Batı Troas ve Çanakkale Boğazı'nın Girişi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) 1698 yılında İzmir'de bir İngiliz şirketinde çalışan Edmund D. Chishull tarafından yazılan ancak 1747'de oğlu tarafından Londra'da yayınlanan eserde, Batı Anadolu'dan İstanbul'a kadar olan bölge tarihi özelliğiyle birlikte anlatılmaktadır. Söz konusu bu izlenimleri ilginç kılan ise, Edmund Chishull'un Evliya Çelebi'yle aynı tarihlerde, aynı yerleri ziyaret ederek izlenimlerini anlatmalarıdır. Farklı bakış açıları ve farklı kültürel arka plan ve tarzla yazılmış olmaları seyahatnamelerinin karşılaştırılmaları açısından ilginç sonuçlar ortaya koymaktadır. Özellikle Evliya Çelebi'nin izlenimlerinin eğlendirici tarzı karşısında, Edmund Chishull'un daha çok ayrıntılı, bilgilendirici anlatımı dikkati çekmektedir:
"29 Mart:
Bu sabah hafif ve ters bir rüzgârla, kara ile ada arasında kasabayı, limanı ve Midilli hisarını net görerek döndük. Hisar, basık bir tepenin kenarında tatlı bir inişle alçalan büyük bir surla çevriliydi. Adanın bu kıyısı güzel sürülmüş büyük tarlaları ve meraları olan köylerle doluydu. Uzaklarda geyikleri bol olduğu söylenen büyük ormanlar görülüyordu.
Bugün Musconisia adasından daha ileri gidemedik. Bu ada Midilli adasıyla Ayvalık kara parçası arasındaydı. Buraya demirlemek için gün ortasında geldik. Demir yerimiz, Idacan yahut, Adramyttian (Edremit) körfezinin ağzıydı. Körfez, Cana ve Baba Burnu (Lecton) arasında oluşmuştu. "Troas" kara parçasının karşısında yükselen Kaz Dağı (İda)'nın tepesi ise, karlarla örtülüydü.
30 Mart:
Bu sabah saat dört civarında, tatlı bir meltem başladı. Midilli adasıyla Ayvalık kara parçası arasında ilerliyoruz. Siguri, eskinin Sigeium'u ile Baba Burnu, çok dar bir boğaz teşkil ediyorlar. Son burnu öğleye yakın dönmeye başlıyoruz ve Gökçeada (Imbroz) ile Bozcaadayı (Tenedos) görüyoruz. Sakin bir havada Bozcaada ve Troya arasında saatlerce ilerledikten sonra Limni (Lemnos) adası görüldü. Limni'nin yayvan arazisi ve Aynaroz (Athos)'un yüksek tepesi şahane görünümdeydiler.
31 Mart:
Bugün saat dokuzda rüzgâr yönüne dönerek, Bozcaada ile Troya arasında ilerledik. Takriben her altı, yedi millik kısa mesafeler içinde, görünümlerin değiştiğini izliyoruz. Bozcaada, hemen kıyısında bulunan bir hisarla tahkim edilmiş olan orta çapta toplu bir kenttir. Deniz tarafı, derin bir körfezden veya liman kolaylığından mahrumdur. Kara tarafı ise, yuvarlak bir tepenin desteği ile savunulabilir durumda olan düz ve yeşil bir adadır. Ünü derecesinde zengin ve mümbit toprağı olan bir görünüme sahiptir. Bugün rüzgâr müsait olmadığından sakin havada pek az ilerledik. Bozcaada ve Frigya bölgeleri arasında bir yanda Troya, diğer yanda Bozcaada, İmbroz ve Semadirek kırlarının güzel görünümlerini seyrederek akşamın altısında ünlü Yeniköy'ün (Siegeum) dağlık burnu altında demirledik.
