
"Tüm gün boğazın kıta tarafında, güzel kalıntılarıyla sanatçı ve antikacıları büyüleyen Assos yakınlarında oyalandık. Karşıdan gelen rüzgâra karşı verdiğimiz büyük mücadele sonrasında, sakince uzun bir uyku çektikten sonra, 15 Mayıs sabahı Baba Burnu'na (antik dönemdeki Lektos platosu R.A) vardık ve göz görebildiğince çizgi gibi dizilmiş Türk askerlerine ait çadırların olduğu Troas'ın geniş ovalarını gördük.
Öğleden sonra yelkenlimiz, birkaç saatliğine karaya çıktığım Bozacada'ya (Tenedos) demir attı. Bozcaada'dan (Tenedos) anakaraya çıkıp (uzaklık altı ya da yedi milden daha fazla değil) Alexandria Troas'ın kalıntılarını, üzerinde çok konuşulan su kaynaklarını, tümülüsleri vs. görüp, daha sonra, Sardinyalı kaptanın beni gemiye alacağı Çanakkale (Dardanelles) kalelerine gitmek niyetindeydim. Bunun için mutlaka adanın paşasından bir pasaport ya da teskere ile yanıma bir zabit ya da bir Türk haberci almak zorunda olduğum söylendi. Paşaya gitmek için çok geç kalmıştım, dinlenmek için haremine çekilmişti; duvarların arkasındaki kalede bir sonraki güne kadar ziyaret edilmeyecekti ya da rahatsız edilemeyecekti. Bu nedenle ben de rehberimle birlikte (Avusturya ve Sarinya konsolosu olarak çalışan zavallı bir Rum'du) paşadan sonraki ilk sorumlu kişi olan Binbaşı ya da komutana gittim.
Onu nerdeyse parçalara ayrılacak ve her basamak çıkışta sallanan ve çatırdayan ahşap bir evde buldum. Ben içeri girdiğimde küçük ve yuvarlak bir odada, adaya demirlemiş iki direkli bir Hollanda savaş gemisinin kaptanı ve iki subayıyla birlikte oturuyordu. O yemek yerken üç üflemeli çalgıcı ve iki davulcu büyük bir gürültüyle evi her parçasına kadar titreyecek kadar müzik çalıyorlardı. Eliyle bana yanına oturmam için işaret etti, yanımdaki yardımcım ise kapının yanına oturdu, müzik yarıda kesilmemeliydi ve müzik on beş dakika kulaklarımın zarı patlamadan, ama kafam çatlayana kadar devam etti. Hepimiz onu ve sanatçılarını tebrik ettikten sonra, kendi işime giriştim. Binbaşı sessizce bakıyordu. Biraz düşündükten sonra, eğer Troas'ı gezmeye kesin karar verdiysem, bana teskere ve iki ya da üç zabit vereceğini söyledi. Ama aynı zamanda bana ne paşanın ne de kendisinin onu korumak için yeterli güce sahip olmadığını söyleyerek, beni kararsız bırakmak istedi. Bana Troya ovasının olduğu burunda sekiz bin kişilik askeri birliklerin olduğunu, bunların, millerce uzunluğunda düzensiz bir şekilde yayılmış birliklerdeki, disiplinsiz erlerin Küçük Asya'nın içlerinden geldiklerini, bunların yabancı ve komutanlara çok fazla ilgi göstermediklerinin bilgisini de verdi. Böyle sorunlar olduğu için üzgün olduğunu belirttikten sonra, Sultan'ın, Frankların düşmanca davranışları karşısında Çanakkale Boğazı'nı korumak için Troas'a asker göndermek zorunda kalmadığı daha uygun bir zamanda gezimi gerçekleştirebileceğimi nazikçe dile getirdi. Nargile, kahve ve küçük keklerin olduğu kutular etrafa servis ediliyordu ve biz ayrılırken, nazik Binbaşı bana ucuz fiyata satacak biraz kahvem, biraz Rum ya da yün elbisem olup olmadığını sordu: "aldığım her şeyin parasını öderim" dedi. Ben ise ona tüccar olmadığımı ve maalesef o tür şeylere sahip olmadığımı belirttim. Bu açıklamalarım onun beklentilerini karşılamış gibi gözükmüyordu.
Çanakkale Boğazı (Dardanelles) açısından çok önemli bir konumu olan Bozcaada (Tenedos), İstanbul'dan (Cosntantinople) gelen altı yüz denizcinin olduğu garnizonla korunuyordu. Kale Troya tarafına bakan kıyıdaydı; küçük ve zayıf; sadece küçük kalibreli kullanılabilir beş top bulunmakta; duvarları benim gördüğüm Türklerin yaptığı tüm diğer kalelerde olduğu gibi çok sıradan işçilik ürünü. Rus filosu 1770 yılında kaleyi yıkmış ve eğer isterlerse aynı şekilde yeniden yıkabilirler.
Adadan şarap dışında hiçbir mal ihracı yoktur; bizler bir parça sebze bile bulamadık. Yerleşme sefil bir durumda, yaklaşık beş bin olan nüfusun neredeyse çoğu Rum ve çok fakirler. Düzenli bir birlik yok, önemli bir düzensizlik yok, ama her şey çok sefil de olsa, yavaşça yoluna giriyor: 1822'deki katliam sonrasındaki devam eden mutlu değişiklik bu.
