1794
James Dallaway

James Dallaway

Sesli Dinle

Troya ve Çevresindeki Kalıntılar (1794, James Dallaway)
Troya ve Çevresindeki Kalıntılar (1794, James Dallaway)
1763 yılında Londra'da bir bankerin oğlu olarak doğan James Dallaway (1763- 1864) Oxford'da eğitim aldıktan sonra, 1789 yılında Philhellenistlerin (Helen uygarlığı hayranları) ile bir araya geldiği Society of Antiquarians of London'un (Londra Arkeolojik Eserler Cemiyeti) üyesi olur. 1794-1796 yılları arasında İstanbul'a gelen Dallaway, İngiltere'nin büyükelçilik kadrosunda papaz ve doktor olarak görev yapar. Bu dönemdeki anılarını anlattığı kitabını 1797 yılında Londra'da yayınlar. Bu kitabın iki Almanca ve bir Fransızca çevirisi yayınlanır. Dallaway'in görev yaptığı dönemde aynı zamanda doğa bilimcisi J. Sibthorp ve ressam G. Mercati'de elçilik görevlisi olarak çalışmışlardır. Dallaway'in Çanakkale yöresi ve Troya ile ilgili izlenimleri 1794 yılında J. Morrit ile birlikte gerçekleştirdiği gezisine dayanmaktadır. Dallaway, kendisinden önceki ve kendi dönemi seyyahlarının Troya konulu yazılarının tümünü bir arada değerlendirmeye çalışmakta ve o dönemde Troya olarak kabul edilen Pınarbaşı köyündeki Ballıdağ'ı oldukça detaylı bir şekilde incelemektedir. Dallaway İngiltere'ye dönüşünden sonra ölümüne kadar Norfolk dukasının sekreterliğini yaptı ve İngiltere tarihine ilişkin kitaplar kaleme alır:

"Bir saat içinde Alexandria Troas'a vardık; ilk kurulduğunda Antigonia olan buraya Türkler, Eski İstanbul demekte. Buradaki arazinin tümü artık Levant bölgesinde ender olan, valonya meşesi ve meşe palamudu ile dolu. Yüksek bir yerden Bozcaada (Tenedos) ve Troya ovasındaki büyük tümülüs Üvecik Tepe (Udjek Tepee) denizle birlikte görülüyor; sağda ise yüzeyin altı özellikle çok güzel.

Araştırmamızda çok büyük bir alt yapı ve onun üstünde, Kızlar Sarayı olarak adlandırılan, eski karşılaştırmalara göre Diana'ya atfedilmiş bir tapınağa ait platform var. Yuvarlağımsı şekildeki eski stadiumun sadece kalıntıları var, üstü yeşillikle kaplı. Çok büyük olan tiyatro, oldukça etkileyici bir şekilde portikonun bir parçası ve alt yapısı, belki de oturakların bir kısmı görülebiliyor. Denizin yakınındaki kent duvarı içeri doğru ilerliyor; gerçekten de birçok mil uzunluğundaki duvarların kalıntıları, parça parça birkaç adım yüksekliğinde görülmekte...

Denizciler ise burayı (denizden dikkati çektiği için) Priamos'un sarayı olarak adlandırmaktalar ("Il Palazzo d'Ilione", Della Valle). Ancak bilgili gezginlerin görüşleri ise birbirinden farklı. Pococke ve Chandler bu kalıntıların gimnasiuma ait olduğunu; Chevalier ise, daha iyi gerekçelerle, Roma'daki Titus ve Caracalla yapıları gibi, kalıntıları kamusal hamam olarak değerlendirmekte...

18 Yüzyılda Homeros Destanları'ndaki Troya Savaşı'nın Topografyaya Yansıması (1784, Aguste de Choi- seul-Gouffier)
18 Yüzyılda Homeros Destanları'ndaki Troya Savaşı'nın Topografyaya Yansıması (1784, Aguste de Choi- seul-Gouffier)

Lidga Hamamı'na ulaşmadan önce, birkaç mil boyunca, vadiye doğru uzanan, Atticus Herodes su kemerine ait çok büyük kalıntılar gördük. Bir tek yapıdan çok daha fazla olan gerekli çalışmalar için, kentin hayırseveri çok cömert birisi olmuş olmalı; bu işler için muhtemelen kanalın birkaç mil uzaktaki Karamenderes'den (Scamander) itibaren açılmış olmalı ve su akıntısının buna bağlandığı izi halen görülebilmekte. Yukarıda adı geçen çay, genel kullanım açısından çok fazla mineralli olduğundan uygun değil.

