2. Ferenc Rakoczi ile Türkiye'ye iltica ederek daha sonra Bercsenyi hafif süvari tümeniyle Fransa'ya giden ve orada baronluğa yükseltilen bir Macar asilzadesinin oğludur. 17 Ağustos 1733'te Fransa'nın Chamigny köyünde doğar. Genç yaşta babasının bulunduğu tümene katılarak 1754'te teğmen olur. Fransa tarafından Osmanlı Devleti nezdine elçi tayin edilen eniştesi Vergennes'in sekreteri sıfatıyla 1755'de İstanbul'a gelir. Aslında Fransız hükümeti tarafından kendisine Türkçe öğrenme, Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunu inceleme ve özellikle Kırım ile ilgili bilgi toplama görevi verilmiştir. 1763'te Paris'e dönen Baron de Tott üç yıl sonra İsviçre›nin Neuchatel bölgesine temsilci tayin edildiyse de kısa bir süre sonra buradan ayrılması istenir. Kendisine Saint Louis nişanı ve binbaşılık rütbesi verilerek 1767'de Kırım hakkında incelemelerde bulunmak ve Tatarları Ruslara karşı kışkırtmak amacıyla Fransız hükümeti tarafından Kırım Hanlığına konsolos olarak gönderilir. Burada bulunduğu sırada 1768'de patlak veren Osmanlı-Rus savaşının çıkmasında önemli rol oynar. 1769'da Kırım Hanlığının başlattığı başarılı askerî harekâta gözlemci olarak katılır. Aynı yıl Kırım'dan ayrılarak tekrar İstanbul'a gelir ve Osmanlı hükümeti tarafından, Çeşme bozgunundan sonra Çanakkale'yi zorlayan Rus donanmasına karşı Boğaz'ı tahkim etmekle görevlendirilir (1770). Çanakkale Boğazını Rus amirali Orlov'a karşı savunur.
İstanbul'a döndükten sonra 1771-1776 yılları arasında kısmen Bonneval Paşa'nın (Humbaracı Ahmed Paşa) izinde yürüyerek Osmanlı ordusunda bazı yenilikler gerçekleştirmeye çalışır. Uzmanı olmamakla birlikte toplar döktürür, sürat topçuları ocağını kurdurur, askerî dubalar yaptırır, Boğaz'da kaleler inşa ettirdi ve Haliç'te bir hen-desehâne açtırır. Baron de Tott daha çok Fransızca olarak kaleme aldığı hâtıratıyla tanınmıştır. Türkiye tarihi hakkında önemli bilgiler içeren bu eserin ikinci baskısı 1785'te Paris'te, üçüncü baskısı da 1786'da Maastrichtte yapılmıştır. Kısa sürede İngilizce, Almanca ve diğer Batı dillerine çevrilen eser Türkçe'ye yaklaşık iki asır sonra 1975 yıllarında çevrilip yayınlanmıştır:
"Bir an önce Çanakkale'ye gitmemi isteyen Padişah'ın acelesi yüzünden işlerime başlayabilmem için gerekli eşyaların hiç birini beklemeden hareket ettim. Hünkâr her şeyin emrime verilmesi için kesin buyruk çıkarmıştı. Yanıma bir yetkili verilmesini talep etmiştim. Meşhur Canım Hoca'nın torunu Mustafa Bey'i bu işe atadılar. Ben de vakit kaybetmeden Çanakkale'ye varmak için bir Fransız gemisi kiraladım. Bab-ı Ali'nin yetkilisi benden birkaç saat önce Çanakkale'ye varmış, getirdiği buyruklarla Moldovancı Ali Paşa'nın benim buyruğuma girdiğini belirtince bunun aleyhime dönmesine sebep olmuştu.
Daha önce bu adamın tuz ve ekmek hakkı dolayısıyla benimle dostluk anlaşmasına da güven beslemediğimi açıklamak zorundayım...
İlk işim hisarların durumunu incelemek oldu; fakat maddi durumda olduğu kadar manevi durumda da hayır olmadığını anlamak için hisarları savunan askerlere bakmak yeterliydi. Dehşet havası zihinleri öylesine kaplamıştı ki, ilk top atışında bataryaların terkedileceğinden bahsediyorlardı...
