Sir Charles Thomas Newton (1816- 1894) İngiliz arkeolog. Eğitimini 1840 yılında Oxford'ta tamamlayan Newton, ailesinin karşı çıkmasına rağmen 1840 yılında British Museum'un antikalar bölümünde asistanlığa başlar. Newton, asistanlığı döneminde antik dönem objeleri üzerine bilgisini arttırır. 1852 yılında Midilli adasına konsolos yardımcısı olarak atanır, kısa bir süre sonra 1853- 1854 yıllarında Rodos adasında konsolosluk yapar. Bu görevi sırasında sadece adalarda değil tüm bölgede British Museum koleksiyonu için eser arar. Lord Stratford de Redcliffe'nin destek ve finansi yardımlarıyla 1854-1855 yıllarında Kalymnos'ta kazılar yapar ve bu çalışmalarda bulduğu çok önemli yazıtları Londra'ya götürür. Bir sonraki yıl ise Halikarnassos (Bodrum) mozolesini keşfeder. 1856-1857 yıllarında hayatının en önemli arkeolojik çalışması olan, Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan mozolede kazılar yapar. Bu çalışmalarda keşfettiği pek çok önemli eseri Londra'ya kaçırır. Newton Batı Anadolu ve Akdeniz'in diğer önemli arkeolojik yerlerinde yaptığı araştırmalar sonucunda bulduğu eserlerin büyük çoğunluğunu British Museum'a yollar. Söz konusu bu çalışmalar sırasında Newton'un yolu 1853 yılında Çanakkale'den geçer. Özellikle Troya'nın nerede olması gerektiği konusunda yoğun çalışmalar yapar ve gezisi sırasındaki izlenimlerini 1865 yılında yayımlar. 1863 yılında ilk kez Troya'yı kazarak, Hisarlık Tepe'nin Troya olduğunu arkeolojik olarak ispatlamak isteyen Frank Calvert'le yazışır. Calvert, Troya kazılarını İngiltere adına yapmak için Newton'dan maddi destek istese de olumlu bir cevap alamaz ve böylece bir anlamda Heinrich Schliemann'ın 1870 yılında başladığı kazıların önü açılmış olur:
Çanakkale Boğazı'nın Girişi (1801, William Gell)-2
"Selanik'ten ayrıldıktan sonra Gelibolu'na gittik, orada İngiliz konsolos temsilcisi ve çok nazik biri olan M. Sitrides'in evinde oldukça konforlu bir şekilde misafir edildik. Bana evi ve kentteki bazı ilginç antikaları gösterdi. Bunların arasında en ilginç olanı, M. Sitrides ile ilişkili olan, beyaz mermerden yapılma yüksek kabartma heykel grubuydu. Kabartma bir mağaranın içinde, sağdaki bir kayanın üstünde oturan ve syrinx çalan bir Pan figüründen oluşmakta. Onun altında ise, önünde Hermes ve üç su perisinin dans ettiği bir sunak var.
Bu kabartma heykel, cesaretle ve özgürce hiç çekinmeden yapılan iyi bir sanat dönemine ait olduğu izlenimini veriyor. Heykelin elleri ve kollarının bazı yerleri kırılmış, ancak onun dışında heykelin durumu çok iyi. M. Sitrides kendisinin olan bir kaşık gösterdi, bunun birkaç yıl önce Lapseki'de (Lampsacus) bulunan ve bir bölümü şu anda British Museum'da olan ilginç gümüş bir koleksiyona ait bir parça olduğunu hemen anladım...
M. Sitrides aynı zamanda bir mezarda bulunan iki silindirik biçimdeki altından yapılmış, burma şeklinde örülmüş ve sonunda iki tane aslan başı olan bir broş gösterdi. Bu burgunun ortasında ise baklava şeklinde oturtulmuş bir Medusa başı var: Grek dönemine ait gibi gözüküyor.