Alexandria Troas'ın günümüze kadar gelen kalıntıları ve ihtişamı, büyük bir Roma kolonisinin ulaştığı ünü, hatta iki yüzyıl boyunca süren zenginliğini ortaya koyuyor. Belon, Sandys ve Pococke, geriye bir küçük parça bile kalmamış yapıları anlatıyorlar. Böylesine büyük bir tahribatın nedeni çok açık, harabeler üçüncü kez, en yıkıcı olan Gotların saldırısında yok olmuştur. Sultan'ın, İstanbul'un çevresinden, muhteşem Selim ve Süleyman camilerini süslemek için mermer ve görkemli sütunların toplanmasını emretmesi üzerine buradan kalıntılar taşınmış. Büyük bir olasılıkla bu ilk kez yapılmamakta; yukardaki gezginler kıyıda taşınmak için hazır bekleyen çok büyük sütunların olduğundan bahsetmekteler...

308-309 Antik adı Simeois olan Dümrek Çayı'nın iç bölgelerdeki yatağı (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
308-309 Antik adı Simeois olan Dümrek Çayı'nın iç bölgelerdeki yatağı (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Bu muhteşem kent kalıntılarının tümüyle dağılması ise (eğer böyle bir tanımlama yapılabilirse), Sultan'ın son yönetim döneminde Kaptan Hasan Paşa tarafından yapılmıştır. Rus Savaşı sırasında, Çanakkale Boğazı (Dardanelles) yakınında bulunabilen mermerlerin hepsi, mermerlerin top olarak kesilmesi ve demirlerden ise büyük silahların yapılmış olmasıdır.

Benzeri mermerden toplar, İstanbul'un işgali sırasında II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmet) tarafından da kullanılmıştır; yani Hasan Paşa böylesi barbar bir buluşun ilk kaşifi değildir...

Fırtınalı gecede, ünlü Hasan Paşa tarafından yaptırılan, Alexandria Troas'dan getirilen sütunlar ve büyük bir lahdin olduğu çiftlikte kaldık.

Kışla ilk karşılaşmamız dokuz kasımda oldu, öylesine soğuk ve fırtınalı ki, aynı tarihlerde İngiltere'de böyle bir soğuk olabilirdi. Biraz ilerledikten sonra, Dümrek Köy (Thimbric-keuy) ve harabe halindeki bir camiyi geçtik. İçi sütunlar ve mimari parçalarla dolu mezarlık, belki de kutsal Apollo Thymbreus kenti ve tapınağın anısına dikilmiş olabilir.

Karamenderes Nehri (Skamender) ve Dümbrek Çayı'nı (Simoeis) geçtik; son geçtiğimiz yağmur sularıyla büyük bir nehre dönüşmüş, nehir yatağı kırk eli yards genişliğinde, ama genelde sakin ve yazın ortasında kurumakta. Üç saat ileride deniz kenarına ulaştık ve Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) Avrupa yakasından gördüğümüz, çok sayıda yuvarlak koyların olduğu yere ulaştık. Bunlardan bir tanesi de, burada bir savaşın olduğu konusunda en küçük bir iz olmasa bile, Dardanos kentinin olduğu, Dardanian yükseltisinin, şimdiki adı Kara Burun ya da Berber Burnu'nun altında yer almakta. Türk tarafından Çanak Kalesi, Avrupalılar tarafından Dardanelles olarak bilinen Asya kalelerine geldiğimizde, birkaç gün boyunca İsrailli bir Yahudi olan ve yüz yıla yakın bir süredir aile olarak aynı görevi devam ettiren, İngiliz konsolosu Taragano'nun ender konukseverliğine şahit olduk. Evi gerçekten ataerkil bir yapıya sahip ve içinde yüzleri birbirine çok benzeyen (özellikle de kadınların), aynı çatı altında beş kuşağın yaşadığı, dört evli çift var. Kentin içine girdikten sonra varlığı Plinus tarafından reddedilen, Sarıçay (Rhodius) üzerine kurulmuş uzun bir tahta köprüden geçtik...

