1800
Joseph von Hammer

Joseph von Hammer

Sesli Dinle

Pınarbaşı Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Pınarbaşı Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı olan Joseph von Hammer-Purgstall 1774 yılında Graz'da doğmuş, 1856 yılında Viyana'da ölmüştür. Özellikle Türkçe'ye de çevrilmiş olan Geschichte des osmanischen Dichtkunst (Osmanlı İmparatorluğu Şiir Tarihi) adlı eseriyle tanınır. Söz konusu bu eserde, ismini Yûsuf Hammer Purgstall olarak kullanmıştır. Daha 15 yaşındayken Viyana'daki İmparatorluk Doğu Dilleri Akademisinde öğrenim görmeye başlamış ve beş yıllık eğitiminde hem diplomatik tercüman eğitimi almış, hem de Türkçe, Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, Latince ve Yunanca öğrenmiştir. 1799 yılında ilk kez İstanbul'a gelen Purgstall, bu dönemde Doğu Tarihi ve edebiyatıyla ilgilenmiş, Anadolu'da geziler yapmış, aynı zamanda Doğu Akdeniz'de Fransızlar aleyhine İngilizlerin açtığı seferlere katılmıştır. Mısır'a gidip Arapça öğrenmiş, 1807'de Avusturya'ya dönmüş ve ülkesinde saray müşavirliği yapmış, imparatorluk akademisinde başkan seçilmiştir. 1835'te politikayı bırakıp kendini tamamen tarih çalışmalarına vermiştir. Osmanlı'da 1851'de kurulan Encümen-i Daniş'e seçilen bilim adamlarındandır. Purgstall'ın mezar taşında ismi Yusuf Bin Hammer olarak yazılmış ve aynı zamanda "Rahman olan Allah'ın merhametine sığınan üç dilin tercümanı müverrih Yusuf bin Hammer" diye bir yazıt da eklenmiştir. 1800 yılında, dönemin Troya tartışmalarını yakından izlemek için Çanakkale Boğazı ve Troas bölgesini ziyaret etmiş, romantik bir bakış açısıyla izlenimlerini kaleme almıştır:

"Homeros ve Kauffer'un anlatımı ve Lechevalier'in yaptığı haritası ile eski İlion'a doğru yaptığımız yürüyüşe başladık. İlk başta tüm ilginç yerleri görerek kendi gözlemlerimizle bir karar vermeye çalışacağız. Ozanın buralarla ilgili anlattığı sahneler yeniden gözler önüne getirilecek, daha sonra sınayıcı gözlerle yeniden incelenecek; buradaki toprağın doğasının eski anlatımlarla, yeni gezginlerin anlatımlarının ise toprağın doğasıyla uyum sağlayıp sağlamadığı sınanacaktır. Eğer bu benzerlikler zamanın ve barbarların yıkımlarına rağmen halen görülebiliyor ve İlyada metinleriyle coğrafya arasında gerçekten bir örtüşme bulunabiliyor ise; o zaman Homeros'un anlatımları tüm çevrenin gerçek bir betimlemesi olarak kabul edilebilir. Böylece ozanın anlatımlarındaki çelişkilerden yola çıkarak eski İlion'un varlığına itiraz edenlerin görüşleri tümüyle geçersiz kalmış olur.

Çanakkale Boğazı'nın Avrupa yakasındaki ilk kaleden son kaleye giden yolun yarısında, derin bir vadiyle kesilen tepenin arka tarafında bir paşanın çiftlik evi bulunuyormuş. Buraya verdikleri isim Sogan Deresi, soğanlı dere anlamına geliyor. Buranın yakınlarında insan eliyle yapılmış bir mezar tepesi yükselmekte. İki saatlik deniz yolculuğu sonrasında Avrupa yakasındaki en dıştaki kaleye varılıyor; buradan nerdeyse boğazı tam keserek karşı yakadaki Kumkale'ye doğru gidiliyor.