Kentte ise bir bölümü epik bir bölümü ise kısa uzun heceli dizelerden oluşan bir yazıt buldum, sütunun başı ters olarak bir caminin kapısına yerleştirilmişti.
Türkler sütunu dikkatlice ters olarak yerleştirmişti. Konsolos temsilcisinin dragomanın (özellikle devletlerarası ilişkilerde kullanılan, çoğunlukla azınlıklardan gelen ve bir devlet görevlisi sayılan tercümanların Tanzimat dönemine kadar kullanılan yaygın adı, R.A) kontrolünde yazıtın konumunu değiştirmeyi denedim. Ancak yere vurulan ilk kazma darbesinden hemen sonra, yeşil türbanlı fanatik biri tüm erkekliğiyle bize doğru bağırarak geldi; bunun üzerine ben de başım dizlerimin arasında yazıtın hepsini okuyarak kopyasını çıkarmak zorunda kaldım. Bu oldukça rahatsız pozisyon üç gün devam etti, zamanın büyük çoğunluğunda etrafım Paşa'nın kontrol için yolladığı görevli ve yoğun bir kalabalıkla çevriliydi. Bana burada birkaç yıl önce antik Kallipolis kentini gösteren ve üzerinde yazıt olan bir heykelin bulunduğunu; Türklerin de bu heykeli, Orta Çağ'da duvarlarında olduğu gibi çeşmelerinden birinin duvarında kullandıkları söylendi. Erenköy'den Çanakkale Boğazı (1890, W Simpson)
Hava yarımada gezisi için pekiyi olmadığından Çanakkale'ye (Dardanelles) gitmeye karar verdim ve orada konsolosluk yapan Bay James Calvert ve kardeşi tarafından karşılandık.
Onların, Çanakkale'den (Dardanelles) yaklaşık üç saat uzaklığındaki kıyıya çok yakın olan Erenköy'deki (Renköi) çiftlik evlerine gitmek için hareket ettik. Bu ev şu anki konsolosun amcası olan Bay Lander tarafından yapılmış. Burada Avrupa uygarlığının bazı parçalarını buldum; III. George dönemi güzelliklerinden olan aile portrelerinin yanına yerleştirilmiş Sir Thomas Maitland'ın kasvetli resmi, bir piyano, bir bilardo masası, geçen yıl İngiltere'de yayınlanmış bazı yeni kitaplar ve Midilli'den bilinmeyen bazı diğer küçük lüks objeler.
Calvertler oldukça önemli ölçüde meşe palamudu ticareti yapıyorlar. Meşe palamudu (Quercus Aegilops) Troas bölgesinde büyük bir alana yayılmakta ve daha çok boyama ve İngiltere'de dericilikte kullanılmakta. Palamutlar ise domuzlara veriliyor, ama aynı zamanda yakıt olarak da kullanılıyor. Calvertlerin iki çiftliği var, oralarda iki ya da üç tane İngiliz pulluğunu kullanıyorlar. Türk çiftçileri yüzyıllardır Küçük Asya'da toprağın altındaki zengin dolguyu tahrip etmeden tahta aletleri kullanmaktalar. Troas bölgesi yüzyıllarca bakımsız kalmış yabani bir bölgedir, ama Rumlar (Grekler) artık burayı kültüre almaya başlamışlar. Onlar Küçük Asya kıyısının pek çok yerinde ilerliyorlar, Türkler ise kademeli olarak onların önünü açıyorlar, ellerindeki arazilere bakmak için yeterli enerjileri olmadığı için terk ediyorlar.