Çanak Kale'de Türk tipi evinin en kötü örneklerinden iki bin ev var. Kalede dolaşıyoruz, kale ya da yapı geç Grek döneminden; destek duvarları kısmen modern, Sultan'ın parasından yaptırıldığı söylenmekte. Siperler dışarı taraflarından eğri olarak dönüş yapmakta. Almanlar dışında kimse tarafından kullanılmayan topların olduğu küçük bir park var; bazılarının kalibresi çok büyük ve yanlarında çapları iki ayak olan, kule gibi biriktirilmiş mermer toplar var. Silahlar yeşile boyanmış. Burada kente Çanak adını veren, kabaca boyanmış ve sırlanmış çanak çömleklerin üretildiği bir fabrika var. Hemen bitişiğinde yerleşmesi olan karşıdaki Kilitbahir (Chelit bawri) kalesi çok daha küçük ve ilerisinde Eceabat (Maydos/Maita) var; buranın devamında ise antik Sestos kenti bulunmakta.

Akçaköy ve Pınarbaşı Köylerinin Olduğu Bölgenin Kesiti (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Akçaköy ve Pınarbaşı Köylerinin Olduğu Bölgenin Kesiti (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Herkes tarafından anlatılan Hero ve Leander öyküsü, Ovid ile Musaeus'un güzel şiirlerine borçludur.

Bir milden daha fazla olmayan, karşı kıyıya olan uzaklık, çok kolay olmasa da modern zamanlardaki yüzücülerin de başarabildiği gibi; aslında Leander'in girişimini engellememiştir, ancak güçlü akıntılar her zaman büyük engel oluşturmuş olmalıdır.

Sestos, Hristiyanlık öncesinde 479 yılında Atinalılar tarafından feth edilmişti. Bu da kentin antik dönemi ve sonrasındaki önemini ispatlamaktadır.

Çanakkale Boğazı (Hellespont) boyunca tekneyle, yaklaşık üç mil uzaklıktaki burunun üzerinden, Nağara köyünün biraz üstünde yer alan bir zamanlar Abydos kentinin olduğu, ama günümüzde sürülerek tümüyle düzeltilmiş ve üzüm bağlarıyla dolu yere kadar yolumuza devam ettik. Mimari hiçbir şey gözükmüyor, fakat sürülmüş yüzeyde dağınık bir şekilde çanak çömleklerin çoğalarak devam ettiğini bu alanda gözlemledik. Buranın yakınında ise boğazın en dar noktası yer almakta. Miletoslular tarafından kurulan Abydos, uzun yıllar onların kontrolünde kalmıştır...

Geriye dönerken, Avrupa yakasındaki ismi Kilitbahir (Chelit ul Bawr) olan kalenin üzerinde topraktan bir tepe dikkatimizi çekti. Oldukça konik bir şekli olan bu tepe, coğrafyacılar tarafından Cynossema ya da Hecuba'nın mezarı olarak, Sarıçay (Rhodius) çayı ağzının hemen karşısında yer almakta şeklinde anlatılmaktadır. Bu kıyı kesimi diğerlerinden çok daha güzel, ağaç ve bitkilerle kaplı vadiler, tepenin ardından düzleşiyor. Kıyı çoğunlukla bir duvar gibi dikey inen sert yapılı kumlardan meydana gelen yamaçlardan oluşmakta. İda Dağı'nın kaynakları Asya kıyısı boyunca çeşitli üzüm bağları; merkezinde bir ormanla kaplı ve ayrıca çok sayıdaki dağ zirveleri manzarası muhteşem.

Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi Kıyısındaki Önemli Yerleşmeler (1770, PD Bohn)
Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi Kıyısındaki Önemli Yerleşmeler (1770, PD Bohn)
Çok güzel bir yelkenli gemi gezisiyle, bir buçuk saat sonra, diğerlerinden daha iç tarafta olan, Baron de Tott tarafından, hemen yakınındaki kayalıklara topların kurulduğu, ama kendilerinden başka herkesin görebileceği, aşağı kalelere geldik. Hemen bitişiğinde bir köy olan Kumkale'ye (Koum Kaleh) çıktık. Kalenin biçimi az da olsa kareye yakın duvarlarla çevrili; kubbeli yolun yönü denize doğru iki taraftan güçlü topların olabileceğini göstermekte.

Kale 1659 yılında Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış...

