1790
G. A. Oliver

G. A. Oliver

Sesli Dinle

Asya Yakasındaki Çimenlik Kalesi (1784, José Moreno)
Asya Yakasındaki Çimenlik Kalesi (1784, José Moreno)
1789 Fransız İhtilali'nden sonra, Fransa'da geçici yönetimi ele alan Konvensiyon Hükümeti 1792 yılının sonlarına doğru başkanlığını G. A. Oliver'in yürüttüğü bir uzmanlar heyetini İstanbul'a yollamıştır. 1798'e kadar İstanbul'u gezen Oliver ve ekibi İstanbul ve civarında uzun süre kalmış, 1795 yılının Aralık ayında kısa bir süre için Ege Denizi ve adalardan Mısır'a gitmiş; daha sonra ise; Suriye, Kıbrıs yoluyla İstanbul'a dönmüşlerdir. İşte bu geri dönüş yolculuğunda Çanakkale Bölgesi'ne uğramış ve bölgeyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiştir:

"Kanala girdikten sonra rüzgâr arkamızdan kuvvetle esmeğe ve akıntının da etkisiyle gemimiz daha hızla ilerlemeye başladı. Gözlerimizi bir sahilden ötekine çeviriyor, buraları daha sindire sindire seyredemediğimize üzülüyorduk. Öyle ki daha sabah onda kendimizi Gelibolu'nun önünde bulduk. Boğazlardaki şehirlerin en büyüğü olan Gelibolu, Orhan Oğlu Süleyman tarafından Jean Paleoloque döneminde zapt edilmişti. Şehrin on beş on altı bin nüfusu vardır. Müslüman Türkler, Yahudiler ve Rumlar bir arada yaşarlar.

Kayalıkların üzerinde geceleri boğaza girecek gemilere yollarını göstermek için bir fener kulesi yerleştirilmiştir. Bunun bir benzeri tam karşıda Asya sahillerindedir. Boğaz Gelibolu önünde birdenbire daralır, öyle ki, burada kanalın genişliği bir fersah kadardır. Deniz şehrin önünde bir halka gibi küçük bir koy oluşturur. Burası da gemilerin sığınabilmelerine yarayacak melce oluşturur. Biraz önce sözünü ettiğimiz dağ, yerini burada küçük çıplak tepeciklere bırakır. Karşıdaki Asya sahili ise tam tersine çok güzel görünümü ile sanki gözlere yakınlaşmış gibi gelir. Bir müddet sonra önünde durduğumuz Lampsakos (Lapseki) ise münbit ve ekili toprağı ile hoş bir görünüme sahiptir. Eski dönemlerde Gelibolu'dan bir hayli büyük olan bu şehir, bağları, bahçeleri, şaraplarının nefaseti, mabedlerinin güzelliği ile ünlüymüş. Özellikle burada yaşayanların Priape ilahına olan itikat ve tutkuları kuşaktan kuşağa anlatılırmış. Bütün bunlar artık gerilerde kalmış. Şimdiki halde burası Türklerin ve Rumların birlikte yaşadıkları köy halindedir. Eskiden kalma bağ ve bahçelere rastlansa bile bunlar harap haldedir. Priape mabedinin üzerine bir cami inşa edilmiştir. Türkler ibadetlerini burada yaparlar, eskiden kâinatın koruyucusu Priap'a adanan duaların yerini ise şimdilerde Rumların Panayia'ya yönelen adakları almıştır. Nara (Nagara) Burnuna gelinciye kadar Çanakkale Boğazı, her iki taraftaki yeşil vadi ve mezralardan başka ilginç bir görünüşte değildir. Nara'da hala eski Abidos'un kalıntıları mevcuttur. Geminin hızı öyle idi ki, Lapseki (Lapmsakos) ile Abydos arasındaki 15 milden fazla mesafeyi çok kısa sürede aştık. Nara burnunun güneyinde mükemmel bir yerde demir attık. Şehir aşağı yukarı iki mil uzaktaydı. Karaya çıkmak için hepimiz sabırsızlanıyorduk.

