Denizden Eski Kumkale ve Çevresi (1801, William Gell)
İngiliz bir cerrah olan Dr. William Wittman , Napolyon'un 1798 yılında Mısır'ı işgal etmesiyle ortaya çıkan Osmanlıİngiliz-Rus yakınlaşması sonrasında, İngiltere'nin Osmanlı'ya yardım için gönderdiği askeri birliğin doktorluğu görevini yapar. Savaş sırasında ise Sadrazam'ın doktoru görevini üstlenir. Dr. William Wittman'ın seyahatnamesi, İngiltere'de başlayıp Akdeniz ve Ege üzerinden İstanbul'da, daha sonra Fransız işgalindeki Mısır'da devam eden ve Mısır'ın kurtarılmasından sonrasında İngiltere'de biten, aynı zamanda bir yolculuk olan deneyimlerinin de toplamıdır. William'ın gerçekçi, ama aynı zamanda tarafsız gözlemleri dönemin Avrupası'nın Osmanlıyı anlamasında oldukça faydalı olmuştur. III. Selim gibi Osmanlı Devleti'nin reformcu bir padişahının, yapımı bitmiş bir savaş gemisinin denize indirilme tarihini falcılar ve astrologlara sorduğunu, bununla birlikte Osmanlı Sadrazamı'nın dünyanın yuvarlak olmasına şiddetle karşı geldiğini Witmann'ın anlatımlarından öğreniyoruz. Nerdeyse tüm Avrupalı gezginler gibi, Troya ve Homeros etkisini, Çanakkale Boğazı'nı geçerken kendisini güçlü bir şekilde göstermektedir. Wittman, Çanakkale ve bölgesini üç kez ziyaret eder. İlk ziyareti 1799 yılı Ekim ayının 23'nde İstanbul'dan başlar ve 26 Kasıma kadar devam eder. Witmann, aldığı bir emir nedeniyle İstanbul'a döner. Bu ziyaretinde Çanakkale Boğazı'nın Ege Denizi'ne çıkışındaki Kumkale ve Siegeun antik kentinin üstüne kurulmuş Rum köyü Gavurköy'ü (Yenişehri) ziyaret eder. Burada araştırma tarihi için önemli olan; 1786 yılında Kaptan Paşa'nın emri olmasına rağmen dönemin Fransa'nın İstanbul büyükelçisi Kont Choiseul Gouiffer'in kendi ülkesine götüremediği ünlü Sigeon yazıtı, dönemin İngiliz büyükelçisi Lord Elgin'in ısrarı ve Kaptan Paşa'nın emri ile Witmann tarafından alınarak İngiltere'ye yollanır. İkinci Çanakkale seyahati ise 1800 yılında gerçekleşir. Yafa'ya gitmek için yola çıkan Wittmann bir kez daha Çanakkale'ye uğrar ve 1801'de ise dönerken Bozcaada ve çevresini ziyaret eder:
"1799-Ekim
Ekim ayının 23'ünde rüzgâr hafiflemişti. İstanbul limanından yelken açtık... Bundan sonraki üç gün boyunca Marmara Adası'yla Gelibolu arasında hareketsiz beklemek zorunda kaldık. Bu arada birliğin topçularından biri dizanteri oldu.
Ayın 28'inde Çanakkale'deydik (Dardanelles). Nara Koyu'ndaki Mito'nun (Maydos / Eceabat) tam karşısında demirledik. Asya kıyısına hayli yakındık, antik Abidos kentiyle aramız beş altı kilometre ancak vardı. Esas varacağımız yer olan Çanakkale (Chennecally) hisarlarından da üç kilometre berideydik. Demirlediğimiz nokta gerçekten pek klasik bir noktaydı, çünkü eğer şairler doğru söylüyorlarsa, Leander buradan Boğazı yüzerek geçerek Sestos'a, sevgili Hero'suyla buluşmaya gitmişti. Abidos kentinin eski madalyonlarında, onu yüzerek kuleye ulaşmaya çalışırken gösteren resimler var, daha sonrasında ise Hero'nun anısına kuleye bir meşale dikilmiş. Daha sonraki dönemlerde deniz feneri olarak kullanılan bu kulenin kalıntıları deniz kenarındaki bir kayanın üzerinde görülebilmektedir. Yüzdüğünü gösteren eski madalyon resmi?