Bu noktadan, buranın yerel tarihinden ayrı bir şekilde, büyüsü akıllarda yer etmiş ve Luan tarafından çok güzel bir şekilde anlatılan, en ilginç bir bakış açısı var. Solda tepelerin olduğu alçak bir plato var, onun ortasındaki büyük alanda Greklerin kamp yeri; buranın ötesinde ise savaşın büyük olaylarının meydana geldiği yerler gözüküyor. Bozcaada (Tenedos) yükseltileri, Beşiktepe, Siegeum ve Kumkale köyünü de içine alan uzaktaki manzara ve uzanan çizgi denizin kıyısına kadar ilerleyip Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) ulaşıyor. Buradan karşıdaki burun ve kıyıdaki kaleler oldukça etkileyici bir manzara meydana getiriyor. Burada deniz oldukça genişliyor ve manzara Gökçeada'nın (Imbros) mavi dağlarıyla bütünleşiyor. Bu adanın uzunluğu ve genişliğini veren anlatımlar oldukça karıştırılmış; gerçek büyüklüğünün yarısından fazlasını bile veren harita yok gibi. Atla yarım saat kadar çalılıkla kaplı, yüksek bir arazide Dümrek köyü (Thimbrik) yakınındaki Halileli (Halyleli) köyüne kadar yol aldık. Biz geçerken köylüler, yaz aylarında alışılmış olan bir köy düğünü yapıyorlardı. İki tarafın ailesi ya da damat tarafı tek başına, gelini almak için karşı tarafa hediyeler veriyor. Bunlar olurken damat arkadaşlarıyla toplanır. Hepsi at üstünde, davul ve zurna ile yapılan oldukça gürültülü müzikle köye gelirler. Gelin istenir ve aynı zamanda gelinin kadın akrabaları da ona eşlik ederler ve daha sonra aynı müzikle evlerine geri dönerler. İki taraf farklı yerlerde pilav yemek için otururlar ve sabaha kadar eğlence bitene kadar böylece devam eder.

Uzakta gökyüzü çizgisindeki beş tane mezar tepesi, Troya Savaşı'nın her şeyden önemli ispatı gibi duruyorlar. Pınarbaşı'ndan (Bournabashi) bir buçuk saat ilerde, batıya doğru kolayca fark edilebilecek bir şekilde, antik bir kente ait kalıntıları keşfettik. Sağımızda birkaç ayak büyüklüğünde yedi tane granit sütün dikili duruyordu, ama sanki orijinal yerlerinde değilmişler gibiydiler. Diğer tarafta ise üzerinde yazıt olan küçük bir mermer blok gördük; yüzeyden birkaç inç dışarı kazılmış bu yazıt Roma imparatorluk dönemine aitti ve okunamayacak kadar tahrip edilmişti...

Eski Troya Olduğuna İnanılan Asarlık_Hisarlık Yakınlarındaki (Çıplak Köyü) Kalıntılar (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Eski Troya Olduğuna İnanılan Asarlık_Hisarlık Yakınlarındaki (Çıplak Köyü) Kalıntılar (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

...

Güneş önceki birçok günden çok daha güzel bir şekilde batarken, Pınarbaşı (Bounar-bashi) köyü, Dümrek (Simoeis) çayı boyunca güzel bir manzara gösterdi. Eski Priam krallığının olduğu topraklarının sınırları içinde, biraz daha az bir arazide yılda yaklaşık 500 sterline denk düşen üretim yapan Hacı Mehmet Ağa'nın çiftliğinin yakınından geçtik. Aynı zamanda evi anlamına gelen burada, hemen bitişiğindeki antik kentlerden toplanmış olan birçok sütün etrafta dağınık bir şekilde durmakta.

Köyden çıkarken tepeler birden bire dikleşiyor ve kısa bir süre sonra izole edilmiş dağlara dönüşüyor. Evin arkasında, kısa bir mesafede Skamender'in (yazar yanlışlıkla buradaki su kaynaklarını Karamenderes Nehri'nin kaynağı olarak yorumluyor. R.A) ilk kaynağı var; M. Chevalier; buranın Troya kenti olduğunun en önemli ispatı olarak gösterdiği hipotezinin dayanak noktası olarak sunduğu sıcak su kaynağının burası olduğunu söylüyor. En azından ılık ve ağa bize, kış aylarında özellikle donun olduğu günlerde suyun sıcak olduğunu ve buhar çıktığını söyledi. Yılda bir kere de olsa, Homeros, sıcak bir kaynak ve dolu dolu bir ırmak ayrıcalığına sahiptir.

...

Daha sonra ise, sadece Rumların yaşadığı fakir bir köy olan Gavur köy (Giawr-keuy) ya da Yenişehir'de (Janissary) mola verdik; burası, Yenişehir (Yeni-chery) ile adı aynı olan, ünlü Sigeum kentinin yeri...