Avrupa Yakasındaki Kilitbahir Kalesi (1784, José Moreno)
Avrupa Yakasındaki Kilitbahir Kalesi (1784, José Moreno)

Fransız Vis konsülü vatandaş Bermode bizi beklemekte idi. Konsolosluk binasında bizi yatıracak bir yer hazırlatmak iyiliğini ve nezaketini göstermişti. Bununla da yetinmedi civarda yaptığımız tüm gezintilerde bize refakat etti ve Çanakkale'deki ikametimizin rahat ve eğlenceli olduğu kadar faydalı geçmesi için hiçbir gayreti esirgemedi.

...

Gemimizin önünde demir attığı şehrin adı Çanakkale-Dardanelles diye bilinmektedir. Bu isim, birkaç mil daha aşağılarda bulunan kadim Dardana, Dardania, yahut Dardanus adındaki beldeden alınmıştır. Eski coğrafyacılara göre belde Abydos'un sekiz mil kadar güneyinde gemiciler arasında Berberler burnu diye tanımlanan Trapez burnu (Kepez) yakınlarında idi. Şimdiki şehrin inşa edildiği mahal ise Rhodius nehrinin üzerinde ve Abydos ile Dardania arasındaki mesafenin tam ortasındadır.

Çanakkale şehrinin nüfusu dört bin civarındadır. Türklerden, Rumlardan ve Yahudilerden oluşur. Yerleşimi itibariyle çok hoş, toprağı verimli, ürünleri çeşitlidir. Kuzey Doğu'da bağlık bir tepe, uzadıkça fevkalade münbit ve Rhodius nehri tarafından sulanan bir vadiye dönüşür. Bu vadinin ötesinde volkan emarelerine rastlanır.

Büyük granit bloklarının Quartzlı kısımları hemen tamamen kristalleşmiştir. Bunun biraz daha ötesinde etrafı ormanlık dağlarla çevrilmiş küçük bir ova daha vardır.

Çanakkale topraklarında pamuk, susam, çeşitli sebzeler, üzüm, zeytin ve meyveler yetiştirilir. Portakal, turunç burada açıkta yetişir.

...

Çanakkale Boğazı ve Kalelerin Konumu (1801, Guillaume Antoine Olivier)
Çanakkale Boğazı ve Kalelerin Konumu (1801, Guillaume Antoine Olivier)
Rhodius nehri (Sarıçay) İda dağının kuzey doğusundan kaynaklanır, civar dağlardan inen ırmaklarla beslendikten sonra 12 ila 15 mil uzaklıkta Çanakkale kalesinin yanından denize dökülür. Pek gür akmayan bu nehrin suları yaz aylarında ovayı sulamakta kullanılır. Kış aylarında ise sık yağan yağmurların yardımı ile daha geniş bir yataktan akar ve ancak bu haliyle nehir tanımlamasına hak kazanır. Çanakkaleliler bu nehrin şehre yakın bir yerinde tahta bir köprü inşa etmişler, bir yanından öbür yana geçebilmeyi sağlamışlardır. Kale ile nehir arasında oldukça geniş ve tabii olarak çimlenmiş bir gezinti mahali vardır. Büyük çınar ağaçlarının gölgelediği bu yer, serin olmasına rağmen yerlilerin pek rağbet ettikleri bir dinlenme yeri değildir. Gelenlerin çoğunluğunu yabancılar, gelen geçen gemilerin mürettebatı ve yabancı tüccarlar oluşturur.

Çanakkale'nin üç mil kadar kuzeyine uzanırsanız orada üçgen biçimli bir alanda eski Abydos kalıntılarına rastlarsanız. Burada bir şehir kurulması için daha elverişli bir mahal bulmak imkânsızdır. Buradan bakıldığında bütün kanalın iki sahilini görebildiğiniz gibi Bozcaada‘yı (Tenedos) kolaylıkla görmeniz mümkündür. Eğer Türkler gerçekten Akdeniz'den gelebilecek düşman filolarının Marmara'ya geçmelerine engel olmak isterlerse, bir topçu bataryasını Nagar mevkiine yerleştirmekten daha kolay yapacakları bir iş yoktur. Zira arazi, yapısı dolayısıyla burada bir dirsek oluşturduğundan dışarıdan gelecek gemiler ister istemez bu noktaya yaklaşmak zorundadırlar. Zaten boğazın bu mevkii diğer kalelerin arasındaki mesafe kadar kısa ve dardır.