Hisarlık _Troya ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) Çanakkale (Dardanelles) ve Troya arasındaki bölge genelde çalı çırpıyla kaplı, bir tek köy bile yok ve neredeyse hiç ekili değil. Ufuk çizgisindeki monotonluğu hiçbir şey bozmuyor, ama bazı Homeros kahramanlarının mezarlarını gösteren, aralıklarla gökyüzü çizgisinde görülen büyük tümülüsler (mezar tepeleri) var. Bu topraklarda gezerken sadece çok az insan görebiliyoruz. Midilli'deki, insanların yoğun olarak yaşadığı köylerin arasındaki her türlü gidiş için kullanılan döşeli yolların üstünden katırlarıyla evlerine giden şişman ve yağlı vatandaşların yerine: Troya ovasının yollarında ise uzak bölgelere giden deve sürüleri var ve bazen de dişlerine kadar silahlı bir atlı. İnsana ait tüm gördüklerimiz bunlar. Sadece Horace (M.Ö. 65-M.Ö. 8 yıllarında yaşayan Romalı, İmparator Agustus döneminin en önemli şairi, R.A) zamanındaki gibi, kemerinde silah ve kendisinden daha vahşi köpekleriyle birlikte koyun ve keçilerden oluşan büyük sürüsünün yanında ilerleyen Slav çoban dışında...
Troya yerleşmesinin olduğu yere bir gezi yaptık; gece yarısı Calvertlerin çiftlik evinin olduğu yerin yakınından (Pınarbaşı köyü yolunda, Thymbra Çiftliği olarak da bilinen Hanaytepe yerleşmesinin yakınındaki çiftlik evi. R.A.). Buradan Pınarbaşı'na (Bounarbashi) doğru ilerledik ve Chevalier'in Troya yerleşmesi olduğunu iddia ettiği, Menderes (Karamenderes Nehri) tarafından çevrili kayalık tepeyi inceledik. Eğer bu tepe bir zamanlar akropolis olduysa, o zaman burada ilk kez Mr. Burgon tarafından dikkati çekilen, Homerik yerleşmeleri olan Miken ve Tirynis'de bolca bulunan erken dönem çanak çömleği görebilmeliyiz. Ben böylesi bir çanak çömleği toprakta göremedim. Aynı zamanda; erken Grek kalelerinde genel olarak yerleşmelerde görülen ve kestikleri ana kayada izleri hiç yok olmayan ev temellerini, burada hiçbir yerde keşfedemedim.
Pınarbaşı'ndan ayrıldıktan sonra güneye doğru Kemallı'ya (Chimenlai) gittik, burası askeri belgelerde no. 1608 ile gösterilen küçük bir köy. Burada kocası Calvertlere meşe palamudu satan bir bayan tarafından oldukça misafirperver bir şekilde karşılandık. Bir Türk evinde ilk kez kalıyordum. Her şey oldukça temiz ve rahattı. Doğal olarak çok siyah olan bir bey bizi bekledi. Türk hizmetkârlar, özellikle de zenciler, hareketlerinde sessizlik ve rahatlıkla çok iyi bekçiler. Avrupalıların Levant'taki üstün zenginliklerine rağmen, Türkler kadar iyi hizmet edilmezler, çünkü hiç kimse bir Rum (Grek) ya da bir Latin Hristiyan'a hizmet etmeye tenezzül etmez. Sabahleyin, biz ayrılana kadar hiç ortalıkta gözükmeyen evin kadını pencereden belirdi ve peçesini açtı, bize bir gün daha kalmamam nedeniyle üzüntüsünü gösterdi. Bu tür davranışlar alışılmışın dışında ve Türk geleneklerindeki genel kurallara göre tümüyle yasaktır; ancak kadın ne genç ne de güzeldi. Calvertler de ailenin dostuydular ve onların meşe palamutlarını satın alıyorlardı, işte biz de böylece enfants de la maison (evin çocukları) gibi karşılandık.
Bu köyün camisi açıkça görüldüğü üzere bazı eski antik yapılara ait büyük kare taşlardan yapılmıştı. Bu camide "Sodalis Augustalis" olarak İmparator Claudius'a adanmış Latince yazıt var. Pencere söve taşının üstünde diğer Latince yazıt parçası var, bir bölümünde isim ve unvan olarak Nero ismi geçiyor. Caminin önünde Dorik üslupta sütün başlığı ve düz bir mermer sandalye var.
