Çanakkale Boğazı'ndaki Kaleler (1686, Jacob Enderlin) Soylu bir aileden gelen Frederick Howard (1802-1864), Oxford'da klasik diller üzerine doktora yapmış, hem politikada hem de edebi alanda döneminin tanınmış şahsiyetlerindendir. Daha 23 yaşında amcasıyla birlikte gittiği, Rus Çarı Nikola'nın taç giyme töreni sonrasında politik alanda aktif roller üstlenmiş ve 1835-41 yılları arasında İrlanda Genel Sekreterliği gibi önemli bir görevde bulunmuştur. Lord John Russell'in ilk kabinesinde Orman Bakanı olarak görev yapan Howard, 1848 yılında babasının ölümü sonrasında kont unvanını almış, 1849 yılında Lordlar Kamarasının üyesi olmuş, 1853 yılında ise, Aberdeen Üniversitesi rektörü olmuştur. Yazıları, konferansları, özellikle şiirleriyle 19. yüzyıl İngiltere'sinin en önemli şahsiyetleri arasına girmiştir. Howard, İstanbul'un fethini anlatan bir trajedi de yazmıştır. 31 Mart 1853 tarihinde çıktığı Doğu yolculuğu bir yıl sürmüş ve bu gezi süresince not ettiği izlenimlerini 1854 yılında kitap olarak yayınlamıştır. Kırım Savaşı sırasında Avrupa'da Türklere karşı duyulan sempatinin yazılarına yansıdığı görülmektedir. Howard'ın Çanakkale izlenimlerinde hem dönemin entelektüellerinin Doğu ve Homeros eserlerine bakış açısının, ama aynı zamanda o dönemde Çanakkale'de İngiltere büyükelçiliği yapmakta olan Calvert ailesi ile ilgili önemli bilgiler vermektedir. Frederick Howard, Çanakkale bölgesine ilk ziyaretini İstanbul'dan başladığı Ege yolculuğu sırasında gerçekleştirmiş, daha sonra ise Ege adalarından İstanbul'a dönüşünde, bazı sorunlar nedeniyle Bozcaada'nın karşı kıyılarındaki Beşik Koyu'nda beklemek zorunda kaldığı dönemde ise ikinci gezisini gerçekleştirmiştir:
"10 Temmuz
Saat beşte güverteye idim. Marmara Denizi'nin her iki kıyısını da rahatça görebiliyorduk. Güvertede yapılan ayini Yüzbaşı Deriman yönetti. İyi niyetli, saygıdeğer bir insan Deriman.
Marmara Adası'nı geçtikten sonra Çanakkale Boğazı'na geldik. Boğaziçi'nin kardeşi olan bu boğaz, onun kadar harikulade olmamasına rağmen, yine de güzel. Hatta hem klasik, hem de tarihi bir enteresanlığa sahip. Eski ismini koruyan Lapseki‘ye (Lampsacuk) geçtik. Lapseki Themistokles'e (M.Ö. 5. yüyzılda yaşamış Grek komutan) şarap yetiştirilmesi için Büyük Kral tarafından görevlendirilen şehir. Zirvede bulunan Atina'nın mezarı olan Aegospotamos'u, Truva ordularını kutlayan Apaesus, Practius ve selle şehirlerini, Leander ve Lord Byron'un yüzerek karşıya geçtikleri ve muhtemelen Xerxes'in üzerine köprü kurduğu Sestos'dan Abydos'a doğru daralan boğazdan seyrettik. Eski Madytus'un yanındaki Hecuba'nın meşhur mezarını gördük. Büyük top mazgalları ile modern kalelerin önünden geçiyoruz. Burada tarih ve musiki birbiriyle yoğrulmuş. Şimdi görünmeye başlayan şu kubbe gibi yeşil tepeleri görür de kim buraların tam olarak kendisine ait olduğunu iddia etmez? Ve bu da beni şunu tekrarlamaya yöneltiyor:
Her tümsek yeşiline inanırsın,
Hepsinde efsane kahramanların külleri vardır,
Etrafları sabit manzaralarla dolu,
Hala akmasında senin Çanakkale Boğazın
(Abidos'lu Bir Gelin).