Çanakkale Boğazı'nın Doğusu (1784, José Moreno)
Çanakkale Boğazı'nın Doğusu (1784, José Moreno)

Abydos nehrinin 2 ligue (2 x 1392 metre) kadar güneyinde küçük Sielleis (Kirazlı) Çayı vardır. Eğer Büyük İskender'in ordusu ile geldiği zaman konakladığı ve buradan Truva harabelerini ziyarete gittiği makul olmasa idi, belki bundan bahis bile etmeye değmeyecekti.

Eski coğrafyacılar kadim Dardanus mevkiini tam olarak belirlemekte fikir birliğinde değillerdir. Kimisi bunu Kepez (Trapez) burnunda, kimileri ise onun İda tepesi yakınlarında kurulduğunu söylerler. Halk arasında Berberler tepesi diye tanımlanan Trapez burnuna gittim. Ne bir eski şehir kalıntısına rastladım, ne de Dardanus gibi oldukça önemli bir yerleşim merkezinin kurulmasını haklı gösterecek doğal kolaylıklar, özellikle su kaynakları gördüm. Üstelik civardaki toprakların terkibi de tarıma pek elverişli gözükmüyordu. Burunun öte yanında yerlilerin ve denizcilerin Ak Taşlar adını verdikleri beyaz kalkerli bir sahil vardır. Boğazdan yukarıya çıkmak isteyen gemilerin müsait bir rüzgâr beklerken yaklaştıkları (konakladıkları) yer de burasıdır.

Bazı coğrafyacıların Dardanus ile Rhoetium arasında işaretledikleri Ophrynium kalıntılarını arama gayretlerinde şanslı ve başarılı olmadık. Öyle sanıyorum ki bu, daha ziyade Ajax'ın mezarının bulunduğu mahal yakınlarında olacaktır. Zira burada bulduğumuz bazı tuğla ve çanak çömlek kalıntıları civarda eski bir yerleşim merkezinin mevcudiyetinin en tartışılmaz işaretleri sayılır...

Çanakkale Kalelerindeki Toplar (1784, José Moreno)
Çanakkale Kalelerindeki Toplar (1784, José Moreno)
Ajax'ın mezarını geçtikten sonra Simois'in ötesine kadar uzanan muazzam bir ova görürsünüz. Sahilde kumsal olan ova, denizden uzaklaştıkça fevkalade münbit bir manzara arz eder. Lakin buradan Truva'ya geçmeden ve tarihin böylesine ünlü hale getirdiği bu yerleri gezmeden önce, tekrar Hellespont'tan Helle'nin köprüsünden geçerek Çanakkale'nin Avrupa yakasına gidelim, oraları görelim.

Sestos'un dört mil kadar ötesinde, sahil boyunca bir başka körfeze daha rastladık. Burası da sakin ve sığınmaya elverişli bir yerdi. Ama bina olarak bir Derviş tekkesinden başka hiçbir şey yoktu. Tekkenin içinde de beş, altı kadar Müslüman din adamı yaşamakta idi.

Dervişlerin tekkesinin bulunduğu bu koyu yabancı gemicilerin çoğu tanımazlar bile. Zira hemen hepsi Nagara önünde demirlerler. Çünkü burası hem Maydos (Maiita) hem de Çanakkale'ye çok yakındır. Gemiler yiyecek ve içecek ikmallerini buralarda yaparlar.

Abydos'un karşı sahilinde, Sestos'un yarım fersah kadar ilerisinde pek derin olmayan küçük bir koyda Mayta köyü vardır. Bu köy eski Madytos şehrinin harabeleri üzerinde ve denize daha yakın olarak inşa edilmiştir. Eski şehrin kalıntıları hala mevcuttur. Madytos'un biraz daha ötesinde (Coelos Portus) adındaki küçük bir şehir daha vardır. Burası eski Atinalılar ile Makedonyalılar arasındaki deniz savaşlarına tanıklık etmiş ve bu savaşların sonunda da Atinalılar, Çanakkale'ye (Hellespont) hâkim olmuşlardır.

Alexandria Troas'daki Kaplıca Binası (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Alexandria Troas'daki Kaplıca Binası (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)

Mayta dolaylarında toprak pek verimli sayılmaz ama yine de az miktarlarda pamuk, buğday ve meyve yetiştiriciliği görülür. Halkın çoğunluğu gemicilikle uğraşır. Burada yetişen ve Çanakkale ve Gelibolu'dan satın alınan pamuklarla gemiler için yelken bezi dokunur.