Demir atışımızdan iki saat sonra gemimiz demir taramaya başladı, karşı sahile doğru sürüklenme tehlikesi belirdi. Bunu engellemek için halatı kesip yelkenleri açmak zorunda kaldık. Kısa bir süre sonra Çanakkale kentinin üç kilometre ötesinde, Kaptan Paşa'nın filosunun yakınında bir yerde demirledik.
Demir atarken bir yandan Kaptan Paşa'yı on yedi pare top atışıyla selamladık. Selamlamamıza karşılık verildi, ardından Kaptan Paşa, çok güzel bir filikayla gemimizin yanına kadar geldi. Filikada çok sayıda kişi kürek çekiyordu.
Kaptan Paşa, General Koehler'i gemisine davet etti. Bu davet kabul edildi; yapılan görüşmede, Heyetteki tüm subayların Kaptan Paşa'ya taktim edilmesine karar verildi.
Orhaniye Tapyaları'nın Olduğu Yerden Eski Kumkale ve Çevresi (1801, William Gell) 29 sabahı generaller, subaylar, yüz otuz top taşıyan sancak gemisiyle Sultan Selim'e gittiler. Herkes Kaptan Paşa'ya taktim edildi, çok büyük bir ilgi ve nezaketle karşılandılar. Ardından nargilelerle, kahvelerle, çeşitli serinletici içeceklerle ağırlandılar. Her zamanki merasimlere ek olarak da son derece zarif bir çay takımıyla kendilerine İngiliz çayı ikram edildi. Kaptan Paşa onlara geminin her tarafını şahsen gezdirirken onlar da her şeyi dikkatle incelediler. Sonra Kaptan Paşa kendi askerlerine orta güverte toplarıyla talim yapmalarını emretti. Bu iş sesli emirle yapılıyor, her adımı büyük bir dakiklik ve düzenlilik içindeydi. Geminin düzeni ve mükemmel disiplini konusunda kendisine iltifat edildiğinde bütün bunları Satürn'den Yüzbaşı Samauel Hood'a borçlu olduklarını söylemekten çekinmemişlerdi. Sir Sydney Smith'in gelmesinden önce Hood, İskenderiye dışındaki karargâhın komutanıydı. Kaptan Paşa daha sonra her fırsatta, bu yetenekli ve zeki subaya ne kadar çok şey borçlu olduklarını tekrarlayacaktı; filosunda gerekli iyileştirmeleri onun sayesinde yapmıştı.
Kaptan Paşa ya da Kaptan-ı Derya görevi üstlenmiş olan Küçük Hüseyin, aslında Gürcü bir esirmiş. Çocukluk yıllarını birlikte geçirdiği Sultan onu pek sevmediği için, daha önceden Türk donanmasında herhangi bir hizmeti olmadığı halde donanmanın ıslahı sırasında şimdiki mevkiine yükseltilmiş ve orada büyük bir enerji ve yetenek sergilemeyi başarmış.
Son Türk-Rus savaşında Türklerin donanmasının çok kötü durumda olduğunu hatırlamak zor olmayacaktır. Küçük Hüseyin o dönemden sonra büyük çabalar göstermiş, bu çabaları etkili olmuş, donanmayı çok daha saygın bir düzeye yükseltmiş. Bu adam Türklerin genellikle kuvvetle sarıldığı önyargılardan uzak olması nedeniyle, Sultan'ın da desteğiyle, iyileştirme sağlayacak her yeniliği birer birer getirip uygulamış, daha ileri denizcilik bilimiyle ilgili öğrenebilecek ne varsa hepsini denizcilikte ileri olan Avrupa ülkelerinden öğrenmeye çalışmış...
Kasım ayının 2'sinde Kaptan Morris, Phaeton firkateyniyle Çanakkale'ye geldi. Gemide Majestelerinin Babıali nezdindeki sefiri olan Lord Elgin ile eşi ve maiyeti de bulunuyordu. General'le Heyetin bütün subayları derhal Lord'a saygılarını sunmak, hoş geldiniz demek amacıyla gemiye gittiler. Phaeton, on dokuz pare top atışıyla Kaptan Paşa'yı selamladı, ona aynı sayıda top atışıyla cevap verildi. Ekselansları, yanında Leydi Elgin ve Kaptan Moris'le maiyet erkânıyla birlikte Sultan Selim'e bir ziyaret yaparak Kaptan Paşa'ya saygılarını sundu. Bu yolculukları sırasında onları her iki gemi de selamladı, sonra Ekselansları, Kaptan Paşa'nın akşam yemeği davetini kabul etti.