1 Nisan:
Sabah erken saatte, çok sakin bir havada. Yeniköy'den hareket ederek Çanakkale Ağzı (Hellespontus)'nı geçebilmek için, bütün gün tramola yapmaya mecbur kaldık ve nihayet, Anadolu Yeni Hisarı yöresinde, tabiri caizse tutunabildik. Büyük yorgunluk pahasına da olsa, iki veya üç tramola daha yaptıktan sonra, lütfunu bizden esirgemeyen rüzgarın yardımıyla, hisardan iki Leage daha ilerledikten sonra, gecenin çok karanlık ve kanalın çok dar olması nedeniyle, kaptanımız kalyona demirlemeyi münasip buldu. Bu yerde Troya'nın tarihini anımsamak çok doğaldı. Berrak ve sakin bir havada kıç üstü kamaradan sınırsız bir merakla, gözlerimi ve beynimi besleyerek, Troya kentinin tekmil kıyılarını uygun bir uzaklıktan seyrettim. Strabo'nun şimdiki Rumlara göre eski denilen Troya alanı, geniş manasıyla, Bababurnu dağlık burnundan başlayarak Bozcaada karşısında, tatlı yeşil bir arazide, Çanakkale Boğazına kadar uzanıyordu. Biz bu boğazın başından özellikle, Troya sahrası denilen kara parçası civarına kadar yelken açmıştık. Bu ünlü yerin öyküsünü şimdiki gezginler, belirsiz ve yanlış anlattıkları için, mevkiini ve sınırlarını mümkün olan açıklık ve belirli terimlerde tarif etmeye gayret ettim.
Yeniköy yarımadasından, Menderes ağzı karşısına gelinceye kadar beş mil ve oradan iki mil daha ötede eskilerin Rhoeteum dedikleri küçük bir buruna kadar seyir yaptıktan sonra, Rhoeteum ve Sigeum kesilmeyen yarım bir daire içinde kıvrılarak, Yunan filoları için emin olan bir üsse gelinirdi.
Fakat sonradan, Strabon'un da belirttiği gibi, Menderes deresinin kıyıya taşıdığı kumlar bu üssü kapattılar. Böylece gittikçe büyüyen bir kara parçası oluştu ve üzerine de şimdiki Kumkale (Anadoluhisarı) inşa edildi. Homeros'un tarifine göre, üsse bitişik kara parçası, orduların savaşmalarına, karargâh kurmalarına ve manevra harekâtı yapabilmelerine müsait uzaklıkları kapsıyormuş. Son Troya kralı Priamos döneminde kıyı daha geriye çekik ve daha muntazammış.
Troya'nın surlarını ve yapılarını tasarlayarak, yeri hakkında tam bir açıklığa varılamıyor. Tiberius Sezar döneminden beri araştırmacı gezginlerin meraklarını yatıştırmak için, Strabon eski Troya'dan küçük bir basamağın bile kalmadığını temin ediyor. Böylece Troya'dan kalıntılar görmek isteyen zamanın araştırmacılarını orada şimdi ancak Constantinus'un yapmaya kalkıştığı yeni İlon(Troya'nın diğer ismi)'un molozlarından başka bir şey beklemiyor.
2 Nisan:
Bu sabah, gezimizin devamına gayret gösterdik. Fakat hiç de büyük bir ilerleme olmadı. Çünkü Çanakkale Boğazından, Ege denizine doğru olan devamlı ve kuvvetli karşı akıntıyı hafif meltemde yenemiyorduk. Bu nedenle, sabah demir aldığımız yere tekrar geri sürüklendik ve aynı yere demirledik. Bu ertelemeden faydalanarak, Asya kıyısında öğle yemeği yemek fırsatı bulduk. Öğleden sonra, daha serin bir rüzgâr, bizi eski hisardan biraz daha ileriye götürdü. Fakat sonra kesildiği için, geri sürüklenmemek için ikinci defa demirlemeye mecbur kaldık.
3 Nisan:
Bugünümüz tamamen rüzgârsız geçtiğinden aynı yerde demirli kalmaya devam ettik. Ertesi gün sakin hava ters rüzgâra dönüştüğünden demir yerinde kalmaya devam etmek zorunda oldu. Şirketimizin bazı kişileri bu kesintileri hoş karşılayamayabilirler, fakat ben boş geçen bu iki günlük zamana çok minnettarım.