Çanakkale Boğazı'nı geçtikten sonra Ege Denizi nefis manzarasıyla önünüzdedir. İmroz Adası'nın güzel dik kayalıklarının görünümü çok hoştur. Sağ tarafta Semadirek'in yüksek zirveleri önünüzde Tenedos'un hafif tümsekleri, solda alçak Truva sahilleri uzanır. Bir burundan dönünce İngiliz ve Fransız filolarını gördük. Fransız filosunun en uç noktasına kadar gittik. Fransız filosu çift sıra sekiz yelkenli. Sonra tek sıra yedi yelkenliden meydana gelen İngiliz filosunun yarısına kadar gittik. İngilizlerin buharlıları daha fazla. Buharlılar büyük gemilerin arkasında yer almış. Amiral Dundas'ın sancak gemisi Britania'nın karşısında durduk. Amiral beni büyük bir misafirperverlikle karşıladı.
11 Temmuz
Bu sabah Fransız filosuna kumanda eden Amiral de la Susse'nin yerine Amiral Hamelin'in geçeceğini öğrendik. Amiral Susse Fransız donanmasında yaş haddi olan altmış beş yaşını doldurmuş. İngiliz Amiral onunla birçok defalar görüşmüş, onu çok seviyor. Kaptanlarımızdan birçoğu gemiye geldi. Kocaman filonun bu canlılığı, her ne kadar mürettebat Beşike Körfezi'ndeki monotonluktan şikâyetçi olsalar bile, beni çok neşelendirdi. Burada bir aydır bulunuyorlarmış. Yemekten önce ve sonra olmak üzere iki defa karaya çıktım. Gezdiğim yerlerden bir tanesi bana Karamenderes (Skamandros) olduğunu söyledikleri yerin ağzında idi. Suyun çok berrak olması beni çok sevindirdi. Suyun berraklığı nehirlerin güzelliğine ilk katkı ve aynı zamanda gemiler için de bulunmaz bir nimet. Uzun uzadıya giden nehrin genişliği aşağı yukarı bir buçuk metre kadar. İnsan bu nehrin sularının Xerxes'in ordularına niçin yetmediğini ve Çanakkale Boğazı'na niçin geniş denildiğini rahatlıkla anlayabiliyor. Aniden bir şehir göründü. İçki, çubuk, İran halıları satan bir sürü dükkân gördük. Aşil burada olsaydı da görseydi, şüphesiz böyle şeyler satan dükkânlar olmazdı. Akşam yemeğinde buharlıların kaptanları da aramızdaydı. Zeki adamlar. Amiralin bize ikram ettiği kaplumbağa ve Berkshire usulü pişmiş pirzolayı iştahla silip süpürdük. Bundan daha mükemmel bir yemek bulunmaz yeryüzünde. Amiral Hammelin bu gece geldi.. Eski Kumkale Yakınlarındaki Patroklos Tümülüsü (1843, Etienne Rey)
12 Temmuz
Her gün okumak için kendime İlyada'yı aldım. Uzun süredir orijinalinden okumama rağmen sözlük olmadan, not veya çevirisiz rahatça okuyabilmem beni sevindirdi...
14 Temmuz
Saat sekiz buçukta amiral ve filodaki hemen hemen bütün kaptanlarla birlikte, Çanakkale sularında ufak bir gezinti yapmak için Caradoc gemisinde toplandık. Gelibolu'ya kadar uzandık. Dönüşte Çanakkale'nin Asya kesiminde küçük bir şehrin kalesinde durduk. Karaya çıktık. Buradaki askeri kumandan bizi çok candan karşıladı. Hemen kahve çubuk ve şerbet ikram ettiler. Kumandanın çok dostça bir görünüşü var. Ancak alay üzerimizde pek olumlu bir etki bırakmadı. Büyük toplara baktık. Bu toplardan bir tanesi neredeyse Amiral Ducworth'ün gemisini batıracaktı. Bir tanesi de aynı döneme ait İngiliz toplarına benziyor. Topların sayısı büyük mermer ve granit gülleleriyle beraber- yedi taneydi. En büyüğünün çapı seksen santim kadardı. Ancak bu topların hedefi ayarlama ve doldurma güçlükleri yüzünden aynı ebattaki diğer toplar kadar etkili olmadığı söylenir. Geciken pikniğimizi güvertede yaptık. Önümüzden Çanakkale akıyor, sohbetimiz gitgide koyulaşıyordu. Neşemiz arttıkça artıyordu.