Ayın 3'ü sabahı, Phaeoton fırkateyni, yukarıda sayılan erkânla birlikte İstanbul'a doğru yelken açtı...
Ayın 7'sinde sabahleyin, generalle birlikte Kumkale'ye doğru yola çıktım, oraya saat 10 ile 11 arasında vardık. Orda dört hisarın ve Çanakkale bölgesinin valisi olan Bey'e, Adamoğlu'na (Hadımoğlu R.A.) saygılarımızı sunduk. Bizi çok medenice karşıladı. Troya ovasına bakan tepeye, antik Sigaeum'un bulunduğu yerdeki Gavurköy ya da Janizari (Yenişehir R.A.) burnuna gitmemiz için bize atlar verdi. Oraya gidiş nedenimiz, Lord Elgin için garip bir rölyefi ve ünlü Sigeaum yazıtını almak içindi. Lord bu eserleri görmüş, onları İngiltere'ye götürmeye heves etmekteydi. Bunu sağlayabilmek amacıyla Katpan Paşa'dan ferman alınmış, özel izin çıkmıştı. Bu değerli antikalara ulaşmamız çok sürmedi. Küçük bir Rum kilisesinin girişinde duruyorlardı. Köyde yalnız Rumlar yaşıyordu. Eserlerin alınıp götürülmesine karşıydılar. Bunun nedeni, o taşlara el dokunmanın sıtmayı iyileştirdiğine inanmalarıydı. Ama bu konuda, birkaç yıl önce Sigaeum yazıtını almaya çalışan Kont Choiseul Gouffier'den daha şanslı çıktık.
Pınarbaşı Köyü Mehmet Ağa'nın Konağı (1801, William Gell) Rumların itirazlarını aşması için Hasan Paşa'dan getirdiği fermana rağmen mermeri alamamıştı. Oysa bizim gösterdiğimiz Kaptan Paşa fermanı işe yaradı. Sigaeum yazıtının bulunduğu mermer blok eskiden hermetik bir sütunun parçasıyken, kesilip ayrılmıştı. Yazıtın harfleri, kimi yerde tersten, kimi yerde normal yönde yazılıydı, bu da mermerin en yüksek değerde bir antik eser olduğunu gösteriyordu. Rölyefe gelince, çok ince yontulmuş beş figür vardı, ama ne yazık ki dördünün kafaları kırılmıştı. Bu eser de Sigaeum yazıtıyla birlikte sonunda İngiltere'ye götürülmüş olduğuna göre, bu konuda daha fazla ayrıntılı bilgi vermeye gerek yoktur.
Bundan sonra, geleneksel olarak Aşil ile Patroklos'un mezarları olarak tarif edilen höyükleri ziyaret ettik. Yaklaşırken yakında bir höyük daha gördük, onun da Ajax'ın mezarı olduğu söylendi.
İçinden geçtiğimiz Troya ovası çok geniş bir ovaydı. Uzunluğu yirmi kilometre, eni ise on kilometre kadardı. Verimli bir ovaydı ve ekinler de çok iyi durumdaydı. Arazinin geniş bir kısmı mera olarak ayrılmış, oralarda sayısız sığır sürüleri otlamaktaydı. Karamenderes ve Dümrek nehirleri ovanın ortasından kıvrılarak akıyordu. Birleştikleri yerde Pınarbaşı (Bourna Bashi) diye bir köy vardı. Orasının da antik İlium'un yeri olduğu söyleniyordu. Köyün biraz ötesindeki harabeler de Apollo tapınağının kalıntılarıydı. Etrafta bir küçük köy daha görünüyordu. Karamenderes nehri oradan geçiyordu, ama suyu pek fazla değildi. Nehir yatağının bir kısmında sığırlar otluyordu.
Gavurköy'den baktığımızda Kaz (İda) Dağı'nı, Priam'ın, Yunan kuvvetlerini inceleyip değerlendiren oğlu Poletes'in mezarını da bütün görkemiyle görebiliyorduk. Alexandria Troas'a ya da Türklerin deyimiyle Eski İstanbul'a planladığımız geziyi daha müsait bir zamana ertelemek zorundaydık. O gece Bey'in bizim için hazırladığı evde uyuduk.