Mayta'dan iki Ligue kadar ileride boğazın en dar yerinde, ta Çanakkale'nin karşısında küçük bir köy vardır. Burası ikinci Avrupa şatosu (kalesi) olarak tanımlanır. Asıl kale, köyün altında ve denizin kenarındadır. Tournefort bunun resmini de çizmiştir. Ama savunma bakımından pek elverişli sayılmaz. Kanalı zorlayacak gemilere karşı kısa namlulu, taş güllelerle doldurulmuş, hantal toplarla düşman gemilerine karşı fazla etkili olabilecekleri çok kuşkuludur.

Bu toplarla istikamet tevcihi kadar, muazzam taş güllelerin doldurulması, nişan alınması da fevkalade zordur...

Bu köyün ahalisi çoğunlukla Türklerden oluşur. Kalenin muhafazasına ve işletilmesine bakarlar. İnsanların kanal üzerinde bir şehirden ötekine gitmelerini sağlamak için gemicilikle uğraşırlar. Rumlar (Grekler) daha ziyade tarımda çalışırlar. Burada ilk defa arı kovanları gördük. Burada bal yetiştiren arı kovanları açıkta değil oldukça geniş binalarda muhafaza edilir. Herhalde kışın soğuktan, yazın da sıcaktan korunmak için olsa gerek böyle bir usul kullanılıyor. Kim bilir belki de hem soğuktan, hem de sıcaktan daha zararlı olabilecek insanlardan bu değerli mahlûkları korumak için böyle bir tedbir almış olabilirler.

Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örnekler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)-2
Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örnekler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)-2
İkinci Avrupa kalesinin hemen bir fersah kadar aşağısında küçük bir tepenin üzerinde bir başka derviş tekkesi daha vardır. Burada yaşayan birkaç Türk dervişin görevleri boğaza giren ticaret ve savaş gemilerini haber vermek ve Osmanlı bayrağını dalgalandırmaktan ibarettir. Buradan birincinci Avrupa kalesine kadar uzanan yörede hemen hemen ilginç bir şey görülmez. Sadece yüksekçe bir kaide üzerine yerleştirilmiş Hekabe'ye ait olduğu sanılan bir lahit vardır. Boğaz girişinde Avrupa yakasında kadim Elaus şehrine ait olduğu söylenilen su bentlerinin kalıntıları hala gözükür. Bu harabelerin üzerinde halen Seddülbahir Kalesi (Elbahar) diye tanımlanan bir Türk köyü vardır. Bunun da tam altında bir tane Avrupa şatosu veya kalesi inşa edilmiştir. Bu kalenin Batısında vaktiyle Hektor tarafından öldürülen, Tesalya Kralı Protesilas'ın mezarı ile onun adına yapılmış bir mabedin kalıntıları görülür. Protesilas, ilahların mutlaka öldürülecekleri yolundaki kehanetlerine aldırış etmeyerek ilk defa Asya sahillerinde Truva topraklarına ayak basan Yunan kahramanıdır.

Buradan sahilden içeriye doğru iki saatlik bir yürüyüşten sonra Alçıtepe (Critia) adında bir Rum köyüne vardık. Bu bölgedeki kırmızı keklikleri hiçbir yerde bu kadar bol görmedik. Tavşanlar da bol ve lezzetli idi. Kış mevsiminde ekilmemiş ve rutubetli topraklarda çulluk çok mebzuldür. Buralarda bol bulunan yaban domuzları da üzümle beslendikleri için olacak çok lezzetli idi. Fakat yöredeki dört ayaklı mahlûklardan en bol olanı çakaldır. Bundan da bol bol bahsetme fırsatını bulacağımı sanırım.

Çanakkale civarında bir gün Rumların keklik avlamalarını seyrettim. Bu insanlar, keyif için lezzetli bir mahlûku avlamaktan ziyade tarım ürünlerine musallat olan düşmanlarını imha etmek istermiş gibi tuzak kurup kitle halinde avlanıyorlardı. Tuzakla keklik avlamak usulü çok şükür ki her yerde uygulanabilecek türden değil, sadece düz ovada ve ekili arazide uygulanabilir.