Burası ismini kısmen doğal kayalıkların, kısmen de kale duvarlarının engellediği, kuzey rüzgârının buraya taşıdığı kumlardan alıyor. Eğer yıllık olarak çekilmese, nerdeyse kale duvarlarının üstüne çıkabilecek, kalenin görülen tarafında yığılı kum tepeleri var. Buradan sonra alışılmış tur atla devam ediyor. Yüzünüzü denize doğru döndüğünüzde sağda Rhoeteon yerleşmesi yükseltisini, solda ise Sigeion yerleşmesinin olduğu Yeni Şehir burnunu görüyorsunuz. Greklerin filosu ve limanı bu ikisinin arasında kalmıştı. Ortada Grek halklarının kralı Agememnon; hilesi çok Odysseus; iki yanlarında ise cesur Ajaks ve tanrılara denk Akhilleus gemileri ve çadırlarıyla yer alıyorlardı. Ama oğul Telamon ile Peleus'un oğlu hangi tarafta duruyorlardı? Daha önce burayı ziyaret edenlerin, Rhoeteon tepesinin hemen yanındaki mezar tepesinin; daha Strabon'dan itibaren, ama aynı zamanda Gritli Dictys ve Pausanias tarafından Ajaks'ın mezarı olarak kabul etmeleri, burada onun mezarı olduğu ve aynı tarafta çadırının yer aldığı konusundaki görüşleri geçerliliğini kesinlikle yitirmiyor. Böylece biz de Homeros'un haklı olduğunu görüyoruz.

...

Şimdi ise, diğer Grek komutanlarının, ayağı tez Akhilleus'un mezar tepelerini aramak için Sigeion yükseltisinin olduğu yere geri dönüyoruz.

Neredeyse kumlar tarafından kapatılmış doğal koy Karanlık Liman (karanlık olan liman) ve daha sonra ise kıyı çalıları doğruca ilerlememize engel oluyor.

Menderes'in üzerindeki tahta köprüden geri dönüp Kumkale'ye vardıktan sonra Chyses'in Phiobos'tan intikamını almak için elindeki korkunç yayla bir adım kala okun ses çıkarması nedeniyle başarısız olduğu tepeden denize sertçe bakan mezar tepesinin olduğu rüzgârlı deniz kıyısı boyunca ilerliyoruz.

Patroklos'un gömüldüğü sırada, Argivliler cenaze ateşi için meşe ağacı toplayıp getirmek amacıyla İda'ya giderler ve Akhileus'un kendisi ve Menoetes'in oğlu için büyük bir mezar tepesi yapmaya karar verdiği çadırının yanına yığarlar. Çünkü Akhilleus gece dalgaların dövdüğü deniz kıyısında yatarken Patroklos rüyasına girer. Ona kemiklerinin mezarda birbirlerinden ayrı kalmamasını ister. Odun yığınına bal ve yağ döküldükten sonra; kurban edilen Troyalılar, koyunlar, boğalar, atlar ve köpeklerle beslenen ateş, şarapla söndürüldüğünde; Akhilleus, geriye kalan küllerden bir mezar tepesi yapılması emrini verdi. Ama geriye kalan Argivlilerin bu mezar tepesini daha büyük ve geniş yapabilmesi için küçük bir mezar tepesi olmasını ister. İşte bu mezar tepesi Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) bakan yüz adım yüksekliğinde (sadece yüz adım küllerin kalıntısıydı) en büyük, en geniş olanıdır.

Burada Greklerin en cesur, en sadık askerinin külleri bir kapta saklanıyor. Akhilleus ve arkadaşı Patroklos'un külleri birbirine karıştırılmış ve onların silah arkadaşları Antilochos'un külleriyle birlikte ayrı bir mekânda aynı kapta saklanmakta. Ama ölümlerinden yüzyıllarca sonra, kahramanların küllerinin kaderi üzerinde kara bulutlar belirdi. Ajaks'ın mezarında olduğu gibi, Akhilleus'un mezarı da açıldı. Birincisini Antonius, ikincisini ise Kont Choiseul Gouffier açarak, mezarın törensel sessizliğini bozdular.

Yahudi Salomon Ghormezzano Çanakkale'de (Dardanellen) gizlice kazılar yaptırdı ve bulunanları Kont'a yollattı ve kendisine sakladığı bazı örnek parçaları ise daha sonra gezgin Heinrich Hope'a satmış. Ghormezzano'nun anlattıklarına göre mezarda bir kubbe yokmuş; bir el genişliğinde taş gibi sert harçla sıvanmış duvarla çevrili dört ayak büyüklüğünde kübik mekan varmış; buranın yüzeyi ya toprağın ağırlığından ya da kazıcıların dikkatsizliğinden, maalesef yıkılmış. İçindeki her şey, parçalara ayrılmış bir vazo hariç, duvarla örtülmüş.

...

Attığımız her adım, bu kıyıların şahit olduğu bir başka olayı anımsatıyor. Akhilleus'un büyük bir öfkeyle arkalarından koşarak kovaladığı Troyalılar buraya sığınıyorlar; grup grup askerler ve atlar limanın etrafında nefesleri daralarak dönüyorlar. Buradaki bir ılgın otunun arasına saklıyor Akhilleus mızrağını..."