Ayın 8'inde erkenden Adamoğlu'na (Hadımoğlu R.A) bir ziyaret yaptık. Kaptan Paşa'dan kendisine Çanakkale'ye çağıran bir haber almış olduğu için dönüşümüzde o da bizimle geldi. Yolculuk boyunca pek üzgün bir hali vardı. Sanki Kaptan Paşa ile görüşmesinin sonucunda tatsız bir şeyler olacağına inanıyormuş gibiydi. Bu kaygılarını General Koehler'e açmaktan da çekinmedi, ondan kendisine destek vermesini istedi. General bu konuda başarılı oldu, ama Bey o arada yine kendisine karşı olarak gördüğü koşullardan ötürü pek endişelenmişti.
Daha önce bizim gruptan bazı kimselere emrinde on bin askeri olduğunu anlatmış, üç gün gibi kısa bir sürede kırk bin kişi toplayabileceğini söylemişti. Elinde bu kadar büyük bir kuvvet olduğu halde, Türkiye'deki sistem öyle işliyor ki, vezirden ya da yetkili birinden gelen bir mesaj Adamoğlu'nun (Hadımoğlu R.A.) kendisini tehlikede görmesine yetiyor.
Pınarbaşı Köyü ve Çevresi (1801, William Gell) Öğleden sonra, iç kesimlere doğru birkaç kilometrelik bir gezi yaptım. Çanakkale Boğazının güney kıyısına, düzlük yere kurulmuş birkaç kilometrelik uzunluğa sahip bir yer. Kaz Dağı'na varan yüksek tepelerin başladığı yerde yerleşim sona eriyor. Kentin doğusunda ve güney batısında bataklık alanlar var. Bu nedenle burada yaşayanların aralıklı ateşli nöbetler geçireceği kesin gibidir. Doğu tarafında çok güzel çınar ağaçlarından oluşan koruluk bir alan var. Anlattığım dönemden on sekiz ay kadar önce veba Çanakkale'ye de yayılmış, sakinlerin, otuz kırk kişinin ölümüne yol açmış. Buradaki yaygın inanışa göre İstanbul'da veba rastlanmadık büyüklükte bir şiddete ulaşmadıkça Çanakkale'de bu hastalık çıkmazmış. Daha garip bir söylenti var: Abidos'un karşısında Boğazın kuzeyinde bulunan Mito (Maydos/Eceabat, R.A.) kasabasında yaşayanlara veba hiçbir zaman bulaşmazmış, oraya gizlice götürülen vebalı hastalar bile iyileşirmiş.
Çanakkale'nin suyu acı su. İçildiğinde damakta hoş olmayan bir lezzet hissediliyor. Bu nedenle orada yaşayanlar sularını yakınlardaki pınarlardan sağlamak zorunda kalıyorlar. Kenti çevreleyen ova bereketli; pamuk, kereviz ve türlü tahılların yetiştirildiği tarlalara ek olarak birçok da bağ var. Develer ve mandalar hem tarım alanında hem de başka amaçlarla kullanılıyor. Kent aşırı derecede pis, sokakları çok dar, evleri de, Türk kasaba ve köylerinde hep görüldüğü gibi gerçekten kötü durumda.
Çanakkale avcılığa çok elverişli. Ayrıca hindiler, kazlar, ördekler ve türlü kuşları var. Koyunlar iyi cins. Mükemmel sebzeler, arkası kesilmez şekilde hep pazarlarda. Meyveler de mevsimi geldiğinde pek bol. Balık için yerel bir pazar olup olmadığını henüz anlayamadık. Çanakkale'de yapılan şarap da iyi ve ucuz.
Burada çanak çömlek imalatı yapılıyor ve deri işleniyor. Bu deriler sonunda, evrensel saygınlığa sahip kırmızı, sarı ve siyah Türk derileri haline geliyor. Kaptan Paşa gemilerini yılda bir kere buraya getirip demirliyor, yakın bölgelerden devlet adına yıllık vergileri topluyor. Kendisinin birkaç gün içinde İstanbul'a dönmesi bekleniyor.