Vaktiyle birçok Fransız, İtalyan ve İngiliz tacirleri Çanakkale'de ticaret merkezleri kurmaya çalışmışlardır. Ama hiçbiri başarılı olamamışlardır. Zira İstanbul gibi pek büyük bir tüketim merkezinde mekân tutmuş olan tacirlerin devlet merkezlerine de yakın olmanın üstünlüğünü burada görememişlerdi. Tüketim merkezlerini oluşturan Çanakkale ve adalar halkı, ihtiyaçlarını uzaklardan sağlamaktan ise hemen yakınlarındaki İstanbul'dan, Yahudi, Rum ve Ermeni tacirler aracılığı ile temin etmeyi daha akıllıca ve karlı görüyorlardı. Üstelik böylelikle ödeme kolaylıklarından faydalanmak gibi bir avantajları da oluyordu.

Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örnekler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örnekler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)

Çanakkale bölgesinde yerleşik şehir ve köylerin ihracat olanakları şöyle sıralanabilir:

İki üç yüz balya muhtelif cinslerde pamuk,
Çok miktarda kaba dokunmuş pamuklu mensucat,
Üç dört yüz balya düşük kalitede yün ve yapağı,
Mebzul miktarda Çanakkale'de ve Gelibolu'da işlenmiş deriler,
Üç dört yüz kental palamut özü,
Çok miktarda meşe palamudu,
On beş bin tavşan derisi,
80 kental cire (balmumu) bir miktar meyan kökü...

Mayta ve Çanakkale'den İstanbul'a bir miktar şarap da gönderilir. Lakin yöre halkı, şaraplarını daha çok limanlarına gelen veya geçen gemicilere satarlar. Gemiciler, Çanakkale'de, taze ekmek, bisküviler, et, tavuk, yumurta ve taze sebzeler le diğer erzaklarını kolaylıkla satın alabilirler.

Çanakkale'de büyük miktarlarda çanak çömlek imal edilir. Bunlardan çok büyük kısmı İstanbul'a sevk edilir. Toprağın cinsi kadar imalatın da çok iyi olmasına karşın, üzerindeki tezyinatın ana parça ile gereği gibi bütünleşmemesi ve boyaların da zamanla silinmesi, çiçek ve süslemelerin görünmez hale gelmesi, çok hayretlerimize mucip oldu.

...

Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örneknler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örneknler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Bir elimizde iskandil aleti, ötekinde not defterlerimiz, Çanakkale boğazının her iki sahilini de adım adım dolaşmış, derinliklerini ölçmüş ,birçok yerlerde arazinin içlerine kadar girip durumlarını, yetiştirdikleri ürünleri, izlenimimizle birlikte tespit ve kayıt etmiştik. Şimdi artık gözlerimizi Truva beldesine çevirmenin, daim Yunanlılarla Romalıların savaş dehalarının unutulmaz bir üne kavuşturduğu bu bölgeleri incelemenin artık zamanı gelmişti. Pluvisoe ayının onuncu günü (İhtilal takviminin beşinci adı-21 Ocaktan 20 Şubata kadar uzanır) Çanakkale'den bir Türk yelkenlisine bindik. Kuzeyden esen soğuk bir rüzgârın yardımı ve gayreti ile 1'inci Asya kalesinin önüne gelebilmek için iki saat yeterli geldi. Karaya çıkınca eşyalarımız yatak ve yorganlarımız ve erzaklarımızla birlikte doğruca Siegee burnundaki küçük bir Rum köyüne gittik. Burada daha rahat edeceğimizi düşünüyorduk. Müslüman Türkler, yabancıların etrafı gezip görmelerinden, kolaçan etmelerinden hatta fazla tecessüs göstermelerinden pek fazla hoşlanmazlar. Bu bakımdan onların kuşkulu bakışlarından uzakta, gözlemlerimizi daha rahat yapabilecektik.

Bu sefer, bir elimizde vatandaş Lechevalier'in haritası, öteki elimizde Homeros'un İlyada'sı Truva dolaylarını sere serpe gezer dolaşırken Homeros'un eserinde aktarmış olduğu bilgilerin ne kadar gerçeklere uygun olduğunu görmekten derin bir haz ve memnuniyet duyduk.