Gelibolu Yarımadası'ndaki Kilya Koyu ve Çeveresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) Maksatsız geçen bir zamanı takdir etmesem de beklenmeyen makul bir fırsattan faydalanarak, iki ünlü hisarı ve bitişiğindeki kasabaları görmek beni ziyadesiyle memnun etti. Kaptanın filikasıyla kıyıya çıkarak Asya tarafındaki kasabanın (Abydos) civarına kadar büyük bir zevkle yürüdüm. Kent büyük fakat basit olduğu gibi, arkeolojik hiç bir ize de rastlanmıyor. Kasabada Doğuya mahsus güzel sırlı testiler yapılarak satılıyordu. Tam dörtgen olan hisarın her köşesinde bir tabya yükseliyordu. Sulu hendeklerle savunması takviye edilen kalede örnekleri Türkiye'nin pek az bölgelerinde görülebilecek çok büyük yirmi veya otuz kadar top vardı. Tunçtan yapılmış topların çapları üç çeyrek yardaydı. Topların yanlarında özel yontularak yapılan taş gülleleri vardı. İzmirli Barut Ağa'nın yerinde verdiği bilgiye göre, barut hakları yüz beş okkaydı. Anadoluhisarı'ndan Sestos'a bir sandalla geçtim ve yolda Strabon'un anlattığı akıntının kuvvetinden kurtulmak için kayıkçının maharetini gördüm. Kasaba, deniz kenarına doğru dik inen bir uçurumun kenarındadır. Abydos'tan sonra daha ufak olmasına rağmen, daha iyi imar görmüştü. Yüksek yonca biçimli bir surla çevrili üçgen kulesiyle, çevresi derin hendekle çevrili yonca biçimli surla savunması kuvvetlendirilmiş bir hisarı vardı. Anadoluhisarı'ndaki topların aynı veya daha büyüklerinden tahminen otuz kadar top, deniz seviyesinde olarak bu Rumelihisarı'na tabiye edilmişlerdi. Her bir topun yanında, çapına uygun küresel yontulmuş taş gülleler yığılmışlardı.
5 Nisan:
Bu sabah, Batı'dan esen serin bir rüzgarın yardımıyla saat altıda yelken açtık. Hisarları geçtikten sonra, Avrupa kıyısından bir Leage uzaktaki Eceabad (Maitos, eski ismiyle Madytos) kasabasına geldik. Maydos küçük bir körfezin kenarındaki ovalık bir alanda kuruluydu. Mümbit tarlaları halkı için bereketli, gezginler için zevkli bir görünümü yansıtıyordu. Halkın tamamı Rum'du. Kıyılarda gördüğümüz kasabaların sahip oldukları ova arazi durumunda olup, hepsi de etkiliydiler. Meralar ise verimliydiler. Maydos'un bulunduğu kıyıda, tahminen üç leage uzakta görülen Lesser ve Büyük Galata köyleri, iyi ve zevkli konumdaydılar. Bu köylerden iki leage uzakta Asya kıyısında Lapseki ile Avrupa'nın arasındayız. Gelibolu büyükçe bir kent, Lapseki ise küçük bir kasabadır. Gelibolu'nun Strabon zamanındaki karakteri ve kaderi şimdi çok değişmiş bulunuyor. Gelibolu'dan tahminen on iki leage uzakta Marmara Adası var. Adanın çok yüksek olan arazisinde, bol miktarda dayanıklı ve damarlı kıymetli mermer yatakları bulunuyor. Adanın eski ismi, Proconesus, sonraki ise mermerden Marmara'ya dönüşmüş. Paşalimanı buraya yakın Kutali ve Alonia (Avşa) isimli iki küçük ada daha var. Avşa adasında çok güzel şaraplar yapılıyor. Propontis'i (Marmara denizi) süsleyen kıyılarıyla adalar arasında akşam yaklaşırken uygun ve canlı bir meltemle gezimiz devam etti. Allah kısmet ederse bu hayırlı rüzgârla, yarın sabah erken saatte İstanbul'a varmış olacağız".
