Gelibolu Yarımadası, Akbaş Koyu ve Kalesi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) Eğitimli bir aileden gelen Carl Bernhard Stark 1824 yılında doğmuş ve 1879 yılında Avrupa'nın en önemli üniversite kenti olan Heidelberg'de ölmüştür. Dönemin önde gelen klasik arkeologları arasında yer alan Stark, 1842-1845 yıllarında Eski Çağ Filolojisi eğitimi almıştır. 1850 yılında profesör unvanını elde etmiş ve 1855'den itibaren ise Heidelberg Üniversitesi'nde dersler vermeye başlamıştır. En önemli eseri olarak Gazze kenti tarihi üzerine yazdığı kitap kabul edilmektedir. Yunanistan ve Doğuya yaptığı gezi izlenimlerini 1874 yılında yayınlar. Schliemann'ın ilk resmi kazılarının yapıldığı dönemde Çanakkale Bölgesi ile Troya'nın yakın çevresini gezen ilk akademisyenlerdendir. İzlenimlerinden Hisarlık Tepe'nin daha henüz Troya olarak tam anlamda kabul görmediğini anlayabiliyoruz. Hisarlık Tepe, Yeni İlion, Pınarbaşı Köyünün üstündeki harabeler ise Eski Troya olarak haritalarda belirtilmektedir. Bernhard Stark'ın Troas bölgesi izlenimlerinden o dönemde Avrupa'daki entelektüelleri ilgilendiren Troya'nın nerede olduğu tartışmalarının tüm detaylarına hâkim olduğunu ve kendi gözlemlerine göre Ballıdağ'ın Homeros'un Troya'sı olacağına inandığını dile getirmektedir:
"Çanakkale Boğazı ve Troya Harabelerinde
... Doğan güneş beni erken kalkmaya zorluyor. Çanakkale Boğazı'ndan (Hellespont) giriyoruz, arkamızda güneyde Marmara Adası gittikçe kayboluyor. Sağ tarafımızda yamaçlı, ağaçsız, parçalanmış kıyılar var; doğu ve batısında uygun iki limanı olan eskilerin güzel kenti, belki de gerçekten Kallias'ın kenti olan Gelibolu'da duruyoruz. Önümüzde çok sayıda gemi var, gemimizin de mal indirip, mal yüklemesi gerekiyor. Asya kıyısının güneyi tatlı, limanımsı sahili, bazı vadi çıkışları ve yükselen dağlarıyla gittikçe daha zengin bir görüntüye bürünürken; Avrupa yakasında ise dik yamaçlı kıyı değişmeden ilerliyor. Sonunda bir zamanlar Abydos'un olduğu, Kserkses'in köprü kurduğu köşeyi dönüyoruz ve önümüzde sola doğru derin bir girintide yer alan sevimli kaleleriyle Çanakkale uzanmakta; sağda yamaç kıyıların devam ettiği Avrupa kıyısında ise benzeri kaleler olan daha küçük bir yerleşme görülüyor. Saatlerce bir söz için bekledikten sonra, nihayet hiç bir selamlama olmadan gümrük görevlileri Fransız kaptanımıza geçiş izni verdi. Doğal olarak gümrükte biraz bekletildikten sonra kıyıdaki bir Rum kahvehanesinde yüklerimizi bırakarak dinlenme fırsatı bulduk. Troya gezisi için at kiralamak ve Çanakkale'de kalacak yer için, uzun süren pazarlıklardan sonra, zaman kaybetmeden bir tekne kiralamaya, denizden Troya kıyısına kadar gitmeye, oradan da yaya olarak kendi başımıza gitmeye ve üçkâğıtçı Türklerle, yalancı pazarlıklardan kurtularak, Küçük Asya'da ziyaret etmek istediğimiz ilk yere biran önce ulaşmak için hareket etmeye karar verdik.
