1700
Joseph de Tournefort

Joseph de Tournefort

Sesli Dinle

Çanakkale Boğazı'nın Şematik Haritası (1705, Nicolas De Fer)
Çanakkale Boğazı'nın Şematik Haritası (1705, Nicolas De Fer)
Fransa krallık bahçeleri olarak da adlandırılan Doğa Tarihi Müzesi'nin botanikçisi Joseph Piton de Tournefort, Fransa kralı adına bu kurumun düzenlediği araştırma gezilerini başlatan ilk kişidir. Fransa kralı XIV. Louis ve bakanı Pontchartrain'in emriyle sarayın bahçesine yeni bitkiler bulmak amacıyla 1700'de Doğu seferine gönderilmiştir. Tournefort, gezinin ilk bölümünü Ege adalarına yapar. 23 Mayıs 1700'de bir hekim ve bir ressamla birlikte Marsilya'dan hareket eden Tournefort önce Girit'e, oradan da Ege adalarının büyük bir bölümünü gezdikten sonra Mart 1701 sonunda İstanbul'a varır. Tournefort, İstanbul'da kısa bir süre kaldıktan sonraKaradeniz yoluyla Doğu Anadolu veKafkasya'ya doğru yola çıkar. Eserinin birinci cildinde, Ege adalarını her yönüyle kapsamlı bir şekilde ele alır. Otuz beş ada ve adacığı ziyaret eder ve başka adaları da yerinde derlediği bilgilerle anlatır:

"25 Mart'ta gece yarısını bir saat geçe Petra limanından yelken açtık ve ertesi gün şafak sökerken kendimizi Bozcaada açıklarında bulduk.

Truva savaşından bu yana Bozcaada'nın (Tenedos) adı değişmemiştir. Roma ve Bizans imparatorlarının egemenliğinde burası da öteki adaların yazgısını paylaşmıştır. Türklerin erken bir tarihte aldıkları Bozcaada hala onların elindedir: 1656'da Çanakkale savaşından sonra Venedikliler tarafından fethedilen adayı Türkler hemen geri almışlardır.

Aynı teknede yolculuk ettiğimiz İstanbullu bir tüccar Bozcaada'da Antik Çağ'dan hiçbir iz kalmadığını söyledi. Gerçekten de burası Truva kentiyle birlikte tüm görkemini yitirmişti. Bizim asıl ilgimizi çeken, Doğu Akdeniz'in en nefis şarabı olan Bozcaada'nın misket şarabıydı. Ama bu konudaki üzüntümüzü kralın İstanbul sefiri Marki de Ferriol'ün yanında avutma olanağı bulduk. Sayın Marki'nin evinde en iyi Bozcaada şarabı içilir ve İstanbul'dan Çin'e, hatta Japonya'ya kadar tüm Doğu'nun en mükellef sofrası buradadır. Gelibolu, Marmara denizi ağzında, yaklaşık 5 mil genişliğinde bir Boğazda, Çanakkale'ye 25 mil, Marmara adasına 40 mil ve İstanbul'a 12 mil uzaklıkta büyük bir kenttir. Gelibolu bir güneyde, diğeri kuzeyde olmak üzere iki limana sahip bir yarımada üzerindedir. Kentte yaklaşık on bin Türk, üç bin beş yüz Rum, bundan biraz daha az Musevi yaşar. Malların satıldığı yer olan Bezistan surlarla çevrili değildir. Yalnızca kare biçimli, büyük olasılıkla Bayezıd tarafından yaptırılmış eski bir kulesi olan harap bir hisarla korunur. Tıpkı Türkiye'deki birçok kente olduğu gibi, Rumların ve Musevilerin kapılarının en çok 2,5 feet (1 feet=30/48 cm.) yüksekliğinde olduğu belirtildi bize. Bu önlem, Türklerin atla Hristiyanların ve Musevilerin yerlerine girerek saygısız bir davranışta bulunmalarını engellemek için alınmıştı.

İşte içini görmeden, Gelibolu üstüne söylenebilecek sözlerin tümü bu kadar. Buraya 6 mil uzaklıkta bir limana demir attık. Yıldız rüzgârı bizi kutsal cumaya kadar burada tuttu ve belki daha özel şeylerle karşılaşabileceğimiz Gelibolu'ya yanaşamadığımız için üzüldük. Kentin önünden geçerken tek yapabileceğimiz kabataslak bir resmini çizmek ve sütliman bir deniz sayesinde onu doya doya seyretmek oldu."