Eski Kumkale Tabyaları (1902, Sultan II Abdülhamid Albümü)
Viyana'da 1836'da Franz von Werner ismiyle doğan Murad Efendi, Kırım Savaşı'na katılmak üzereyken Galiçya'da birliğinden kaçarak Osmanlı Devleti'ne sığınır. Nedeni bilinmese de belki de iki erin kurşuna dizilmesine tepki göstermiştir. Teğmen rütbesiyle Osmanlı ordusuna alınır ve adı Murad Efendi olur. Çoğunluğu Polonya milliyetçisi subayların oluşturduğu Gâvur Alayı diye anılan birliğe katılır, ama dinini değiştirmez. 1858 başlarında ordudan ayrılır, Osmanlı hariciyesi bünyesinde çalışır, Berlin Büyük Elçiliği makamına kadar yükselir. Edebiyat ve sanat dostu bir çevreye sahip olan Murad Efendi'nin 1869'da bir şiir kitabı, bunun ardından da 1871'de III. Selim adındaki trajedisi yayınlanır. 1877'de bütün Avrupa'nın gözünün Doğu meselesine çevrildiği sırada Türkische Skizzen (Türkiye Manzaraları) yayınlanır. Murad Efendi, 1877 yılının Haziran ayında bir daha dönmemek üzere İstanbul'dan ayrılır. 8 Eylül 1881 sabahı görev yerinin değiştirileceği ve Berlin büyükelçiliğine terfi edeceği haberini aldığında çok sevinir, ama 12 Eylül 1881'de, ölür. Çok yönlü bir yazar olan Murad Efendi, kısa ömrüne rağmen edebiyatın çeşitli türlerinde 18 eser vermiştir. Türkçeyi, üstün dil öğrenme yeteneği sayesinde o kadar iyi kavramıştır ki, divan şiirinden Almancaya tercümeler yapar. İki ciltlik bir seyahatname olan Türkiye Manzaraları, gezi notları türünde yazdığı tek eserdir. Yazar, bu eserinde içinde bulunduğu Osmanlı toplumuna ait izlenimlerini olabildiğince yansız anlatır. Avrupalı okura hemen hemen hiç tanımadığı "Osmanlılığı" tanıtmaya çalışmaktadır. Türkiye Manzaraları yabancı seyyahların kaleme aldığı seyahatnamelerden farklıdır, çünkü içeriden bakılarak yazılmıştır ve Osmanlı toplumunu, yaşam felsefesinden, edebiyatına, idari işleyişinden, ordusuna ve siyasal yaşamına kadar ayrıntılarıyla kavramış bir kişinin kaleminden çıkmıştır:
"Ertesi sabah güverteye çıktığımda beni günün ilk ışıklarıyla parlayan Tenedos karşıladı, sağ tarafta uzanan Troas sahilleri ise sanki maviye boyanmıştı. Tenedos; Yunanlıların karşı sahildeki İlion'a şiddetli akınlarla saldırıp, sonunda kıyılarına o uğursuz tahta atı bırakıp çekildikleri yer, kurnazlıkla kazandıkları zafer. Sen aldatılan, felakete mahkûm olan Truva, vah sana! Çok yaşa sen, tanrıların kutsadığı İlion, kurnazca bir hile ve yangınların alevi seni bir gecede yeryüzünden silip süpürdü, ama binlerce yıl sonra bile hala tüm heybetinle gözümüzün önünde duruyorsun. Truva, evet sen düştün, ama sonsuza kadar var olmak için düştün! Ninova ve Babil de düşmüştü ve bir daha onların üzerinde hiçbir ocak tütmedi, ölü isimlerden başka geriye ne kaldı? Ey Truva, Homeros'un dehası sayesinde sen onlardan çok daha üstünsün...
Çok yaşa İlion!
Gerçeğin soğuk katılığı Truvalı kahramanların hep efsaneler dünyasında görse de, bizim için onlar yaşamışlardı ve edebiyatın gücüyle hala Homeros'un yarattığı şekilde yaşıyorlar...
Troas sahilleri artık geride kalıyor. İleriye bakmalıyız. Benim için bu kıyı boyunca yapılan yolculuk geçmişin sayfalarını karıştırmak, gençlik coşkumu yenilemek gibi.