Gün akışı içinde birkaç dakikalık fırtına çıkmış ve Çanakkale Boğazı'nın o meşhur akıntısını‚ açık denizlere faça edip karanlıklar içinde yuvarlanırken görmüştük. Geriye dönüşümüz çok güzel bir güneş batışına rastladı. Seksen mil kadar ötemizde Atos Dağı rahatça görünüyordu. Geceleyin kıyıda silah sesleri duyduk. Gemimizin bayrak yüzbaşısı soruşturmaya gitti; bir Yunanlı öldürülmüştü. Ancak hırsızlar tarafından mı, yoksa mesai arkadaşları tarafından mı vurulmuştu, bu belli değildi.
15 Temmuz
Saat altıda Kaptan Lushington'un gemisi Albion'a gittim. Kahvaltı ettikten sonra kaptan ve konsolosun kardeşi genç Bay Calvert'le (Hisarlık Tepe'yi (Truva) 1863-63'de ilk kez kazan kişi) birlikte karaya çıktım. Dağa çıktık. Ben konsolosun sevimli eşeğine bindim. Truva'da yirmi mil kadar gezindik. Çoğu yer fundalıkla kaplıydı, orada burada küçük meşe ağaçları ve bazen ekili araziler görülüyordu. Bunların arasında öyle araçlar bulunuyordu ki, Homer bunları görse herhalde şaşkına dönerdi. Çok yaşlı iki öküzün çektiği düven nehirdeki sallara benziyordu. Binişi çok zevkli olmalı herhalde. Çocukça bu zevki tatmak isterdim. Üç ufak köyü geçtik. Sonuncu köyde, yerde duran bir sürü sütun vardı. Bunları herhalde taşıma güçlüğünden olacak kimse ellemiyordu. Yedi tane kocaman granit sütun dikkatimizi çekti. Üstünde Roma devrine ait olduğunu sandığımız birtakım işlemeler var. Daha sonra yanları uçurumlarla dolu bir tepeye çıktık. Tepeye tırmanırken hayvanların sırtında rahat bir şekilde oturmaktan dolayı üzüntü duydum. Birbirine bitişik üç tepede geniş bir alana yayılmış kocaman taşlar gördük. Çok kalın çift sıra duvarlar çeviriyordu bunları ve insana onarılmış hissini veriyordu. Bunların Pesagi kabilesine ait harabeşer olduğu söyleniyor. Şimdi Tschigri ismini taşıyormuş (Çığrı Dağı/ Neandria antik yerleşmesi. R. A). Haritalarda Palae Scepsis, daha eski ve esas adı olan Scepsiz diye belirtilen yerden çok uzak değil. Çığrı'nın bir Bizans yazarının belirttiği gibi İstanbul'un fethinden önce Türk akınlarından sığınak yeri olarak kullanılan Skamandros çevresinde bir kale olan Kenkreal ile aynı şehir olması muhtemel. Aşağıdaki ovada Truva kurulmadan önce, İda'nın aşağı taraflarındaki şehir olan Dardania olabilir mi acaba? Daha sonra kurulan Dardanus şehri sadece bir şehir olsun diye kurulmuş olabilir. Ancak bu şehir kıran kırana savaşan Pelasgian'lar, Clopenan'lar, Yunanlılar, Truvalılar, Phrygianlar, Mysianlar ve Dardanlar‘dan hangisine ait olursa olsun bunu düşünmek bile imkansız. Duvar ve merdiven kalıntıları bulduk burada. Ve bazı çömlek parçalarını aldık. Mr. Calvert çok az seyyahın tepeye salimen vardığını söylüyor. Daha önceki tecrübelerine dayanarak, burada yaşayanların atlarından nasıl faydalandıklarını bile düşünemiyorum dedi. Burada yaşayanlar herhalde su ihtiyaçları