18 Şubat:
Yolumuzu, Homeros'un asil dediği dağlar üzerindeki patikalardan giderek Çanakkale yönüne çevirdik. Sağımızda yaban hayvanlarının çok şirin görüntülerini izlerken, Gönen'in denize döküldüğü yere kadar bütün yatağını görebiliyorduk. Üç saat sonra Manyas (Minyas) ismi verilen eski bir kasaba ve hisarıyla, ismini verdiği göl ve ovadan geçtik. Eskiden bu ovalara Zelia deniliyordu. Modern ismi Mulvetelee olan bir ırmak ovaya bitişik göle dökülüyordu. Beş saat küçük tepeler, güzel kasabalar, iyi ekilmiş mümbit güzel ovalar, büyük ceviz ağacı ormanlarından geçtik. Beş buçuk saat sonra güzel ve geniş bir nehrin kıyısına vardık. Eskiden bu nehre "Tarsios" fakat şimdi Türkler galat olarak "Tarza" ismini vermekteydiler. "Tarza"nın akıntısı geçit emniyeti vermediğinden, burada üç at bir arada olarak bir geçit kayığına binmek zorunlu oldu. Konu edilen gölün solundaki düz ve yeşil meralardan bir buçuk saat kadar daha yürüyerek Şevketiye (Humumi)'ye geldik ve konakladık. Konak yerimizden rahatlıkla görülen gölün çevresini otuz mil olarak hesapladık. Suyu bol olan gölün içi balıkla doluydu. Gölde bize gönderilen lezzetli turna balıkları da vardı. Bize verilen bilgiye göre, en son geçtiğimiz Tarza ırmağı, göle akıyor ve buradan yeni bir yatakla Mihalcık'a gelerek Simav çayıyla hemen denize dökülüyormuş. Gölün ötesinde Karadağ (Cyzicus)'ın yüksek tepeleri ve Kapıdağı (Cyzicena) görülüyordu.
19 Şubat:
Şevketiye'de kaldığımız çiftlik evini altı buçukta bıraktık. Bir meradan atla Kazdağı'nın karlı tepesini görünceye kadar gittik. Adristian yöresinde kurulu Bozacgı'ya gelinceye kadar geçen beş saatte, Karadağ'ın yüksek tepelerini bazen gördük ve bazen de kaybettik. Aynı yörede Türklerin "Boclew" ismini verdikleri büyük ve güzel çayı solumuzda bıraktık (Bu çay, yatağı "Cyzicus" (Karadağ)'a doğru kıvrılan Granikos (Kocabaş Çayı) olabilir). İki saat sonra Sarıköy (Sorricui)'e yakın tehlikeli tahta bir köprüyü geçtik ve hemen yanı başında konakladık. Benim konakta bulunmadığım bir zamanda, bazı Türkler satmak için madalyalar getirmişler. Ben satın alma fırsatını kaçırdım. Mr. Farington ise onların casus olmalarından şüphelendiği için almamış.
20 Şubat:
Saat altı civarında Sarıköy'den ayrıldık. Biraz yol aldıktan sonra yöredeki "Aya Yorgi"de sık sık yapıldığı söylenen ve on gün devam eden bir panayır gördük. Sonra geniş ve muhteşem bir meşe ormanı içinden geçerek yüksek ve dik bir tepeye tırmandık. Tepede bulunan bodur fundalardan bol miktarda mazı elde edilirmiş. Fundaların diplerine serpilmiş olan ada çayları mis gibi kokuyordu. Tepe üzerinde üç saat kadar gittikten sonra denizi ve Kapıdağ yarımadasının bir yanındaki Marmara adasını yakından gördük. Beş saat sonra, güzel ve yeşil ovaya inmeye başladık. Yedi saat sonra, bir Pazar kenti olan Dimetoka (Dimotica)'ya geldik. Eski adı "Didymotichos" olan kenti, kokuşmuş kalabalıklar böyle isimlendirmişlerdi. Yörede bulunan orta çap bir ırmağı tahta bir köprüden geçtik. Fakat kente bir saat uzaklıkta alicenap Sultan IV. Mehmed'in taştan yaptırdığı güzel bir köprü bulunuyordu. Padişahların savaşlara gittiği bu Sultan yolunun iki arabaya göre eşit ve muntazam aralıklarla markalanmış olduğu görülüyordu. Buraya kadar olan yolumuz hep Kaz Dağı'nı sarıyor ve bazen onun kırçıl tepesini ve sulak havzasındaki akarsuları görmemize imkân sağlıyordu. Şimdi Pişmetli'deki konağımıza varmak için bir saatlik zamana ihtiyaç vardı. Fakat yolumuzu kaybettik. Mustafa Bey'in sığırtmaçlarından bir çobanın önderliğinde yolumuzdan bir saat uzakta olan küçük ve sevimli bir kasabaya getirildik. Geceyi zorunlu olarak kasabanın camiinde geçirdik. Bu durum Türkiye'de nadir bir olaydı. Bölge imamı olayı her ne kadar müstekreh gördüyse de, ertesi gün üç defa "Allah affetsin" diyerek bizi selametledi.