Tenedos'ta ilk Osmanlı kalesini görüyoruz. Kalenin bitişiğindeki yerleşim tamamen ahşaptan yapılmış. İki beyaz minare ahşap evlerin üzerinde yükseliyor, artık Osmanlı sularındayız. Denizden bakılınca hiç tarla ve o meşhur şarapların yapıldığı hiç bir bağ görülmüyor. Bütün bu adalarda ekili alanlar iç kısımlarda, kıyı boyunca uzanan tepelerin arasındaki güvenli alanlardadır. Ve Hellespontus'dayız! Bir zamanlar maraton şampiyonu Militiades'in hükmettiği Khersonesossos'u geçiyoruz. Boğazın her iki yakasında kaleler ve toprak tabyalar kısa aralıklarla birbirini izliyor. Kalelerin birçoğu ünlü General Baron Tott'un talimatı ve düzenlemesiyle yapılmış. Karşılıklı olarak yapılmış ve tek başlarına bile savunma için büyük önem taşıyan toprak istihkâmlar ise çok daha yeni tarihli.
Çanakkale Boğazı'na girince Avrupa kıyısının toprak örtüsü tamamen farklı bir görünüm alıyor; tepeler bodur çalılarla kaplı ve yer, ünlü Dardanelles çömleklerinin yapıldığı killi toprakla kaplı. Bir süre sonra Dardanelles kaleleri denilen iki kalenin bulunduğu yere geliyoruz. Avrupa tarafındaki bir sultanın isteğiyle onun tuğrası şeklinde yapılmıştır, bu kilid kalesi. Karşı kıyıda ise Avrupalıların Dardanelles olarak adlandırdıkları şehir ve kalesi yer alır, Kavak kalesi. Burası boğazın merkez şehri olarak kabul edilir. Birkaç yıl önce çıkan yangınla eski şehir kül oldu ve sonradan denizin kıyısına doğru tekrar kuruldu. Aralarında saray benzeri İngiliz konsolosluk binasının hemen göze çarptığı güzel evleriyle çok şirin ve sempatik görüntüsü var. Ilıus Tümülüs Olarak Tanımlanan Yeniköy Yakınlarındaki Üvecik Tepe (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Bir deve kervanı kıyı boyunca yavaş yavaş ilerliyor. Önümüzde Asya uzanıyor. Şehirden yaklaşık on beş dakika uzaklıktaki bir koyda 6 günlük karantina cezamızı çekmek üzere demirledik. Güverte yolcuları gemiden indirilip karantina hastanesine yerleştirildi. Burası da tek katlı, pencereleri ve kapıları bakımsız bir avluya açılan büyük bir bina. Bodur bir incir ağacının altı bu çöldeki tek gölgelik. Binada çıplak duvarlar ve çıplak yerden başka bir şey yok. Yerli halktan yolcular tüm varlıklarını beraberlerinde taşıdıkları için gerektiğinde her şartta ve her yerde kalmaya alışkınlar. Kulübesinin parmaklıkları arasından bakkal onlara ihtiyaçları olan tüm yiyeceği satıyor, üzüm, ekmek, kurutulmuş balık, zeytin ve peynir...
Demirlediğimiz koyun manzarası hiç fena sayılmazdı. Hayal gücü yeterince gelişmiş bir ozan önünde uzanan doğa güzelliğine dalarak, topları birbirine doğru dönmüş karşılıklı iki kale, Sestos ve Abydos'u hayal edip, antik dünyanın en güzel aşk hikâyelerinden birini gözünde canlandırabilir. İlk gece ben de bunu başardım. Çok sevdiğim bu öykü hafızamda bütün netliğiyle canlandı ve Leandros'un başına gelenlerle ilgili bölümde manzaradan küçük bir destek aldım. Kahramanımız, kıpkırmızı ışığı denize yansıyan liman fenerinden seslendi:
Asya kopardı onu Avrupa'dan
Ama o hiç kopmadı aşktan.
...
Sonunda altıncı gün geldi ve yolculuk hazırlıkları sessiz gemiye canlılık ve hareket getirdi...
Güneş batmadan önce Gelibolu'dan geçiyoruz. Burası bir zamanlar Kaptan Paşa'nın merkez üssü ve Osmanlı donanmasının deniz harekatlarından önce buluşma noktasıydı. Osmanlılar ilk önce Gelibolu'da, Asya'dan Avrupa'ya geçtiler. Gelibolu'nun karşısında, Asya kıyısında eski zamanlardan beri şaraplarıyla ünlü Lapseki yer alıyor. Karanlığın çökmesiyle Marmara denizine, eski adıyla Propontus'a giriyoruz."