için depolar kurmuşlar. Manzara tepeden çok etkileyici. Tek tük ağaçların ekili araziyi noktaladığı ve aldatıcı bir görünüş verdiği Truva ovasına baktık. Önümüzde Ege Denizi'nin gün vurmuş mavi rengi uzanıyordu. Tenedos ufak tepeleriyle uzakta görünüyor ve daha geri planda Semadirek, İmroz, Bozcaada, Limni adaları, hepsi de yerlerine uymuş bir vaziyette görünüyorlardı. Filonun yüksek direkleri koyu kırmızılıkta uyuyorlardı. Daha sonra Friedland adlı bir Fransız savaş gemisinin koya girdiğini gördük. Fransız ve İngiliz filolarından yeni gelen gemiyi selamlamak için top atışları duyuldu.
Tepeyi ayaklarımızı basa basa indik. Dönüş yolculuğumuzdan sonra kıyıya inmek ve daha sonra gün batışından Albion gemisinde karşılaştığımız misafirperverlikten çok mutlu olduk. Amiral de la Susse aramızdan sabahleyin ayrılmış. Her iki filonun mürettebatı da onu uğurlamışlar.
18 Temmuz
Yine Kaptan Lushington'la yola çıktık. Skamondros'un yanındaki derede atlarımızı bulduk, sonra Simois deresini geçtik. Konsolosumuz Bay Calvert'in kır evine doğru on iki mil at sürdük. Burası Truva'nın kuzey bölümü. Daha önce gördüğümüz araziden daha mümbit ve daha göz okşayıcı. Sonunda konsolosun evine vardık. Bu ev daha önce bir Türk ağası tarafından kullanılıyormuş. Erenköy adlı küçük bir köyün ortasında. Koyu mavi suları ile Çanakkale Boğazı'na, Ege Denizi ve adalara bakan çok geniş, şahane manzarası var. Ev de geniş ve havadar. Ev sahibimizden çok memnunuz. Bay Calvert'in bu evin dışında bir Avrupa yakasında Chersonese'de, diğeri de Truva ovasında olmak üzere iki büyük çiftliği var. Truva ovasındaki çiftlik yedi bin beşyüz hektar kadar. Türk kanunlarına göre gayr-ı müslim erkekler arazi sahibi olamayacakları için Bay Calvert bu arazileri karısının adı altında kayıt ettirmiş. Bu örnek belki de size Türk kanunlarının gevşekliği hakkında bir fikir verebilir. Devlete ödenmesi gerekli toprak vergisi senede on sterlin kadar. Ayrıca öşür de verilmesi gerekiyor. Ancak Bay Calvert değil öşür, toprak vergisini bile ödememiş. Bu topraklara sahip olduğunun üçüncü yılında sadece öşür yüz elli sterline ulaşmış. Bay Calvert Türk topraklarını gerek tarım, gerekse maden yönünden tükenmez olarak niteliyor. Yiyecek, içecek ve yatacak ihtiyaçlarından başka senede üç sterline çalışmaya razı olacak Türkler varken, yılda on sterlin verip Yunanlıları çalıştırmayı tercih ediyor.
Konsolosumuzun güz evinden öğle vakti ayrıldık. Başlangıçta hava bize çok sıcak geldi. Geri dönüş yolculuğumuz eski Truva'nın yanında en makul şehir olarak kabul edilebilecek olan Thimbrek (Thymbrean) vadisi içinde yakınlarda bir tepede Tymbrean Apollo mabedi yakınından oldu. Burada (Halileli köy mezarlığı) eski bir şehrin kalıntıları olabilecek mermer bölümler vardı. Daha sonra konsolosun yeni büyük çiftliğinin bir kısmını gezdik.