Bir sonraki gün dağlardaki Koushhibasi isimli köye (Koçali ?) gittik, burası Kemallı'dan bir buçuk saatlik mesafe güneyinde ve Alexandria Troas'dan ise üç saatlik uzaklıkta. Buranın yakınında, ocaktan kesilmiş ve öylece duran yedi tane olağanüstü büyüklükte granit sütun var; sanki bir peynir ya da peynirden kesilmişler gibi. Uzunlukları 37, 38 feet (bir feet 30, 48 cm, R.A), çapları ise 5 feet 6 inç (1 inç 2, 54 cm) büyüklüğünde. Roma Dönemine ait gibi ve uzaktaki bir tapınak için, daha sonra parlatılmak için kabaca işlenmiş. Hepsinin uzunlukları aynı değil. Çıkartıldıkları ocak ise sütunların kuzey doğusunda yer almakta. Murç işaretleri birbirine paralel oluklar şeklindeki granitlerin yüzeyine dikey olarak yer almakta.
Bu ocaktan Alexandria Troas'a giden yolda bu granitlerden var, denize giden yolda terkedilmiş. Bu yedi uyuyanların çıkartıldıkları yerde öylesine sessizce yatmaları oldukça etkileyici bir şey.
Koushibasi'nın güneyinde yolumuz kayalık ve çorak bir alana dönüştü, ta ki, dağların arasında kurulmuş en ilginç kale, Çığrı'ya ulaşana kadar. Askeri kayıtlarda burası denizden 1648 feet yüksekliğinde. Koushibashi köyünün iki saat güneyinde ve askeri belgelerde kayıtlı, ama gezginlerin buradan çok fazla bahsetmediklerini düşünüyorum. Duvarlar blok granitler köşeli olarak her yerde kusursuzca örülmüş. Kale baklava dilimi biçiminde ve delik uçurtmayla karşılaştırılabilir. Güney doğu, kuzey batı yönünde uzamakta. Uzun tarafı boyunca yirmi dakikada yürünebiliyor, yani yaklaşık bir milden daha uzun. Çok sayıda kuleli kent girişi var...
Buranın etrafındaki dağlar soyguncuları ile ünlü. Kaptan Spratt, başka bir subayla birlikte hidrografik yüzey araştırması yaparlarken üç tane silahlı serseri tarafından yolu kesilmiş, ancak onlar büyük bir akıllılık yaparak kaçmayı başarmışlar.
Çığrı'dan Alexandria Troas'a giderken sıcak su kaynaklarının olduğu Lisgyar denilen (Kestanboun Kaplıcaları) yerden geçtik. Burada kâgir tekniğiyle örülü hamamların kalıntıları var, olasılıkla Geç Roma dönemine ait. Artık Bay Calvert'in koleksiyonunda olan tunçtan yapılma küçük fare burada bulunmuş. Bu buluntu yerinin yakınlarında Apollo Sminthius'un tapıldığı Sminthium var. Bu farenin Alexandria Troas'ın bir sikkesinde elinde bir fare tutan tanrıya adanmış olduğundan kuşku duymamak lazım. Burası askeri belgelerde no. 1608 olarak işaretlenmiş "sıcak kaynaklar" ama isim yok. Pococke burasını not etmiş ve hamamların sülfürik olduğunu söylüyor. O, burada beyaz mermerden yapılmış, kafası kırılmış kadın figürü görmüş.
Alexandria Troas'a geldiğimizde hava öylesine kötüydü ki atlarımızdan inmeden, geçerken Roma dönemi kalıntılarına baktık. Burada yazıt ve heykel olmadığını duyar gibiydim. Ana harabeler oldukça görkemli tarladaki, çok sayıda kemerden oluşan büyük bir yapıdan meydana geliyor. Büyük bloklar isodomos duvar tekniğiyle örülmüş. Chandler buranın bir gymnasium olduğunu tahmin etmekte.