Karınlı Türk teknesi (kayık) kısa sürede hazırlanmıştı; beyaz sakallı, yeşil türbanlı güçlü iriyarı Türk yapısındaki kaptanımız; ayaklarını kırarak teknenin arkasındaki dümende emin ve sakin bir şekilde oturuyordu. Arkadaşı ise diğer tarafında doğu rüzgârıyla güçlü bir şekilde şişen yelkeni sakince tutuyordu, biz beş kişi ise ortada oturuyorduk. Çevirmenimiz Lazzarian ise teknenin güvertesindeki hafif olan yükümüzü tutuyordu. Tekne rüzgâr ve akıntıyla Çanakkale Boğazı'nda ilerlemeye başladı; çok güzel bir rüzgâr ve öğleden sonra güneşinin ışıltılarında ilerliyorduk; solumuzda göze hoş gözüken tepeler, daha sonra küçük koylar ve denize dik inen yamaçlar vardı; uzaklarda gittikçe yükselen İda Dağları gözüküyordu. Uzakta Kırım Savaşı'ndan kalma hastahane ve Karantina (Güzelyalı'daki 1856'da yapılan İngiliz Hastanesi ve Karantina. R.A.) beyaz beyaz parıldıyordu, çok daha arka taraflardaki yükseltilerde ise minareleriyle yerleşmeler görülüyordu. Avrupa yakası daha kıraç, ya da daha yamaç ve tekdüze; bu taraftaki yerleşmelerin neredeyse hepsi platonun üstüne kurulmuş. Aynı kıyının en ucunda ortaya çıkan Teke Burnu'nu görüyoruz, öncesinde karşı kıyıda evler olan bir koy daha var; sanki suda yüzüyor gibi duran Çanakkale Boğazı'nın en dışındaki kalelerden Kumkale. Öncesinde kıyı biraz içeri doğru giriyor, oldukça düz, çok az koy var; buradan geniş bir ova açılıyor, çok uzaklardan yeniden dağlarla çevriliyor. Troya coğrafyası, işte orda gitmeyi amaçladığımız yer. Ama gözlerimizi tam batıdaki öğleden sonrası parıltılarından oluşan gösteriden ayıramıyoruz. Evet, Ege denizini selamlıyoruz; buharlı olmayan gemilerin çoğu zaman haftalarca geçemediği Çanakkale Boğazı'nın girişindeki her yerde beyaz yelkenliler gözüküyor. Hemen önümüzde uzayıp giden Gökçeada (İmros); hemen arkasında zirvesiyle Trakya Samos var; daha güneyde ise tek tek gözüken yükseltiler görülüyor. Daha sonra dağlarıyla karşımıza çıkacak adaların bir ön gösterisi gibiydi. Pınarbaşı Köyü ve Çevresi, Arkaplanda Tümülüsleriyle Ballıdağ (1801, William Gell)
Küçük tekne gittikçe Kumkale burnunun olduğu noktaya doğru yaklaşıyor. Menderes Suyu'nun (Karamenderes Nehri. R.A) Troya Ovası'nda döküldüğü ana deltayı görüyoruz ve kısa bir süre içinde Homeros'ta olduğu gibi sahildeki, duvarlarla örülü Türk kıyısına çıkıyoruz. Güçlü elleriyle yük ve insanları kavrıyorlar. Böylece Akhaların gemilerinin çıktıkları limanın en batısına, Akhilleus'un kentinin olduğu yere çıkıyoruz. Tekne sahibi ile yardımcısı bizden aldığı parıldayan bir altınla çok seviniyor ve güçlü akıntıdan çıkarak tüm yolu güçlükle geri gitmek için hemen denize açılıyor.
Türk askerleri, birdenbire ortaya çıkan meraklı, zararsız bizlere bakıyorlar. Komutanları biraz Fransızca konuşuyor ama Türk yerleşmesinde gecelemek için yer yok, sadece bomboş avlu ve yıkılmış, kirli tekdüze kaleden başka bir şey yok. Her yerde kumların üzerine dağılmış antik kalıntılar var; aralarında çok güzel, kanallı Dorik sütunlar da bulunuyor. Kale duvarlarında ise oldukça fazla sayıda antik yapı parçaları var. Yüklerimizi taşıyacak bir eşek bulabildik ve küçük karavan batmakta olan güneşle birlikte ekilmiş yükselen kıyı boyunca ilerlemeye başladı.
Biraz alçakta olan ova ve saatlerce sonra Menderes Suyu'nun üzerinden tek bir köprünün olduğu çalıların arasından uzayıp giden tuz lagünleri görülüyordu.