21 Temmuz
Niger gemisi geldi. Bu buharlı gemilerin Siegeum Burnunu döndükten sonra haber getirdiklerini belirterek yaklaşmaları çok heyecan verici. Bugün gelen haberler daha sakin. Misafirperver ve iyi kalpli Amiralle son defa akşam yemeği yedikten ve geminin subaylarıyla candan bir vedalaşmadan sonra karaya çıktım. Akşamın serinliğinde konsolosun yazlık dağ köşküne vardım. Köşkte, konsolosun ailesinden başka bir Eflaklı bay kalıyordu. Bu bay da tıpkı şimdi ressam olarak Chevalier d'Azeglio gibi 1848'de hür düşünce ve eylemlerinden ötürü Ruslar tarafından ülkesinden sürülmüş.
22 Temmuz
Sabahleyin pek bir şey yapamadım. Mr. Calvert yavaş yavaş toplanan bölümlerden çok ilginç olacağa benzeyen bir müze meydana getirmeye çalışıyor. Bu çalışma kendisine hem yarar sağlayacak, hem de antika oluşu sebebiyle şöhret sahibi yapacak görünüyor. Şimdiden, Makedonyalı Filip devrine ait olduğunu tahmin ettiği, Etrüsk tipi denilen birkaç ufak vazo var. Yemeğimizi saat üç buçukta yedik, sonra atlara binerek çok güzel bir gezinti yaptık.
Atlar manzaranın tadını tam anlamıyla çıkarmamız için biraz ürkekti. Fakat Çanakkale Boğazı, Saros körfezi ve adaların gün batışındaki manzaraları, bilhassa su seviyesinden yukarı doğru en muhteşem yükselişteki Semadirek Adası harikulade idi. Zarif, küçük bu koruluktan geçtik. Buradaki Yunanlılar hala yılda bir defa öküz kurban etme adetlerini sürdürüyorlar. Kurban edilen öküzü daha sonra yiyorlar, arkasından şarkılar söyleyip dans ediyorlar. Buradaki tek eksiklik ağaçların pek büyümemiş olması. Birkaç tane güzel gümüşi dişbudak gördük. Hava kara ayit ağaçlarının o mis kokusuyla dolu. Bu köşkün içi de dışı kadar cezbedici, hatta daha da çekici. Ancak son zamanlarda bu evin üstünde keder bulutları dolaşmış. Bay Calvert'in annesi Bayan Abbot, on altı çocuk dünyaya getirmesine rağmen, hala dikkati çeken bir güzelliğe sahip. Amacım gezdiğim veya misafir olduğum evleri anlatmak değil, lakin Mr. Calvert'in evinin civarındaki değişik insanlara karşı tutumundan bahsetmemek de elde değil. Nazikliği, enerjisi, zekâsı, yardımseverliği ve yaratıcı pragmatizmi ile böyle insanlar bu diyarı yeniden ihya eden kişiler olabilirler kolayca. Bay Calvert, Gelibolu ve Truva'daki çiftliklerine Avrupa malları, aletleri getiriyor, bu çiftliklere şimdi eski Dardanus şehrinde bir başka çiftliği eklemek çabasında. Köylülere tavsiyelerde bulunuyor, ilaç dağıtıyor. İşini öylesine geliştirmiş ki, bir ayağını buraya bağlamış artık. Yılda %20 faiz ile köylülere borç para vermiş. Şimdi paraları topluyor. Borç para verdiklerinin hepsinin Yunanlı olduğunu kaydetmeliyim. Mr. Calvert acı tecrübelerden sonra artık Türklere ödünç para vermemeyi tercih ediyor. Müslümanlığı kabul ettikleri iddia edilen iki Hristiyan'ı eski dinlerine geri döndürmüş. Lord Stratford'un gayreti ile yakınlarda çıkarılan af olmasa epeyce ağır bir para cezasına çarptırılacakmış. Sözün kısası, epey faal bir kişi.