Eski Troya'nın Çevresinde Bulunan Eserlerden Örnekler (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)
Eski Troya'nın Çevresinde Bulunan Eserlerden Örnekler (1784, Aguste de Choiseul- Gouffier)
Burada yarım kabartma heykel ve geç antik dönemde moda olan, Suidias'a göre aynı zamanda Solon kanunlarını yazarken de kullanılan, Cadmus tarafından icat edilmiş, öne ve arkaya doğru devam edilebilen alfabeyle yazılmış ünlü Sigean yazıtını bulduk. M. Choiseul'un, ferman ve Hasan Paşa'nın yardımıyla yazıtı alıp götürme denemesine, köylüler eski inançları nedeniyle engel olmuşlar. Chishul, Shuckford ve Chandler tarafından detaylı olarak anlatılan yazıt, alçak bir kulübenin kapısında bir şapel gibi durmakta. Yazıt bir bank gibi sürekli üzerine oturulduğu için, neredeyse silinmiş durumda. Platonun üstünde biraz ötesinde, Strabon tarafından Antilochus'un mezarı olarak adlandırılan tepeyi (beshic tepe=Beşiktepe) gördük. Köyün diğer tarafında ise, yükseltilerdeki bir mezar tepesinin altında yarım düzine yel değirmenleri var; denizin yanında da, antik coğrafyacılara göre çok yakın dost olan Akhilleus ve Patroklos'un mezarları olduğu söylenen, küçük iki tane daha tümülüs bulunmakta. Fransa eski büyükelçisi M. Le Compte de Choiseul Gouffier'un emriyle 1787 yılında açılan ve keşfedilen buluntular sonrasında; bazı dervişler dergâhlarını onun karşısına yapmış ve tepesine ise topraktan bir kulübe inşa etmişler...

Mezar tepesinin açılışında yer alan tek kişinin bir arkadaşın bana verdiği detaylı bilgilere göre, bulunduğu iddia edilen eser listesini doğrulamıyor Çanakkale'den (Dardanelles) yollanan mektup:

"Sigean platosunun yakınındaki Akhilleus mezar tepesinin kazılması konusunda, son Fransız konsolosu Senyör Salomon Ghormenzano'nun oğlu ile çok ilginç bir görüşme yaptım. Kendisinin Kont Choiseul Gouffier tarafından tümülüsde kalıntıları araştırmak için görevlendirildiğini; ağa ve köylüleri Yenişehir'in (Yencheyr) ihtiyacı olduğu kaynak suyunu bulmak için gece çalışacaklarını söyleyerek kandırdıklarını belirtti. Bu çalışmanın üzerinden iki ay geçtikten sonra, konuyla başka hiç kimse ilgilenmedi. Bir şey bulamayınca, sık sık kuşkuları arttı, ancak eserleri bulma emri verilmişti. Sonunda eserlerin saklandığı yeri keşfetti. Hemen tüm eserleri topladı ve bulduklarını bir sandığa doldurup, kendisine bu işi verenle ilişkiye geçti. Bay Choiseul buluntuları kendisine getirmesi emrini verdi, kendisinden başka kimseye göstermemesini belirtti; ancak onun tüm zahmetlerine sadece bir teşekkürle karşılık verdi. Bazı küçük buluntuları elde etmek için çok heyecanlıydı, mecbur olduğu için buluntuları bize gösterip açıkladıktan sonra, heyecanı dinmişti..."

Eski Troya'nın Olduğuna İnanılan Pınarbaşı Köyü Yakınlarındaki Kırkgözler Su Kaynakları (1801, William Gell)
Eski Troya'nın Olduğuna İnanılan Pınarbaşı Köyü Yakınlarındaki Kırkgözler Su Kaynakları (1801, William Gell)

Çok eski olmaları ve toprağın çok ağır baskısı nedeniyle metal buluntular küçük parçalara ayrılmıştı. Artık Atina'da yaşayan usta sanatçı M. Fauval'ın, M. Choiseul'dan aldığı urne ya da vazonun tahrip edilmiş biçiminden, onarıp, pek çok bilginin büyülü bir sürpriz olarak gösterildiği ve "savaş arabaları ve dört atıyla birlikte" ki tanrıçaların, Troas'ın keşiflerin toprağı olmaya devam edeceğinin ispatı göstermesi olarak yorumlandı..."

Troya Yakınlarındaki Festus'un Mezarı'dan 18 Yüzyılda Yapılan Kazılardan Çıkan Eserler (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Troya Yakınlarındaki Festus'un Mezarı'dan 18 Yüzyılda Yapılan Kazılardan Çıkan Eserler (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)