Bir tanesi ortasından kesilmiş, diğeri 80 yıl önce darmadağın edilmiş; ama tüm olarak kalmış, iç kesimindeki duvar yapıları ve kubbesiyle, yamaçlı deniz kıyısına yakın olan Akhilleus ve Patroklos'a atfedilen, yükselen iki mezar tepesi ulaşmayı amaçladığımız bir sonraki nokta. Burada Hektor, Akhalar'ın ikili düelloya çağırma isteğini kabul eder (İlyada VII. 80 ff). "Ama cesedini denk yapılı gemilerin yanına götürüp teslim edeceğim, uzun saçlı Akhalar gömsünler onu ve üstüne toprak serpip geniş Hellespont denizi sahilinde ona bir mezar versinler. Ve gelecekte sağlam kürekli bir gemi ile şarap tortusu rengi denizden geçerlerken şöyle desinler: işte bir mezar, orada vaktiyle ün salmış Hektor'un öldürdüğü bir kahraman yatıyor". Çok daha sert sözler ise Akhileus'un ağzından çıkar:
"Böyle denecek ölümden sonra bile
Şanın şeferin kaybolmayacak hiç Akhilleus."
Arka taraftaki dik ve rüzgârlı tepeleri çıkmak kolay değil, ama deniz kıyısındaki 200 metre yüksekliğindeki kayalıktaki muhteşem manzara bizleri şaşırtıyor. Boylu boyunca uzanan yel değirmenleri, arkasında Trakya kıyıları ve adalara kadar uzanan masmavi deniz. Karanlıktan önce, yoğun olarak Rumların yaşadığı, tümüyle antik dönem kalıntılarından inşa edilmiş yukarıdaki Yenişehir köyüne ulaşmak için acele ediyoruz. Eski Siegion kentinin üstüne kurulan köy ovadan bakıldığında sağlam bir kale gibi duruyor. Rum kahveci, önce köyün din adamı (Papaz), daha sonra ise öğretmenin (Diaaskalos) yanında konaklama umudumuz ortadan kalkınca, bizi oldukça misafirperver bir şekilde karşılıyor. Sadece karpuzi (karpuz) ve toplanmış meyveler vardı; tüm mekânlar kat kat yığılmış kasalarla doluydu. Kahveci de bizi basit, içinden rüzgâr geçen evin deposunda, bir kenara yığılan kavunların olduğu yere serilmiş kilimlerden bir yer hazırladı; ama öncesinde tahta tabaklarda yeni kesilmiş, ama iyi pişmiş bir tavuk ve pilav sundu, yanında da tatlı Rum şarabı vardı. Masa ve sandalye lüksü daha henüz köye ulaşmamış. Asya topraklarındaki ilk gecemizi garip bir ortamda geçiriyorduk!
Sonraki gün pazar günüydü, köydeki küçük, nerdeyse göze çarpmayan kiliseye doğru yürüyen renkli elbiselerine bürünmüş kadınların verdiği izlenim garipti. Yürüdüğümüz antik kentler dağlık gibi, ama bölgeyi tanımayan drogmanın (çevirmen/ mihmardar R.A.), oradaki köylülerden yollanmasını istediği atlar nihayet bulunmuştu. Atın yanında yaya olarak Troya Ovası'nı yükseltilerden denize doğru yürümeye başlamıştık. Uzaklarda iki tane mezar tepesi daha sonra ise Rum köyü Neochorion ya da Yeniköy geliyor; ilerisinde ise arazi makilik, güneye doğru yükseliyor.
Ovayı ortasından geçerek Kalafat'a ve oradaki bir yabancının (Heinrich Schliemann, R.A.) her gün yeni bir hazine bulduğu Hisarlık (Troya, R.A.) harabelerine götürmek istiyorlar. Ama biz amacımız olan Pınarbaşı köyündeki dağlık yer için, tam güneye doğru Troya Ovası'nı en sonuna kadar gidiyoruz. Sıcak havadaki dört saatlik yürüyüşümüzde, önce üzüm bağları arasından geçtik, daha sonra ise hasatlanmış mısır ve karpuz tarlasından ilerleyerek, kumluk ve yanmış otların olduğu alandan, tümüyle kurumuş taş kuyulardan geçtik. Ama yine de, eski Skamender, yani Menderes Suyu boyunca, ovanın ortasından uzayıp giden sarı bir sulak alanda çayırlar, kavaklar, ılgınlar, sakız ağaçları görülüyor. Uzaklarda dumanlar yükseliyor; ateşe verilen kuru otluk alanlardan çıkan parlak alevler görülüyor. Sanki önümüzde yanan Troya'nın ateşleri yükseliyor gibi. Sağda daha önce anlattığım kıyı yükseltisi devam ediyor, kesilmiş geniş yapay bir kanaldan, Pınarbaşı suyu, kayaya oyulmuş mezarların üzerinden akıyor, daha sonra Yerkesikköy yerleşmesinin olduğu yüksek sırtlar geliyor ve yükselti üzerinde yer alan Üvecik Tepe, halen yüz adımlık yüksekliğiyle büyük bir mezar tepesi olarak duruyor. Türk kadınları yüzleri kapalı bir şekilde önümüzdeki tarlada çalışıyorlar; geçerken aldığımız karpuzları öğleden önceki güneşte yiyoruz. Ahşaptan tekerlekleri olan öküz arabaları kumlu çorak topraklarda ilerliyorlar.