Mermerler, gezginler ya da buraya komşu köylerde yaşayanlar tarafından bu yerleşmeden alınıp götürülmüş ve geriye bir şey kalmamış, ama güçlü Roma duvarları ve yapıların ana yapıları kalmış. Yakında bir yerde kemerli bir yer alt geçidi gördük, amfi tiyatronun basamaklarının altından geçtik. Denize doğru limanın olduğu yerde yaklaşık bir mil boyunca dağınık ev kalıntıları var. Kuzeye doğru harabeleri Geyikli yönünde geçtik ve duvarların arkasındaki arazide çok sayıda lahit gözüktü; bunlar antik yolun iki tarafına doğru yerleştirilmiş olmalı. Alexandria Troas'tan geri dönüş yolunda Menderes (Karamenderes) yakınlarındaki Kalafatlı'da (Hisarlık/Troya'nın hemen bitişiğindeki köy, R.A.) durduk. Burada kısa bir süre önce alışılmış desenleri olan kaba döşeme ortaya çıkartılmış. Geçerken Rum (Grek) köylüleri döşemeleri kare şeklinde kesip kiliselerin meydanına, yağ geçirmeyen bir tabaka gibi döşüyorlardı. Buradaki birkaç hektarlık alanda yüzeyde mermer parçaları ve kaba Roma dönemi çanak çömleği var. Döşemenin doğusunda temeli kaba taşlardan örülmüş teras duvarları görülebilmekte.
Bu duvarlardan bir tanesinin uzunluğu 60 adım, sağ açı yapan diğer duvar ise 50 adım uzunluğunda. Bu duvarın yanında ise, üç ya da dört tane kare blok yüzeyde öylece durmakta. Bu döşemenin kuzeyinde, üstünde düzeltilmiş bir alan küçük bir tepe var; kuzeyde arazi kademeli bir şekilde ovaya doğru iniyor. Yüzeyde siyah boyalı Hellenistik çanak çömlek parçaları var. Kalafatlı'dan İlium Novum'a (Yeni İlon/Troya, R.A) gittik, burada yüzeyde görülebilen kalıntılar önemsiz; yüzeyin düzensiz olması, büyük kalıntıların toprağın altında saklı olabileceğini aklıma getirdi. Daha sonra, bazı yazıtların kopyalarını aldığım Halileli üzerinden Erenköy'e (Renkoi) döndük.
Erenköy'e (Renkoi) döndükten sonra, köyün yarım kuzey doğusundaki, Bay Calvert'in antik Ophrynium olduğunu sandığı yeri ziyaret ettim. Burası artık İt Gelmez olarak adlandırılıyor, belki de bu isim, dar bir bağlantıyla yukarıdaki yüksek yerlere bağlanan doğu hariç, iç taraflarda etrafının derin vadilerle çevrili olduğunu anlatıyor. Bu platformun güney batısında, Bay Calvert limana kademeli yamaç geçidinde iyi kalitede kırmızı topraktan künkler bulmuş. Antik dönemde aşağıya suyu akıtmak için yapılmış izlenimi vermekteler. Platformun yüzeyinde duvar temelleri, mermer parçaları ve çanak çömlek parçaları var. Burada, bakırdan iki tane Neandria ve bir tane de İlium sikkesi bulunmuş. Bu platformun güney doğusunda diğer taraftaki yüzeyden aşağıya doğru künkler teraslarla inmekte. Bu terasların üstündeki eğimli platformdaki yüzeyde ise Hellenistik döneme ait çok sayıda çanak çömlek var. Üstteki bu platformda duvar temeli belki de kuzey batıgüney doğu yönünde 170 feet (1 feet= 30, 48 cm;R.A.) teraslanmış, döndüğünde ise doğugüney doğu yönünde 146 feet uzunluğunda. Travertine bloklardan yapılan bu dıştaki kaplama duvar molozla doldurulmuş. Burada Ophrynium'un farklı dönemlerine ait on dört tane sikke bulunmuş. Bunlardan iki tanesi Siegeum, üç tanesi İlium Novum ve bir tane de Rodos'un yakınlarındaki küçük bir ada olan Magiste'ye (Rosso Kalesi) ait gümüş sikke. Oldukça seyrek olan son sikkenin, paranın basıldığı yerden bu kadar uzak yere gelmiş olması çok ender rastlanan bir durum. Buradaki yamaç yüzeyinin, çok derin vadilerin kenarlarında sık sık meydana gelen heyelanla değişmiş olduğu gözüküyor. Bu platformun aşağısına doğru antik döneme ait iskele kalıntısı var.
