla inşa edilmişti. Yapı ve silah bakımından aynı özelliklere sahipti. Kaleye komşu yerleşim birimi, evlerinin çokluğu, daha geniş bir alana yayılması, yapılarının kalitesiyle şehir sıfatını gerçekten hak ediyordu. Abraham adında bir Yahudi'nin evine yerleştim. Ertesi sabah bir tekneyle, Çanakkale Boğazı girişinde, Tenedos, yani takımadalar yönündeki kalelere doğru yola çıktım. İki İngiliz savaş gemisi, şeref noktasının az aşağısında bekliyorlardı. İngiliz gemilerinin Türk kara sularında şeref noktasını neden geçemediklerini İzmir Körfezi bahsinde açıklamıştım, anımsarsanız. Gemilerden büyük olanının adı Winchelsea idi, Kaptan Eaton'ın komutasındaydı. Önce onu, sonra diğerini ziyaret ettim, ikisinde de çok sıcak karşılandım, geceyi büyük gemide geçirdim. Doğrusu, Ptolamios'un Dardanum dediği eski yerleşim birimine, ziyaretten kaçınamayacağım kadar yakındım.
Merakımı çeken konuları paylaştığım Kaptan, eteklerinde Türklerin Gavur köy dedikleri bir köy bulunan dağ eteğinde karaya çıkmamı sağladı. Eski Dardanum'un üzerine kurulu bu köyün tüm ahalisi Rum'du. Çok kötü inşa edilmiş köy evleri arasında bazı eski kalıntılar ve sur yıkıntıları göze çarpıyordu. Köylülere eski sikke sordum ama sadece üzerinde Augustus Ceaser'ın başı, arka yüzünde omuzlarında Anchises'i taşıyan Enee resmi bulunan sikkeyle, bazı başka sikkeler bulabildim.
Köyün yaslandığı dağın diğer bir adı da Yeniçeri Burnu. Bu dağ galiba eskilerin Sigee burnu dedikleri yer olmalı. Burada, ister kara yönünde, ister deniz yönünde bakın, dünyanın en güzel manzarasının gözlerinizin önünde serildiğini görürsünüz. Kara tarafına bakıyorsunuz, göz alabildiğine ekilebilir verimli topraklar arasında zeytin ormanları görüyorsunuz. Yemyeşil ovaların arkası ünlü İda Dağı. Deniz tarafına bakıyorsunuz, sıra sıra adalar ve tam karşınızda Trakya.
Ertesi gibi Wichelsea'nın güvertesinde Tenedos adasına geçiyorum...
Bozcaada (Tenedos), küçüklüğüne karşın, buğdayı, meyvesi ve şarabı bol, çok verimli bir ada. Ada ahalisinin çoğunluğu Rum ve ada topraklarını bana göre iyi değerlendiriyorlar; adanın misket üzümünün bir eşinin daha bulunabileceğini sanmıyorum. Ada şeftalisi ve inciri Türkiye'de en iyi şeftali ve incir olarak ünlü. Ada, kendi yetiştiremediği şeyleri komşu adalardan, ya da çok da uzak olmadığı Asya ve Avrupa kıyılarından sağlıyor. Örneğin yakacak odun, adaya, tam karşısına düşen Truva harabelerinin bulunduğu yerden geliyor. Zaten adadan baktığımızda, Vergil'in aşağıdaki dizelerde söylediği gibi bu harabeleri görüyorsunuz:
"Est in conpectu Tenedos, notissima fame Insula etc."
Adaya gelen odun öyle pahalı falan da değil, hatta neredeyse sadece kesme ve taşıma masrafı kadar bir para ödeniyor. Çünkü ormanlar, millet ayrımı güdülmeksizin herkese açık. Ormanların asıl sahibi Sultan; o da isteyen istediği kadar kessin diye izin vermiş. Adanın, nüfusu Türk ve Rumlardan oluşan tek bir şehri var ama Rumlar çoğunlukta. Şehrin de, bir paşanın yönetiminde bir kalesi var. Kaleyi savunan 26 toptan bazılarının üzerinde St. Marc ibaresi okunuyor; ya takımadalar fethedilerken Türklerin eline geçtiler ya da savaşı kaybeden Venedikliler barış anlaşması gereği Türklere bıraktılar.