Boğazı savunacak dört hisar var. Buralara çok sayıda top yerleştirilmiş, birçoğu az rastlanan büyük kalibrelerde. Bazılarının namlu çapı en az yetmiş santim. Grubumuz oradan geçerken bu toplardan birinin içine oturmuş, yemeğini yiyen bir Türk gördük. Hisarlardan biri Çanakkale'de, bir diğeri karşı kıyıda Kilitbahir'de. Öbür ikisine gelince, onlar Boğaz girişinde: Avrupa tarafındaki Seddülbahir'de, Asya yakasındaki de Kumkale'de.
Yarbay Holloway'le Binbaşı Hope bu hisarları ve kıyıyı gezerken Türkler havan toplarıyla Çanakkale'de bir sektirme tatbikatı yapmışlar, İngiliz subaylara, koskoca mermer ve granit güllelerin boğazın ta karşısına kadar varabileceğini göstermek istemişler. Gerçekten de bunu pek acı bir şekilde kanıtlamışlar. Atışlardan biri, karşıdaki sahildeki çayırda oturmakta olan bir aileden üç kişiyi öldürmüş...
Troya Ovası ve Yakın Çevresi (1801, William Gell)
Ayın 11'inde, önceki geceden itibaren çok yağmur yağdı, gök gürledi, şimşekler çaktı, fırtına sabaha kadar sürünce de havanın farklılaşmış olduğunu gördük. Rüzgâr artık poyrazdan esiyordu. Isınacak ateşimiz de olmadığından birdenbire başlayan soğuk çok rahatsız edici olmaya başlamıştı. Ata binip yola çıktım, eski Abidos'un yeri olarak gösterilen noktaya gittim. Orada saçılmış tuğlalar, taşlar ve benzer şeyler buldum. Belli ki burası eski bir yerleşimin kalıntılarıyla doluydu. Hemen yakında, eski kaptan paşalardan biri süslü bir köşk yaptırmış. Güzel bir çeşme, bir de cami inşa ettirmişti. Köşk bir körfezin tepesindeydi. Kış aylarında Türk savaş gemileri oraya demirliyordu. Bu nedenle o köşk şimdiki Kaptan Paşa'nın en sevdiği yer olmuştu.
12 Kasım sabahı, Çanakkale'nin beş kilometre kadar dışındaki bir Türk köyüne gittim. Daha önce tarif ettiğim köylerden farksızdı. Son yağmurlar köy halkını iş başına koşturmuştu. Kimi asmaları buduyor, kimi tarlasını sürüp arpa ekiyordu.
Ayın 15'inde filosunu Abidos yakınlarındaki Nara'ya kaydırmış olan Kaptan Paşa, kaptanlarından birini amiral yardımcılığına yükseltti. Bize anlatıldığına göre bu terfiinin nedeni, bir Türk amiralin görevi ihmalden ötürü boynunun vurulmuş olmasıydı. Adam, Bonaparte'ın Mısır'dan deniz yoluyla kaçmasına göz yummuştu. Yeni amirali, Türk gemilerinin topları selamladı.
Ayın 18'inde Kaptan Paşa'nın hekimi Doktor Rıza, beni ziyarete geldi. Onunla bir akşam önce, Rus konağında tanışmıştık. Ertesi gün generalin evine kadar ona eşlik ettikten sonra, ikimiz birlikte, hastalanmış olan Türk kaptanlarını görmeye gittik. Bonaparte'ın Mısır'dan kaçışının onaylandığı haberi Çanakkale'ye o gün ulaştı.
24 Kasım'da Abidos'a kadar yürüdüm. Bu sefer orayı incelemek için daha çok vaktim vardı. Çok sayıda tuğla parçacıklarına ek olarak, koskoca taş ve enkaz yığınları da vardı. Hepsi her yana yayılmış durumdaydı. Bir kulenin çok vahim duvarının kalıntısı dikkatimi çekti. Her halde hala ayakta olan tek kalıntı buydu.
Hava birkaç gündür soğuk, yağmurlu ve fırtınalı geçiyordu. Sıcaklık sekiz on derece gibiydi. Ayın 25'inde hava açtı, antik Dardania'nın bulunduğu yere atla güzel bir gezi yaptım. Orada da yerlerde saçılmış tuğla kırıkları gördüm. Araya karışan taş ve diğer enkazla bir araya gelindiğinde bu da yine burada eskiden binalar olması gerektiğinin kanıtıydı. Yakınlarda bir de eski kale kalıntısı gördüm.