23 Temmuz
Bay Calvert bana Çanakkale şehrindeki konsolosluğuna kadar refakat etti. Burada Selanik ile İstanbul arasında işleyen Avusturya Lloyd şirketine bağlı Ellena adlı küçük bir buharlı vapura bindim. Şeref kamarasındaki tek misafir bendim. Güvertede genç ve çok ateşli bir Yunanlı vardı. Avrupa'da ilerleyen Türk hakkında ipe sapa gelmez sözler söylüyordu. Ne yazık ki ülkesini ilerletecek bu gencin elinde Faublert'in hatıraları kitabı vardı.
...
14 Ekim
Amiral Dubdas ve Hamelin yukarıya doğru ilerledikleri takdirde demirleme yerlerinin neresi olacağı konusunda bu sabah bir toplantı yaptılar. Fransızların Gelibolu (ya da Zampzacus)'da, İngiliz filosunun da Çanakkale'de geçici olarak demir atması kararlaştırıldı. Ne yazık ki, müttefik donanmaların birlikte Haliç'e girmelerini görmek bize nasip olmayacak. Çok şatafatlı bir gösteri olurdu yoksa bu. Akşam yemeği Charlemagne gemisinde yenildi. Yemekler çok lezizdi. Misafirperverlikte mükemmeldi. Kaptan M. de Chabannes'i çok severim zaten. Geminin rahibi mürettebata bazı kısa telkinlerde bulunmak için dışarı çıktı. İnsan bu telkinleri sık sık tekrarlamalı.
15 Ekim
Kahvaltıdan sonra Bay Calvert ile gemiden ayrıldım. Onunla ikamet ettiği Erenköy adlı bir köye arabayla gittik. Peneleus, Antilochus, Achislles ve Patraklus adlarını taşıyan tepecikleri sol tarafımızda bırakarak evvelce görmediğim bir yola saptık. Orada inşa edilmiş olan Ajax lahdine gittik. Roma mimari tarzına benzeyen bazı kalıntılar var. Bu on dört millik yolculuk son zamanlardaki zafiyetimin ardından beni kafi derecede hantallaştırdı. Fakat erken bir akşam yemeğinden sonra yürüyüş yaptım. Hava bir şark havası için oldukça bulutlu.
16 Ekim
Son derece sakin bir gün Bay Calvert ayini yönetti; hastalığım sırasında benim için dua etmiş olduğunu söyledi; bu yüzden kendisine hürmetlerimi ve teşekkürlerimi sundum. Birçok kişi Bay Calvert'e tavsiye almak için, hatta ameliyat olmak için geliyor. Akşam yemeğinden sonra ilkbaharda taze yeşillikler arasında mutlaka çok cazip olan dar yollar ve bağlar arasında hanımlarla güzel bir yürüyüşe çıktık.
17 Ekim
Saat yedide atlara binip Bay Calvert'in Asya Çiftliği'ne gittik. Bazı yeni makineler yerine konuluyordu. Truva ovasında‚ Garrete of Saxmundham" ve "Croskill of Beverley" markalı aletleri görmek bana biraz tuhaf geldi. Son zamanlarda açılan ve kireçlenmiş insan kemikleri tabakalarını kapsayan, ateşkes sırasında gömülen Truvalıların kalıntıları olduğunu sandığımız toprak yığınını görmeye gittik. Çevredeki toprak büyük ölçüde bir gömülme alayı olarak kullanılmıştı. Ancak uzak bir gelecekte içinde bir veya daha fazla sayıda çok ufak toprak kavanoz ve gözyaşı şişeleri bulunan toprak kavanozlar ve tabutlar kazılıp çıkarılabilir. Benim de orada bulunduğum bir sırada Bay Calvert'in yaptırdığı kazılardan birinden çıkan bir kavanoz aldım. Bay Calvert bunların Büyük İskender ya da Filip devrine ait olduğunu ileri sürüyor. Türkmen çobanlardan alınan fevkalade hazırlanmış kaymak ile mükemmel ve hafif öğle yemeği yedik. Sonra çiftlikten çıkıp Burnabaşı (Uzun süre Troya olduğuna inanılan Ballıdağ'ın hemen altındaki Pınarbaşı köyü. R.A) Truva'nın zirvesine çıktık. Bu şahane şehri ilk seyahatimde ne yazık ki üstünkörü geçmişim. Geniş ve sade bir açıklıkta çimenlerin güzel pınarlardan kana kana su içtik. Dönüş yolculuğumuz Cesietes tepesinin çevresinden oldu. Önümüzde müttefik donanmalarının manzarası yükseldi. Donanma sanki sessiz bir uykudaydı.