Çanakkale'den Kum Kalesi'ne olan mesafe dört Ligue kadardır. Buradan da Yenişehir köyü adında bir yerleşim merkezinin bulunduğu Sigee'ye kadar uzaklık ise ancak yarım ligue kadardır. Burada iki mezar vardır. Bunlardan birinin Achille, ötekinin de Patrocle'a ait olduğu sanılmaktadır. Simois nehrinin sol sahilinde kumsal bir ovada kurulmuş olan bu şehir, ne Çanakkale kadar büyük, ne de onun kadar kalabalıktır. Üstelik kalenin arkasına isabet eden bu şehrin havası pek sağlıklı değildir. Nehrin öte sahilinde bulunan bataklık dolayısıyla yaz mevsimlerinde koku ve sinek yüzünden pek rahat bir iklime sahip olduğu söylenemez. Buralarda rüzgâr çoğunlukla kuzey ve kuzey-doğudan estiği için havası sıtma yapar.

Bataklığın biraz ötesinde kumsal bir koy vardır. Türkler bunun adına Karanlık Liman derler. Rivayete göre Truva'yı muhasaraya gelen Yunanlılar karaya buradan çıkarlarmış...

Buradan yarım saat daha yürürseniz suyun sağ tarafından küçük bir köye rastlarsınız. Halileli köyü diye tanımlanan bu yerin yakınında kuzey doğu cihetinde eski bir mabedin kalıntılarıyla karşılaşırsınız. Bu mabedin Apollon'a ait olduğu söylenir...

Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örneknler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Troas Bölgesinde Bulunan Sikkelerden Örneknler (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)

...

Bu köyden ayrıldıktan sonra İda dağını ve eteklerini solumuzda bırakıp güneye doğru yöneldik. Arızalı ve ekilmemiş çorak arazi üzerinde iki saat kadar yürüdükten sonra Akça Köy diye bir başka köye geldik. Simois nehri bir çeyrek ligue kadar ileriden akıyordu. Burada geniş kocaman kuyruklu bir cins koyun sürülerine rastladık. Çobanları ile konuştuk...

Sigee harabeleri üzerinde inşa edilmiş Yenişehir Köyü hala eski şehrin kalıntılarını saklar. Meraklılar buraya geldiklerinde bir mabedin kapısına dikilmiş sekiz dokuz kadem boyunda büyük bir mermer bloku hayranlıkla seyreder. Üzerindeki Yunanca yazılar hemen hemen tamamen silinmiştir...

Mabed kapısının öte yanında oldukça güzel çalışılmış Bas Relief'li kabartma bir mermer blok vardır. Bu kabartmada, oturmakta olan bir kadına, ellerindeki kundaklanmış bebeklerini uzatan başka kadınlar görülmekteydi. Bu iki parçaya sahip olmak isteyen Osmanlı İmparatorluğundaki zamanın Fransız Büyükelçisi Monsieur de Choiseul, Sultan‘dan gerekli müsaadeyi almış olmasına rağmen, yöre halkının engellemeleri yüzünden buna muvaffak olamamış, sadece bu kabartma blokun kalıplarını aldırabilmekle yetinmek zorunda kalmıştır.

Köyün kuzeyinde on iki kadar yel değirmeni vardır. Bunlar daha çok gemicilere kılavuz görevini yaparlar...

Troya ve Çevresindeki Kalıntılar (1794, James Dallaway)
Troya ve Çevresindeki Kalıntılar (1794, James Dallaway)
Scamandre nehrinin kaynaklarına doğru yürümek istediğimizde birkaç defa bataklıklara saplandık. Kurtulmakta da hayli zorluk çektik. Bunun için nehir yatağını terk ederek bizi doğruca Pınarbaşı'na götürecek ayrı bir yolu izlemeye başladık. Sağ tarafımızda çeyrek ligue kadar uzaklıkta Boz Köy adında bir köye gelmiştik ki, birden ayaklarımızın altından fışkıran bir kaynağa rastladık...

Alexandria Troas şehrinin bugünkü kalıntılarına bakarak sizlere eski şehrin güzelliklerini anlatmaya kalkışmayacağım. Zira buralara bizlerden evvel gelenler, Pococke, Wheler, Chandler ve Chevalier'in seyahatnameleri bu konuda yeteri kadar bilgi vermişlerdir. Sadece harabeler arasında gördüğümüz granit ve Marmara mermerlerinden muazzam sütunları kaydetmekle yetinelim. Bu mermer sütunların pek çoğu Sultanlar tarafından İstanbul'da inşa ettirilen pek çok camide kullanılmıştır.