21 Şubat:
Kırçıl tepeler arasından kötü bir yolda, Çanakkale boğazının geçiş durağı olan eski Lapseki (Lampsacus)'den yarım saat kadar uzaktaki Ferdağ (Ferdack) kasabasına geldik. Yol bizi, Marmara (Propontis) denizi kıyısına ulaştırdı. Dört saat kadar daha kıyıyı takip ederek Lapseki ve Gelibolu (Kallipolis) arasında boğazın en dar yerindeki konağımıza vardık. Lapseki'de eskiden kaldığına şüphe olmayan on iki yuvarlak ve oluklu mermer sütunlu taş bir handa kaldık.
Ferdağ'daki caminin avlusunda iki adet Rumca yazıt gördüm:
"İyi Şans
Pyktin yarışlarında Klavdion Floron büyükler yarışını büyük bir şansla kazandı.
Yarış tertip başkanı T. İolio Eleoneos ve halem Klavdios"
"Kyros Apoloniu, babası Apolonio Apoloniu'a cenaze töreni yaptı ve defnetti."
22 Şubat:
Tanrı'nın izniyle bu sabah saat dokuzda kendimizi ve hayvanlarımızı Ferdağ'dan Avrupa yakasındaki Gelibolu'ya üç çeyrek saatte geçirdik. Geçiş esnasında katlanmaya mecbur kaldığım şiddetli deniz tutmasından sonra, Asya'ya sevinçle veda ettik. O tarihte, İzmir'e geldiğim günden beri üç yıl üç ay geçmiş bulunuyordu.
Gelibolu, Orhan'ın hükümdarlığı sırasında, Hicri (Anno Hegirae) 760 yılında zaptedilmişti.
Şimdi büyük bir kenttir, fakat nüfusu azdır. Ticareti çökmüş olmakla beraber, hala ayçiçeği ve pamuğu boldur. İki körfez arasında kalan kent, kör bir kara parçası üzerindedir. Çok şirin bir görünümde olan kuzeydeki küçük körfezin yeşil kıyılarında güzel iki Türk Mezarlığı bulunmaktadır. Bunlardan ismi Sinan Paşa olanından daha muhteşem bir mezar bulunamaz. Mezarlığın bitişiğinde bir cami ve vakıflar bulunuyor. Vakıfları içerisinde bulunan hanın yapısı çok kibardır. Güneyde bulunan küçük körfezde, eski tersane yerleri, ambarlar ve kışlayan kadırgalar bulunmaktadırlar. Kentin önündeki kayalar çok ilginçtirler. Evler, doğal çakıl taşı, istiridye kabuğu ve kum karmasıyla yapılmışlardı. Yörenin Rum kilisesinde, ananesine ters düşmesine rağmen, kutsal Jordan nehrinde vaftiz edilmiş olan kurtarıcımız İsa ve Meryem'in taş rölyefleri vardı.
23 Şubat:
Mr. Farington'un kervanını beklemek için bugünü ve ertesi günü Gelibolu'da geçirdik. Ksenephon'a göre, Çanakkale Boğazı'nın Lapseki'deki genişliği 15 Furlongdu (Bir furlong: 220 metre).
25 Şubat:
Gelibolu'dan ileri yürüyüşümüze düz ve zevkli bir yolda başladık. Yol, aniden yükselen Gelibolu yarımadasıyla (Chersonesus) Marmara denizinin dar berzahını ve Saros (Cardia) körfezini, yahut Sinus Melas'ı, en uçta da üç mil kadar genişlikte bir kara parçasını görüyorduk. Bir müddet sonra yolumuz sola kıvrıldı ve Melas ırmağının denize katıldığı körfez çevresindeki kör uca geldik. Gelibolu'dan çıkışımızın dördüncü saatinde yapısı sağlam ve muntazam taş bir köprüden geçtik. Bundan sonra devam eden taşlı bir yoldan konak yerimizin bulunduğu Alalmalı Hristiyan kasabasına gittik. Kasaba halkından olan cahil ve fakir yol rehberimizin, yatma zamanına kadar geçen sürede, bize anlattığı birçok şeyler arasında, oğlunun papaz yapılması için, Tekirdağ piskoposuna yetmiş dolar icazet harcı ödemesi öyküsü de vardı."