Akşam yemeği için Amiralin gemisine tam vaktinde vardık. Güneş hafiften batıyordu. Geçen seferkinden daha uzun olmasına, güzelliği takdir etmeme rağmen bugün beni fazla etkilemedi. Akşam Fransız gemisi Chaptal döndü. Subaylar bizim gemiye geldiler. Bizim Amirale İstanbul'dan haberler getirdiler. Önemli bir haber bu. Padişah'tan haberler getirdiler. Padişah haber alınır alınmaz donanmalardan iki gemi ve dört beş buharlının acele Boğaziçi'ne gelmelerini istiyordu.
18 Ekim
Amiraller Çanakkale Boğazı'nda durulacak yerler hakkında müzakereler yaptılar. Evden hastalığımı merak eden mektuplar aldım. Rodney'in (Kaptan Graham'ın gemisi) güvertesinde akşam yemeği yedim.
...
Katıldığım ilk bora olacak bu. Birbirine bitişik filonun hareketini görmek için sabah saat ikide uyandım. Güzel bir manzaraydı. Solgun ay, gemilerin ışıkları sessiz ve durgun sular üzerinde parıldıyordu. Tekrar yattım. Uyandığımda saat altı yedi civarıydı. Çanakkale'ye girmiştik. Yalnız kuzeyden orta şiddette bir rüzgâr esiyor. Yolculuk neşeli geçiyor. Fransız gemisi Jupiter'le baş başa gidiyoruz. Tam bu sırada Amiral Hamelin'in sancak gemisi Ville de Paris ve şahane gemi Napoleon ikimiz arasından gururlu bir şekilde geçti. Buraya o yeni gemilerimizden birini neden göndermedikleri için kızmamız gerekir hükümetimize. Dış görünüşün önem verildiği bir ülke derler bizim memleketimiz için. Öğle vakti Ville de Paris ve bu yerleri taramış bulunan Jena haricindeki diğer bütün gemiler Çanakkale rüzgârları ve akıntının ters etkisi altında demir attılar. Skamandros ve Simoeis nehirlerinden daha büyük olan Rhodius (Sarıçay R.A.) nehri ve Çanakkale'nin takriben bir mil aşağısındayız. Öğle üzeri karaya çıktım ve biraz yürüdüm. Sonra Bay Calvert'i kasabadaki evinde buldum. Onunla beraber kıyıdaki gemiye atla geldim. Venageance gemisinde Kaptan Drummond'la birlikte akşam yemeği yedik. Bütün yaz boyunca yaptığı yarı diplomatik vazifelerini beğenilir bir incelikte ve saygıya değer bir sesle anlattı.
29 Ekim
Çanakkale Boğazı bugün bir parça değişik. Sular hissedilir derecede sakin. Gün doğuşunda Albion gemisi yaklaştı ve iki buharlısıyla birlikte bizi geçti. Her iki filodan birçok gemi hareket halinde. Bizim geminin, harikulade kaptanına rağmen en sonda kaldığını buraya yazacağım için üzgünüm. Daha önce de kararlaştırıldığı gibi, sabaha kadar yola çıkılmayacağı için şehre indim ve değerli dostum Bay Calvert ile son defa vedalaştım."