Troya ve Çevresinin İlk Detaylı Haritası (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)
Troya ve Çevresinin İlk Detaylı Haritası (1786, Jean –Baptiste Lechevalier)

Şehrin güneyinde küçük bir çay, onun ilerisinde civar Türklerin ve Rumların pek akıllıca kullanmadıkları iki sıcak su kaynağı mevcuttur. Bu sıcak su kaynaklarına Truva ve Bozcaada'dan özellikle ilkbahar aylarında akın akın insanlar gelir. Kimi bir hastalığının tedavisi, kimileri ise gelecek bir rahatsızlığın önlenmesi için bu sulardan fayda umarlar.

Bu kaplıcaların özellikle cilt hastalıklarına, cüzzama, çiçek hastalıklarına iyi geldiği kanısı yaygındır. Şehrin limanı dardır, Hellespont ve deniz dalgalarının getirdiği kumlarla kaplıdır...

Buradan öğleden sonra hareket ettik, kürek çekerek Bozcaada limanına girdik. Buranın en yakın sahile mesafesi bir buçuk ligue kadardır (Coğrafyacı Strabon bu mesafeyi 1375 kadem olarak kaydediyor). Şehirden itibaren Çanakkale Boğazı'na girişine mesafesi beş ligue kadardır. Liman hayli küçüktür. Ticaret gemilerinden başkalarının girmelerine müsait değildir. Denize doğru mendireği ve dil şeklinde uzanmış bir kara parçası vardır. Burada bir kale inşa edilmiştir.

Yeni Kumkale Yakınlarındaki Ajax Tümülüsü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Yeni Kumkale Yakınlarındaki Ajax Tümülüsü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Genişliğine ve haraç defterlerine bakılırsa beş altı bin kadar nüfusu vardır. Burada yaşayan Türk ve Rumların sayıları birbirine eşittir. Çoğunluğu tarımla uğraşır. Küçük bir kısmı denizcidir. Türklerin çoğu kalenin hizmetinde çalışır.

Adada bir vali, bir de onun emrinde kalenin muhafazasına memur bir Yeniçeri ağası vardır. Adadaki Yeniçerilerin sayıları iki üç yüz kadardır. Adanın muhafazasına memurlardır. Kalede namluları mevcut olmayan Venedik topları hala durmaktadır. Bunlar sanki Türklerin gelmesinden önce buraların Venedik tacirlerine ait olduğunu hatırlatmak ister gibidirler...

Bozcaada da hububat, meyveler çok azdır. Tek zenginliği üzümdür. İnsanları bağcılıkla uğraşır. Asma, ovanın kumlu, hafif ve derin topraklarından hoşlanır. Yamaçlarda ve verimli topraklarda da kolaylıkla yetişir. Çubukları toprağın verimliliğine göre değişen mesafelerle muntazam aralıklı olarak dikilir...

Adanın yerlileri fıçıya attıkları üzümlerin üzerine dörtte bir su ilave ederler. Buna rağmen alkol derecesi hayli yüksek, oldukça iyi kalitede şarap elde ederler. Bazı zengin evlerinde içtiğimiz Bozcaada şarabını eğer önceden haber vermeselerdi kolaylıkla mükemmel bir Bordeaux şarabı zannedebilirdik...

Bozcaada'dan her yıl beş altı yüz bin okka şarap ihraç edilir. Bu şarapların çoğu İstanbul'a, İzmir'e ve Rusya'ya gönderilir. Bu ülkelerde Bozcaada şarabı, diğerlerine, özellikle Rodos şarabına ve Taşoz şarabına tercih edilir. Bozcaada'dan şarap vergisi olarak Muhasillin eline yılda 30.000 kuruştan fazla para geçer...

Buranın yerlileri diğer adalılar kadar şen şakrak değillerdir. Eğlenceleri fazla gürültülü, gösterişli değildir. Yüzleri asık, ciddi şekilde sokaklarda gezinmekle yetinirler. Kim bilir belki de Türklerin dikkatlerini ve dolayısıyla hışımlarını çekmekten kaçınıyor olmalıdırlar. Bununla beraber, ortalıkta pek tehlike görmedikleri zaman onlar da zıvanadan çıkarlar. Truva sahile çok yakındır. Bir düğün, bayram olduğunda oraya gidip çınarların altında sabahlara kadar yer içer dans ederler."