Bozcaada'da (Tenedos) koruna gelmiş antik anıt yok. Dr. Chandler ve diğer gezginlerin kasabada gördükleri çok fazla önemli olmayan kalıntıları bulmak için etrafa dikkatlice baktım. Hepsi yok olmuş! İnsanlar birkaç yıl için büyük bir tahribata neden oluyor: Sultan Mahmud'un son beş yıllık hükümdarlığı antik eserler açısından alışılmış olduğunun çok ötesinde bir felakete neden oldu. Nerde olursa olsun iyi bir taş ya da mermer bulunduğunda, taşımak için uygun bir mesafede olduğunda, yaptırdığı yeni yapı ve köşklerde kullanılmak için götürülmekte. Phidias'ın (antik dönemin ünlü heykeltıraşı) eskisinin eseri dünyevileştirmesi bile onu kurtaramamakta; sadece gerçekten bir yabancının para çantası ya da bir elçinin elindeki ferman, sadece bunu engelleyebilmekte. Güverteye geldiğimde, kaptanın akıntıya karşı kesinlikle yol alamadığı için, çok sayıdaki diğer gemi gibi gecelemek amacıyla adanın altına demir atmış olduğunu gördüm...
Bir sonraki sabah neredeyse hiç rüzgâr olmadan yol almaya başladık. Akıntıdan kurtulmak için Asya yakası tarafında durduk ve ölümsüz kıyıya doğru yavaşça süzüldük. Zeybekler ya da düzensiz dağlılar sahilde kalabalık bir şekilde toplanmışlardı, küçük filomuz geçerken bize doğru baktılar. Bazıları ise denizde yüzüyordu, bazıları ayak ayaküstüne atmış çadırların önünde oturmuş nargile içiyorlardı, bazıları ise atlar ve develerle ilgileniyor. Dizlerinin arasında küçük örseler, yanlarında kömür ateşi silahlarını onarıyor ya da nal yapıyorlardı... Bir sonraki gün en uygun taze güney rüzgârıyla Çanakkale'ye (Hellespont) vardık ve yolumuzda Türklerin hiçbir engellemesi ile karşılaşmadan, kaleden karaya çıktık. Dardanelles'de güverteye çıkan Sardunya konsolos yardımcısı, bize, topçulardan oluşan düzenli garnizon ve denizcilerin yanı sıra, üç ile dört bin arasında başıbozukların Şubat ayından beri Troya Ovası'nın olduğu yerde grup olarak toplandıkları ve hiç ara almadan yarı aç şekilde, sürekli olaylar çıkartıp, ortalığı karıştırdıkları bilgisini verdi...
Güzel bir esintinin desteğiyle akıntıya karşı yol almaya devam ederken, mutsuz âşık Hero'nun cesaret ve kahramanlığı ve zavallı Lord Byron aklıma geldi. Asya tarafından Avrupa'ya, Abydos'tan Sestos'a geri yüzmek akıntılar nedeniyle çok zor. Koyu yeşil uzun selvilerin karşısında, bahçeler, zeytinlikler, ince ve beyaz minareler ve kubbeli camilein arasında tek tek boyalı evleriyle Çanakkale (Dardanelles) dışında, Çanakkale Boğazı (Hellespont) beklentilerimi karşılamadı...
Gelibolu, Türklerin büyük bir hızla yayılan ve yine o kadar felaketle sona eren imparatorluğun Avrupa'daki ilk yeri olması açısından ilginç. Neşeli oldukça yaşlı gezgin Tournefort buranın tarihi ve Osmanlıların erken dönem fetihlerinin barbari destanları konusunda iyi bir özet vermekte. Kasabada Türkler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerden oluşan, yirmi bin kişilik (son dönem gezginleri nüfusu altmış bin olarak vermekte) karışık bir nüfus var. Ticarette, büyük oranda mısır, şarap ve yağ önem taşımaktadır. Kasabanın çevresinde Rumlar tarafından ekilmiş bereketli bostanlıklar var, ancak onların arkası ise çöl gibi.
Gelibolu'da kaldığım sürede ilk kez tiryaki (theriaki) ya da afyon yiyenler olarak bilinenleri gördüm. Genel olarak bu zararlı uyuşturucuyu kullanmak zehirlenmelere yol açsa da, İzmir'deki büyük Türk nüfusunda ve Anadolu'daki gezimde, bunu kullanan birine rastlamadım; ya da böylesi bir uyuşturucu hapını kullanan birini (kendi birkaç denemem dışında) ne gördüm ne de duydum. İlk kez Gelibolu'da oldu, çarşının yanındaki küçük tütüncü dükkânının girişinde ilk kez bir Türkü, kendinden geçmiş bir şekilde mecnun (madjoon) ruhu (afyon) çiğnerken gördüm. Beyaz sakallı yaşlı biriydi (dükkânın sahibi), masanın ya da tezgâhın önünde oturmaktaydı, elleri ve ayaklarını öne doğru uzatmıştı, kafası omuzlarının arasına düşmüştü, gözleri hareket etmeden bir noktaya bakıyordu."