26 Kasım'da dağlara doğru bir gezi yaptım, orada insanın hayal gücüne sığabilecek en büyük güzelliklerden birini seyretme zevkine eriştim. Arkamda İda Dağı, önümde Çanakkale Boğazı, mroz, Semadirek, Saros Körfezi vardı. Bozcaada, Midilli, Ege Denizi sol tarafımdaydı. Güneş pırıl pırıldı. İda Dağı'yla Semadirek'in doruklarında birikmiş karlar parıldıyordu...
Ayın 30'unda Phaeton firkateyni İstanbul'dan geldi, mektuplar getirdi. Aldığımız habere göre, Heyet mensupları önemli bir hizmete hazırlık için orada bekleniyordu. Bunun üzerine general, sabah erkenden gemimize binmek üzere hazır olmamızı emretti. Ama rüzgâr kuzeyden estiği için birkaç gün boyunca Çanakkale'de kasılıp kalma ihtimalimiz de vardı.
1 Aralık günü bavullarımı alıp gemimize bindim, ertesi gün de subaylarla erler bindi. General İstanbul'da bir Türk gemisiyle gelecekti. O sabah Avrupa yakasındaki Mito'ya (Maydos/ Eceabat, R.A.) kadar gittim, doksan altı paradan bir kasa şarap aldım. Bizim paramızla şişesi üç peniden biraz daha eksik demektir. Öğleden sonra İstanbul'a yelken açtık. Hava güzel, rüzgâr tatlıydı. Akşamın geç saatlerinde Gelibolu kasabasının önünden geçtik. Ayın 3'ünde taptaze bir rüzgârla Marmara Denizi'ne açıldık, 4 Aralık öğle vakti İstanbul'da Haliç'e girdik...
1800;
Rüzgâr hiçte uygun değildi ama Babıali'nin bizi yola çıkarma kararlığı öylesine kaygı doluydu ki, bir bakıma 15 Haziran'da yelken açmaya mecbur olmuştuk...
Ayın 16'sında tekrar demir aldık, yepyeni bir rüzgârla yola koyulduk. Rüzgâr devam edince 17 sabahı dokuzda Gelibolu'ya vardık. Orada bir Türk savaş gemisinin enkazını gördük. Bir süre önce buraya terk edilmiş, limanda yatıp duruyordu. Bir buçukta Çanakkale Boğazında Mito'nun (Maydos/Eceabat, R.A.) karşısında, Abidos'a yakın bir yerde demirledik. Orada iki gün kalacak, gemiye yeni erzak ve yolluklar alacaktık. Southwold adlı bir İngiliz ticaret gemisi de İngiltere yolculuğu sırasında gelip yanımıza demirledi. İskenderiye'den gelmekte olan bir Kraliyet gemisinde veba çıktığı için Çanakkale dışında demirlemiş beklemekte olduğunu haber verdi. Kaptan da tayfalardan bazıları da hastaydı. Bu nedenle kıyıyla gemi arasındaki her türlü iletişim kesilmiş bulunuyordu.
18 Haziran'da Adamoğlu'na bir ziyaret yaptık. O da o sıra Çanakkale'deydi ve bizi ertesi gün için yemeğe davet etti. Akşam olduğunda bir Tatar gelip Lord Elgin'den General'e mesajlar getirdi.
Ayın 19'unda yemek davetine gitmek üzere yola koyulduk. Subayların çoğu deniz yolundan giderken, bir kısmı da Bey'in bize yolladığı süslü atlarla gidiyordu. Bizi çok kibar karşıladılar. Oraya varmamızdan hemen sonra, yine her zamanki gibi nargileler ve kahveler geldi. Öğlen ise daha önce anlattıklarıma benzeyen yemekler yenirken bize şarap da ikram edildi. Sofrada on beş kadar yemek vardı. Bunlar Türk mutfağının çeşitliliğini ortaya koyuyordu. Sonuncusu geleneğe göre bir tür pilavdı. Yemeğe başlamadan önce ve bitirdikten sonra ellerimizi yıkamak için sabun ve su geldi. Bu temizlik geleneğini Türkler asla ihmal etmiyorlar.