Bir Subaşı, Bey unvanıyla şehri denetliyor. Subaşının adamları beni Rum giysileriyle görünce, tebaadan Rum sanıp, Rumca hitap ederek yaklaştılar. Yıllık vergimi verip vermediğimi sordular, makbuzlarımı göstermemi istediler. Onlara yanımdan ayırmadığım, Frenk olduğumu kanıtlamamın dışında Türkiye'de neden bulunduğumu da açıklayan fermanı gösterdim. Beni yine de Paşa'nın huzuruna çıkarttılar, ama doğrusu herhangi bir can sıkıcı hareketlerini görmedim, bana karşı çok nazik davrandılar. Paşa bana kahve ikram etti ve yemeğe alıkoydu. Bey de yanımızdaydı. Hizmetçiler çekilip, yanımızda sadece güvenilir tek bir adamları kaldığında ortaya iki testi şarap geldi; testilerden birinde ada misketinden yapılma harika bir şarap vardı, diğeri de yine adanın taze içilen harika bir kırmızı şarabıydı. Böylece, Baküs'ü hak ettiği biçimde andık diyebilirim. Dindeki şarap yasağını, size daha önce açıkladığım biçimde açıklamaktaydılar; si non sobre, saltem caute; çünkü gündüz, kendi dinlerinden olup da sokaklarda sarhoş gezenleri falakaya çekenler; gece olduğunda düzenli bir biçimde, hem de hatırı sayılır bir miktarda kendileri içiyorlardı. Doğrusu bana da istediğimden daha çok içirdiler.Ayağa kalkacak halim kalmadığından geceyi Paşa'nın konağında geçirdim. Paşa ve Bey'e benim gemilerin güvertesindeki bizim şerbetten ikram sözü verip, odanın bir kıyısına kıvrılıp kalmışım.
Subaşı sabahın erken bir saatinde beni uyandırttı, kahve içmeye davet etti, sözümü anımsatmayı da unutmadı. Davet sözümü haliyle Kaptan Eaton'la paylaştım, o da hemen Paşa ve Subaşını gemisine davet etti. Paşa, meşgul olması gereken hayır işleri nedeniyle davetimize icabet edemeyeceğini üzülerek bildirdi. Ama Subaşı, akşam namazından sonra yemeğe geleceği haberini gönderdi. Kaptan bize bir Ponche Royal ikram etti. İçkinin önemli bir kısmı tabii ki, Bey'in boğazından geçti, içtikçe neşelendi, güzelleşti. Ertesi gün Paşa'ya bu İngiliz şerbetini methetmiş, beni yine yemeğe davet ettiler ve gelirken de bu şerbetten getirmemi rica ettiler. Elimde şerbetim bu davete icabet ettim, ortalık yine çok neşelendi. Subaşına bizim şerbetin nasıl yapıldığını öğrettim.
İki gün sonra, yanımda çalışan bir Rum kaptanla aynı milletten bir kızın düğünlerine davet edildim. Kaptan benden düğününde vaftiz babası olmamı istiyordu. Daha da açığı, benden armağanlar bekliyordu, ben de isteğini kırmadım. Tam bir Rum düğünü oldu, yani nikâh töreninin ardından önce yenildi, sonra pek güzel içildi, şarkılar söylendi, danslar edildi.
İki İngiliz kaptanında Truva harabeleri konusunda merak uyandırma mutluluğuna sonunda ulaşabildim ve birlikte karaya çıktık. Şehrin limanı gibi görünen bir yerden, daha doğrusu hâlâ temelleri görünen bir yapının kalıntılarıyla tümüyle dolmuş bir havuza benzer bir yerden karaya çıkmıştık. Yapının ana parçaları denize düşmüştü. Yapının ne kadar görkemli bir yapı olduğu, denizdeki değişik renklerde mermerlerden sütun parçaları, kaide ve başlıklardan anlaşılabiliyordu. Bu havuzdan birkaç adım ileri iri granit sütunlarından oluşan daha zengin bir kalıntıya rastladık. Ama ne var ki sütunlar birkaç parçaya bölünmüş, yerlerde serilmiş, yarı yarıya kumlara batmışlardı...
Kıyıdan ayrılıp, doğu yönünde kırk adım kadar ilerlediğimizde yekpare granitten, çok iyi perdahlanmış, otuz dokuz kırk ayak uzunluğunda, en az dört buçuk ayak çapında bir sütun çıktı. Çalılar arasında kimisi beyaz mermer, kimisi somaki, bazıları sanki yeni yapılmışlar gibi çok iyi korunmuş mermer lahitler gördük. Bu lahitler de Lampsakos'ta gördüklerim gibi iki parçadan, yani ana kasa ve kapaktan oluşuyorlardı. Ancak bunların kapakları üçgen biçimli olmalarıyla daha önce gördüklerimden ayrılmaktaydılar. Bu lahitler daha önce söylediğim gibi, bir tür aile mezarlığı, yani sırası gelenin gömüldüğü yerler. Aile üyelerinin biri öldüğünde üzerine sönmemiş kireç dökülerek bu lahde gömülüyor, aileden kimse kalmadığında da, ana kasa ve kapak perçinlenerek kapatılıyor.