Halen çok sayıda antik kalıntıların olduğu etrafı çevirili bir yükseltiyi tırmanmak durumundaydık ve nihayet öğle saatlerinde, Lecelhavalier'nin 1785-86 yıllarında Troya kenti ya da hemen yakınlarında tespit ettiği, tümüyle Türklerin olduğu Pınarbaşı köyüne varmıştık.
Buraya vardığımızda yorgun olduğumuzu söylemek durumundayım: uzun ve tekdüze yol, geniş ova, Orta Almanya nehirlerine benzeyen Menderes ve su kıyısındaki çalılar ve önümüzde pek belli olmayan yükseltiler, uzaklarda ise sadece dağlar bir bütün olarak gözüküyordu. Pınarbaşı duvar kalıntıları ve taş yığınlarının plansız bir şekilde ortalığa dağıldığı bir yerleşme. Resmi bir minare ve kale benzeri yıkılmış bir kule gözüküyor. Avlular, bir önceki gün meralara salınmış kocaman ineklerle dolu, ama daha henüz bizler için bir damla süt bile yok. Çok sayıdaki deve de otlamakta; gerçek bir Türk köy yaşamının sembolü olan hindiler serbestçe ortalıkta dolaşıyorlar. Oldukça döküntü bir kahvehanenin içi dolu ve hemen karşısında kahvecinin karısı tarafından işletilen, tütün, kâğıt, odun kömürü, kibrit ve iplik satılan sözüm ona dükkân var. Burada sıcak günlerdeki yürüyüşlerimizde bize oldukça sık ikram edilen, rakı olarak isimlendirilen mastik şnapsı bile yok burada; şaraptan ise hiçbir iz yok. Türkler, biz yabancılara şarap satmak isteyen önceki dükkân sahibi Rum'un evine hücum ettiler. Buradaki tek Rum ve Hristiyan olan dükkâncı utangaç ve sessizce yanımıza yaklaştı. Dükkâna girdikten ve aynı zamanda yatak köşesi olan dükkân masasına oturup tavuk ve pilav yemeye başladıktan sonra, yüzünden Midillili (Lesboslu) olduğu anlaşılan kadının dili çözüldü. Bize güzel adadaki bağlarından, adadaki korkunç deprem ve göç edişinden bahsetti. Gözyaşları içinde, burada hiçbir şey öğrenmeden ve hiç kiliseye gidemeden büyüyen tek çocuğunu işaret etti. Ona okumayı kendisinin öğrettiğinden bahsederek; İzmir'deki Evangelist cemaatinin bastırdığı, küçük Katolizim kitabının yanındaki dua kitabını gösterdi. Normalde Asya tembelliğindeki sessizlikteki çocuğuna eğitim verememe kaygısı, sanki tanrısal bir ateş gibiydi. Keşke onu alıp, eğitim verdirebilseydik! Gerçekten de Homeros'un destanlarının bu kentlerinde, bir zamanlar ki şanlı ve edebi kültürel hayatın sadece tek kalıntısı olan birkaç sayfa Grekçe dua kitabının olması, muhteşem bir çelişki.
Yerleşmede çok sayıda zenci de var. Nihayet kahvehanenin arkasında duran kilimler bir sahne gibi serildiğinde, gece yarısına kadar, tek keyifleri yeniden kahve pişirip, nargile içmek olan köylüler, meraklı gözlerle, bizlerin rahat olmayan yüzlerimizi seyredip durdular. Her yerde antik kalıntılar var ve evlerin bir parçası olmuşlar. Sandalye az olduğu için, önümüzdeki kahvehanenin önünde yan yatan granit sütunların üstüne sandalye gibi oturarak Hahn'ın kazı raporunu okuduk.
Hemen ardından Troya topografyası için oldukça önemli olan iki yerleşmeye, önce su kaynakları, sonra ise tepelerdeki Ballıdağ'a yapacağımız ziyaret için yola koyulacaktık."