Açıkça görülüyor ki Grek kenti burada kurulmuş: Strabon'un da anlattığı gibi konumu ve burada bulunun çok sayıdaki sikke, kentin bu platformda kurulmuş olma olasılığını arttırmakta.
Erenköy'ün (Renköi) güneyindeki sahili incelerken kırk dakikalık uzaklıkta bir çeşmenin yanında kırmızı çanak çömlekler ve yapı taşları gördüm.
Çok fazla kalıntı gözükmeyen, Antik Rhaeteum'un (Çakal Tepe'nin olduğu yere, R.A) olduğu tahmin edilen burun, Hellenistik dönem mezar alanı olarak kullanılmış olmalı. Yamaç tarafındaki yaklaşık 8 feet (1 feet= 30, 48 cm; R.A.) yüzeyi incelediğimizde, vazolara ait küçük parçalar, kemikler ve küller tespit ettik. Burada ölülerin kırmızı topraktan yapılmış büyük kaba kaplara gömülmüş olduğu anlaşılıyor. Arazinin yüzeyinde ise çok sayıda çanak çömlek parçası var. Yüzey yamaç buruna doğru hafifçe yükselmekte; yükseltinin biçimi burada bir zamanlar bir tümülüsün var olduğunu, ancak daha sonra üstünün teraslanmış olduğunu akıllara getiriyor.
Erenköy'ün (Renköi) güney batısında bir saatlik uzaklıkta ve sahilden birkaç dakika yürüyüş mesafesinde eski Bizans kilisesi Agios Athanasi olarak isimlendirilen kilisenin kalıntıları var. Bu kilisenin temellerinin uzunluğu 66 feet (1 feet= 30, 48 cm, R.A.); genişliği ise 57 feet. Buradaki kalıntıların arasında Roma dönemi sütün başlık parçaları var. Burada Siegum sikkeleri de bulunmuş.
Küçük çay Kemar'ın (Kemer Dere) Menderes'le (Karamenderes Nehri) birleştiği yerin yakınlarında; Çanakkale'nin (Dardanelles) güneyine beş saat uzaklıkta, Akçaköy (Atshik-koi) yakınlarında Calvertlerin bir çiftliği var. Burada askeri belgelerde Harman Tepe (Herman Tepe) ve Hanay Tepe (Khani Tepe) olarak işaretli iki tane tümülüs var. Erenköy'e (Renkoi) ziyaretimiz sırasında Hanay Tepe'de (Khani Tepe) Bay Frank Calvert galeri ve kuyu açtı. İçinde, tabana yakın olan yerdeki kül tabakasından başka bir şey bulunmadı; ancak kazılar yeteri kadar derine inmediği için kesin bir sonuç alınamadı. Bu nedenle buradaki en önemli buluntular Grek tümülüsünün temelinde bulundu.