Lahitlerin içinde ne olduğunu görmeyi çok merak ediyoruz. Kaptanlar, bizi izleyen tayfaları koşturup, geldiğimiz teknelerden demir çubuklar getiriyorlar. Lahitlerden birisini açmak için zorladıklarında, ilk denemede demir çubuk bükülüyor. Tayfalar sonra el birliğiyle kapağı açmayı başarıyorlar. Lahdin içinde bütünlüğünü koruyan iki kafatası, dokunulduğunda toza dönüşen birkaç kemik ve beyaz bir toz yığınından başka bir şey yok. Bunlara bakarak bu lahitlerin Truvalılara ait olmadıkları sonucunu çıkartıyoruz, çünkü Truvalılar ölülerini yakar, küllerini kavanozlara koyar, bu kavanozları ya mahzenlerinde saklar ya da gömerlerdi. Bu şekilde kavanozların gömüldüğü küçük tepeciklere şurada burada hâlâ rastlanıyor.
Ovide'nin "Jam seges est ubi Troja fuit" dediği Truva harabeleri arasında hayvanlarını güden, çokça cahil bir köylü, bana iki küçük lamba, bir vazo ya da gözyaşı kabını armağan etti ve kavanozu gömüldüğünü söylediğim tepeciklerin birisinden bulduğunu söyledi. Eline birkaç kuruş verdim, aldığım armağanlara ben ne kadar sevindiysem, adam da en az benim kadar sevindi...
...
Birisini açtığımızı söylediğim lahitlere gelince; lahitlerin eskiliği gitse gitse, en fazla Roma ya da Bizans İmparatorluğu'na kadar uzanır sanıyorum, çünkü o dönemde Truva şehri her halde yeniden inşa edilmiş olmalıdır, ama bu çelişkilerle dolu konuya burada girmek istemiyorum. Truva harabelerine geri dönecek olursak; şehir surlarının hâlâ yer yer on, on iki metre yükseklikte oldukları, sağlam bir harç ve zamanın tahribatına dayanıklı iyi cins bir taşla inşa edildikleri görülüyor...
Şehrin doğusuna ilerlediğimizde, karşımıza birbirine bitişik mermer oturma yerleri çıkıyor, onların yanından da yine mermer harika basamaklar var, bu basamaklarla bir mahzenin tonozuna çakılıyor. Tonoz, iyi durumda çaprazlama kirişlerle desteklenmiş. Gördüğümüz oturmalıklar neye aitti bilmiyorum ama bir amfiteatrın (amfitiyatro) kalıntıları olabileceklerini düşünüyorum...
...
Güney yönüne doğru yürüyüşümüzü sürdürdüğümüzde, bir yol bizi, şehrin dışına çıkartıyor. Çevredeki kalıntılardan, burasının şehrin kapılarından biri olduğunu düşünüyorum. Zeytinlikler, meyve bahçeleri ve pamuk tarlalarının arasına giriyoruz. Karşımıza iki köylü çıkıyor, onlara yakınlarda bir köy olup olmadığını soruyoruz. En yakın köyün iki mil kadar uzaklıkta olduğunu söylüyorlar, karaya çıktığımızdan beri epeyce dolaştığımızdan, bu yolu gözümüz kesmiyor. Ovanın ortasında, Truva surlarından yaklaşık çeyrek mil kadar mesafede, yaklaşık dört ayak çapında boylu boyunca yere serilmiş büyük bir granit sütun görüyoruz, bir ağacın dibinde uzanıyor. Orada sütun bulunduğunu görmek, aklıma köylülere civarda başka kalıntı olup olmadığını sormayı getiriyor. Köylülerden biri, bulunduğumuz yere yaklaşık bir mil kadar uzaklıkta, romatizma, sinir zayıflığı ve daha bir sürü şeye iyi gelen iki kaplıca bulunduğunu söylüyor, kaplıcaların yanında da bir sürü kalıntı olduğunu öğreniyoruz. Merakımız tabii yine ayaklanıyor, bizi söylediği yere götürmesini istiyoruz, karşılığını vereceğimizi de elbette ekliyoruz.
Kaplıcaların çevresinde yüksek, sağlam halde kalabilmiş, güzel tonozlu binalar görülüyor. Bunların antik dönemden kalma tapınaklar olduğunu düşünüyorum. Kaplıcalardan ilkinin kubbesi uçmuş, yöre halkı ellerinden geldiği kadar onarmaya çalışmışlar...
Merakım bu şekilde tatmin olduktan sonra, ilk karşılaştığımız iki Türk köylüsü ve kaplıca denetçisiyle kalabalıklaşan maiyetimle birlikte Truva harabelerine dönüyorum. Son rehberimiz bizi, gelirken görmediğimiz, yaklaşık on yedi çapında bir yeraltı mağarasından geçerken, başsız ama çok güzel bir heykel gösteriyor. İnsan figürinlerine düşman Türkler, kaldırıp buraya atmışlar. Köylülere heykelin başını soruyorum, birisi bulmaya söz veriyor, birkaç gün sonra da sözünde duruyor. Gezintimizi, öğleden sonra saat dörtte, karaya çıktığımız yerin biraz alt yanında, Truva harabelerinin biraz kuzeyinde bir ağaç altında noktalıyoruz. Kaptanın emriyle çok güzel bir yemek hazırlanıyor, gün batarken gemilere dönüyoruz..."