Nargilelerle kahveler tabii yine geldi, derken Bey'in önünde on dört ya da on altı pehlivan belirdi. Çıplaktılar ve vücutları ülke geleneğine göre yağlanmıştı. Gösteri başlamadan önce bir çığırtkan kuralları, hasımları tanıttı, her birinin güreş başarılarını övdü. Türklerin çok sevdiği bu eğlence aslında hayli kuvvet ve beceri istiyor. Bir güreşçi hasmının sırtını yere getirdiği anda Adamoğlu'dan on kuruş ödül alıyordu. Saat yaklaşık dörde kadar Bey'in yanında kaldık, sonra izin istedik, Abidos kumsalına inip oradan gemimize bindik.
Biz ziyaretimizi yaparken Bayan Koehler de haremdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, Adamoğlu'nun eşi çok şık ve zengin bir kıyafet giymiş, sayısız pırlantalar takmıştı. Bayan Keehler'i Bey'in eşleriyle kadın akrabaları ağırlamıştı.
Gece olduğunda güneyden güçlü bir rüzgâr esmeye başladı, gökler gürledi, şimşekler çaktı, yağmur bardaklardan boşaldı. Ayın 20'sinde sabah saatin 8'inde yola koyulduk, Çanakkale'den geçerken hisarları top atışlarıyla selamladık, onlar da karşılık verdi. Güneybatıdan esmeye başlayan hafif rüzgâr bizi Kumkale'nin önünden geçirirken saat dokuzla on arasındaydı. On bir buçuk olduğunda ise Bozcaada'nın (Tenedos) önünden geçiyorduk...
1801;
Fırtınalı hava hiç ara vermeden Mayıs ayının 10'una kadar sürdü, bize de Kastro kentinde ve çevresinde kendimizi oyalamamız için fırsat tanıdı. O sabah havayı güzel, rüzgârı hafiflemiş bulunca çabucak yelken açtık. Ama akşam yıldızdan esen rüzgâr güçlendi, küçük teknemiz, kabaran denizde dalgalarla boğuşmaya başladı. Midilli ile Bababurnu arasında anakara tarafında bir kaya bulunuyor; Reis'i hayli korkutuyordu. Gece on bir sularında kayayı geçmiş olmamız gerektiğini tahmin ettik ve ilerledik. Sabahtan önce Anadolu kıyısındaki Bababurnu'nu geçtik, şafak sökerken de otuz mil kadar ilerideki Bozcaada'yı (Tenedos) gördük.
Ayın 11'i sabahı rüzgar poyrazdan estiği için Bozcaada'ya doğru yolumuza devam edemedik, anakaraya doğru dümen kırdık. Sonunda adanın hemen hemen tam karşısına, Eski İstanbul'un (Alexandria Troas) biraz ötesine, koskoca bir sarayın harabelerini gördüğümüz yere demirledik. Binanın cephesi denize dönüktü, yuvarlak kemerli, geniş bir giriş kapısı vardı. Kıyıya çıktık, ağaçlar arasında çok sayıda bodur meşe gördük. Sığırların mükemmel otlayabileceği geniş çayırlar vardı burada.
12 Mayıs sabahı dört buçuk sularında yelken açtık, iki saat içinde Bozcaada'ya vardık. İnip kenti dolaştık, yakındaki yüksek tepelere yöneldik. O tepeler dışında, adanın yüzeyi yassı ve düzdü. Vadilerde bağlar ve araya serpilmiş daha az sayıda buğday tarlaları vardı. Ama yalnızlık çekiyor gibi görünen bir iki incir ve dut ağacı dışında ağaç ya da çalı yoktu. Oldukça çıplak haline rağmen adanın hoş görünümü vardı, yuvarlak tepeler de bu etkiye katkıda bulunuyordu. İç kesimlerde seyrek birkaç ev görünüyordu. Kentin evleri küçüktü, pek güzel değildiler. Ahşaptan yapılmışlardı ve kiremit çatıları vardı. Ada halkı bin kadar Türk ve dört yüz Rum'dan oluşmaktaydı. Başlıca ticaretleri şarap ihracatıydı.
Bozcaada'da iki kale vardı. Birisi esas kaleydi, kuzey batı tarafındaydı, sağlam ve önemli bir hali vardı. Venedik yapısına benziyordu. Doğudaki kale küçüktü ve öyle pek güçlü de değildi. Ama konumu itibariyle saldırı olursa limana girmeye çalışacak gemilere karşı daha etkili olabilecekti.