Bu iki tümülüsün (mezar tepesi) Kemar (Kemer suyu) nehrinin taraçalarının olduğu yerdeki araştırmalar burada bir Helenistik mezar olduğunu ortaya koydu. Bay Calvert kazılar yaparken ben de yanındaydım. Ölüler burada geniş kaplara ya da kırmızı renkli çömleklere gömülmüş. Bu çömleklere antik dönemde pithos denilmekte. Genel olarak bilindiği üzere Diyojen bir fıçıda değil, böylesi bir pithosun içinde yaşamış. Söz konusu bu kaplar günümüzde de Grekler tarafından su depolama amaçlı kullanılmaktadır. Bu büyük kaplar evlerinin kapılarının önünde ağızlarına kadar toprağa gümülüdürler ve bunlara cupas denmektedir. Bu isim; Arapçadaki koub kelimesiyle ilişkili gibi gözükmektedir. Bizim kazımızdaki pithoslar ise yüzeyin sadece birkaç inç (1 inç= 2, 5 cm, R.A.) yüzeyin altındaydılar; pulluk neredeyse onların olduğu yere kadar derinleşmişti. Büyüklükleri değişmekle beraber en büyüğü 4 feet 6 inç yüksekliğindedir (yaklaşık 134 cm, R.A.). Bulduklarımız yana doğru yatmışlardı ve ağızları ise genelde güney doğuya bakıyordu. Her pithosun ağız kısmı düz bir taşla kapatılmıştı. Hepsinin içinde bir ya da daha fazla iskelet ve çok sayıda boyalı vazolar vardı. Bir tanesinde kemiklerle karışık sekiz tane küçük vazo vardı. Bazı vazolardaki figürler kırmızı zemin üzerine siyah boyalı; diğerleri ise siyah zemin üzerine kırmızı boyalıydılar: hepsi de çok geç dönemlere ait gibiydiler.
Bu küplerin hemen altında ana kayaya ulaştık, bu da bize bu mezarlıkta daha erken döneme ait gömülerin olmadığını ispatladı.
Erenköy'de (Renkoi) bir boşluğu değerlendirerek İlyada'daki doğal özellikleri anlatan sahneleri yeniden okudum. Troya ovasının ufuk çizgisindeki o muhteşem silueti görmeyen birisi; ozan Homeros'un okuyucuları ya da dinleyicileri kadar, o muhteşem manzarayı anılarında evine birlikte götüremez. Bizler İlyada'daki sahneleri hayalimizde ya canlandırıyoruz ya da canlandırmıyoruz; bizler Homeros savaş sahnelerinin aktarıldığı, Homeros'un doğasını aklımıza getirmiyoruz. Arka plan, bir Grek frizi yüzeyi gibi boş. Ancak Homeros'un dinleyicileri için, destandaki nehirler ve dağların isimleri gerçek doğal çevreyi yeniden anlatmakta ve tüm antik ozanlar için bir Grek anlatılarından daha çok, gezip görmemiş araştırmacılar için bir şey tasavvur edemeyeceği, kavranılan bir Grek doğal çevresi var.
Çanakkale'deyken (Dardanelles) Rumların (Grekliler) garip bir özelliğini gözlemledim. Calvertlerin acentesi evindeki bir soygun nedeniyle 40.000 piaster zarara uğradı. Hırsız bu köye kadar izlenmiş ve birkaç gün sonra köyün rahibi kilisede hırsızı hiçbir hata olmadan bulabilecek bir oyunu olacağını duyurur. Bu oyun, sütun içinde saban demiri ile birlikte kaynatılan kurt ayak kemiğidir; daha sonra yakılan bu kemik, hırsızı ayağını gösteren olağan üstü bir özelliğe sahiptir: kemik ateşe atılır atılmaz hırsızın ayağı hemen felç olacaktır. Rahip bu oyunu sabah saatlerinde duyurur ve kurt kemiğini bir sonraki güne kadar yakmayacağını da belirtir. Aynı gece çalınan tüm eşyalar, gerçek sahibinin bahçesine bir çanta içinde atılır ve böylece onun için hazırlanan cezayı çekmekten kurtulur.
Rahibin bu güç gösterisinin arkasında, daha gerçekçi ve somut bir tehdidin, yani Çanakkale (Dardanelles) Paşa'sının çalınanlar konusunda tüm köyü sorumlu tutabileceğinin yattığını düşünüyorum. Böylece rahip bir anlamda her zaman olduğu gibi hükümetin aleti olur."