Karadeniz'e gelen ve buharlaşmayan fazla sular İstanbul Boğazı'ndan geçerek Akdeniz'e gitmek üzere Çanakkale Boğazı'ndan geçerken öylesine şiddetli akıntılar meydana getirmektedirler ki, fora yelken giden gemiler bile bunları yenmekte büyük zorluk çekerler. Kaptanlar, eğer rüzgâr yeterliyse rotalarını akıntının en az etkili olduğu yerlerden seçmek zorundaydılar. Bir uçtan bir uca şiddetle giden akıntılar denizcilik bakımından zorluklar çıkaracağından akıntıların bilinmemesi büyük tehlikeler doğurmaktadır. Türk gemilerinin kaptanları bana bu hususta büyük bilgi verdiler, böylece boğazın savunmaya elverişli noktalarını tespit edebildim. Buna göre birinci ve ikinci hisarların arasındaki buruna yerleştirilen bir batarya ile tam karşı kıyıya konacak ikinci bir bataryanın atış menzilleri çaprazlama olarak ve Türkler boğazı aşmaya çalışacak filoların öncü ve artçılarını rahatlıkla topa tutabileceklerdi. Düşman, bordalarından top ateşi açarken mecburen akıntı yönüne dik gelecek ve şiddetle zorlanacaktı. Bu tedbir ayrıca boğazı aşmak için bütün yelkenlerini rüzgârla doldurmuş düşman gemilerine karşı güllelerin daha etkili olmasını sağlayacak, yırtılan yelkenlerle güçsüz kalan gemiler muhtemelen karaya oturacaklardı...
Rumeli yakası hisarında oturan ve ahalinin önderlerinden olan bir Türk yaptırdığım işleri dikkatle izledikten sonra, ona yakın olan Değirmen burnundaki bataryanın yapılmasını kendisine bırakmamı rica etti. İşçilerim hazır, umarım çok iyi iş çıkaracaklardır, siz arada sırada gelip yapılanları denetlersiniz, dedi. Bu Türk'ün gayreti ve dikkati bu işi kabul etmemi sağladı. Ertesi sabahtan itibaren kıyı dal yüklü arabalar ile doldu, yeni mühendis işçilere yapacakları işi öğretiyordu. İtina ile yöntemime bağlı olan hayranım, emrinde çalışan işçileri kendi cebinden yedirmeyi de ihmal etmiyordu. Bu tabya yapılarının en iyilerinden biri oldu. Bu arada bu Türk'ün gayretine, zekâsına ve özellikle sırf iyilikseverliğinden yaptığı masrafa hayret eden Bab-ı Ali'nin yetkilisi, hükümeti bundan haberdar ederek ona 300 kuruşluk tazminat verilmesini sağladı. Bu maksatla çağrılan Türk, yetkilinin takdirlerini gayet soğuk bir şekilde karşıladıktan sonra, kendisine ödenmek istenen tazminatı kesinlikle reddetti. Ücretini aldığı takdirde yapmaya çalıştığı eserin bütün meyvesini kaybetmek istemediğini ve bir Fransız savunması için kendisini feda ederken bir Türk'ün servetini ve meziyetlerini kullanmamasının büyük bir ayıp olduğunu belirtti. Kendisine ne kadar ısrar edilirse edilsin bu vatansever kararından caymadı; yanlarına geldiğim vakit yetkilinin hayranlığı hala devam ediyordu...
Çalışmalar son bulmuş, toplar yerleştirilmiş, cephanelikler yeterince doldurulmuş olduktan sonra bana kalan iş tabyalara uygun kişileri yerleştirmekti. Fakat her şeyden önce çevremdekilere 6,5m. kalınlığındaki tabya siperlerinin cılız surlardan çok daha iyi bir şekilde insanların hayatını garanti altına aldığını kabul ettirmek gerekiyordu. Alışkanlık galebe çaldı, her taraftan aldığım haberlere göre tabyalara sevk edilen birlikler, düşmanın ilk görünüşünde bulundukları yerleri terk etmek düşüncesiyle sırf buyruğa itaat etmiş olmak için yerlerini alacaklardı. Cehaleti yenmek maksadıyla yapılmamış olsa tamamen gülünç kabul edilebilecek bir çareye başvurmaya karar verdim. Ertesi gün sabahın onunda bataryaların deneneceğini ilan ettim. Tek başıma tabyalardan birine gittim, aynı anda adamlarım tam karşıdaki bir bataryada, gemim kıyıdan ayrılır ayrılmaz topları ile beni koruyan tabya siperliğine ateş etmek üzere yerleşiyorlardı. Toplanan kalabalık büyük bir heyecanla denemenin sonuncunu bekliyordu. Bütün otuz altı kalibrelik gülleler tabya siperliğinde parçalanarak hiç bir zarara sebep olmadı; bu deneme Türklere benim yerime güvenle geçebileceklerini ispatlıyordu; bu arada denenen tabyayı öncelikle tercih ettikleri dikkatimi çekti. Sonunda bütün tabyaların aynı sağlamlıkta inşa edildiği hakkında askerleri ikna edebildik. Boğazın ağzından Nara burnuna kadar kurulan bataryalar 30 kilometrelik bir uzunluk içinde düşmanı çaprazlama ateşe tutabileceklerdi. Boğazın savunmasız olduğu anda geçmeye çalışan Rusların şimdi bu tasarıdan vazgeçtiklerini sanıyordum. Hisarların savunması söz konusu olsa bile Çanakkale'de kalmam İstanbul'a dönmememden daha az yararlı olacaktı; İstanbul'da özellikle şimdiye kadar ihmal edilmiş iki önemli mesele olan top kundağı imali ile topçu okulu kurulması çalışmalarına katılacaktım."