İngiliz konsolosuna bir ziyarette bulunduk. Rum soyundandı, ne İngilizce, ne Fransızca ne de İtalyanca biliyordu. Ondan alabildiğimiz azıcık bilgiye göre Mutine gemisi adaya Mart'ın 8'inde gelip iki gün kalmıştı. Sonra İstanbul'daki İngiliz sefiri Lord Elgin'in Atina'ya bir gezi yapması sırasında Lord'un gemisini izleyerek Antina'ya doğru yola çıkmıştı.
Bozcaada'da güzel koyun sürüleri görüyorduk. Tepelere doğru otlayacakları güzel çayırlar vardı. Koyun eti ucuzdu. Yerli şarap da öyleydi ama çok iyi kalitedeydi.
Rüzgâr karayele dönünce öğlende yelken açtık ve üç sularında Tavşan Adası'nın önünden geçtik. Akşam yedide Biga Yarımadası'nın kenti olan Siegeum'a yakın yerde demir attık ama rüzgâr kesildiği için Çanakkale Boğazı'na giremedik.
13 Mayıs sabahı yola koyulduk, ama hemen sonra Rüzgâr kesildi. Yedide karayelden esmeye başladı, biz de Seddülbahir'e varmayı başardık. Boğazın Avrupa kıyısında bir kaleydi. Saat onda kalenin güneyine demir attık. Rüzgâr daha sonra düzelince Reis boğazı geçmeye heveslendi, birkaç kere başarısız girişimlerde bulundu, sonunda hızlı akıntılar bizi yakalayıp Asya kıyısına sürükledi, kale ile Seigeum arasına demirlemek zorunda kaldık. Rüzgâr Çanakkale'yi geçmeye elverişli olmadığından bizim durumumuzda başka gemiler da vardı. İhtiyacımız olan birtakım alışverişleri yapmak üzere Kumkale'de karaya çıktık, ünlü Karamenderes kıyılarında Troya ovasını bir kez daha ziyaret ettik, Patroklos'un mezarına kadar çıktık, sonra da gemimize döndük.
Kumkale Türklerin oturduğu yoksul bir kasabaydı. Azıcık önemini de boğazın ağzındaki konumuna borçluydu. İki yanında iki kalesi vardı. Bu kaleler zorla geçmeye kalkışacak gemilerin canını sıkabilecek kadar güçlü görünüyordu.
Ayın 14'ü sabah altıda, gündoğu rüzgârıyla yelken açtık, ama hemen ardından mürettebat yine küreklere geçmek zorunda kaldı, bizi Avrupa yakasına yakınlaştırmaya çalıştı. Sekizde rüzgâr karayelden esmeye başladı, İmroz'a yönelmeye çalıştık, bir saat sonra kendimizi adanın altı mil kadar açığında bulduk. Bu sefer geri döndük, bir kere daha Seddülbahir'e yöneldik. Öğlen bir buçuk sularında güzel bir koya demirledik. Burası Seddülbahir'in kuzey kalesine iki mil kadar mesafedeydi. Girdiğimiz koyun kuzey ucunda yirmi dört topu olan bir kale vardı. Biz onun dibine demir atmıştık. Bizi Çanakkale'ye taşıyacak ilk uygun rüzgârı bekliyorduk. Yirmi dört saatten beri bir Avrupa, bir Asya kıyısına sürüklenip durmaktaydık.
Ama saat iki buçukta iyi bir rüzgâr çıktı, yelkenleri açtık, sonunda akşamın yedi buçuğunda Asya tarafında Çanakkale'ye altı yedi mil uzaklıktaki Bababurnu'na varabildik, demirimizi attık.
15 Mayıs sabahı sabah dokuz buçukta demir aldık, on bir buçukta Çanakkale'ye ulaştık. Demir atıp kıyıya çıktık, konsolosu ziyarete gittik, gemiye bir buçukta döndük, tatlı bir lodos altında yelkenle ilerledik. Akşam altı buçukta Asya tarafındaki verimli topraklarda kurulu küçük bir kasaba olan Lapseki'yi geçtik. Sekizde, Avrupa tarafındaki Gelibolu'yu geçiyorduk. Orası da verimli topraklarla kaplıydı, hemen kıyıdan başlayan, tatlı eğime sahip yamaçlarda buğday toplanmaktaydı."