1814
Edward Raczynski

Edward Raczynski

Sesli Dinle

Araplar Boğazı, Pınarbaşı Köyü ve Adalar (1801, William Gell)
Araplar Boğazı, Pınarbaşı Köyü ve Adalar (1801, William Gell)

Polonyalı aristoktat bir aileden gelen diplomat ve politikacı Raczynski (1786-1845), özellikle antik dönem eserlerini görmek ve klasik eserlerin geçtiği coğrafyaları incelemek için Doğu'ya uzun yolculuklar gerçekleştirmiştir. Raczynski'nin Türkiye yolculuğu 17 Temmuz 1814'te aralarında sanatçıların da olduğu kalabalık bir grupla Varşova'dan başlamıştır. Ukrayna ve Odessa üzerinden gemiyle yolculuğuna devam eden Raczynski ve mahiyetindeki grup, 9 Ağustos'ta İstanbul boğazına girmiştir. İstanbul'daki tüm önemli eser ve kalıntıları ziyaret eden seyyahımız, aynı zamanda İstanbul'daki yaşam ve sosyal durumla ilgili detaylı gözlemlerde bulunmuştur. 10 Eylül günü Çanakkale'ye doğru yola çıkmış, ancak fırtına nedeniyle ancak gecikerek Lapseki'ye varmıştır. Daha sonra ise Çanakkale bölgesindeki önemli antik kentleri ziyaret etmiştir. Özellikle Troya Destanları'nın geçtiği coğrafyayı daha önceki araştırmacıların ışığında detaylı bir şekilde incelemiştir. Raczynski'nin dönüşü de oldukça zor olmuştur. Fırtına nedeniyle boğazı geçemeyince, Gelibolu kıyısından kara yoluyla İstanbul'a geri dönmüş; bu nedenle de Tekirdağ yöresini de ziyaret etmiştir. Ancak 9 Ekimde İstanbul'a varan Raczynski, 5 Kasım'da Odessa'ya varmış olsa da kolera nedeniyle karantinaya alınmış, ancak 27 Kasımda ülkesine geri dönebilmiştir. Pek çok döneminin Avrupalı gezgini gibi, gözlemlerinde büyük oranda Oryantalist bir tarz hâkim olsa da bazı detaylı anlatımları 1814 yılına ait bazı ilginç bilgiler sunmaktadır:

"26 Eylül sabahı kayıkla, erkenden Anadolu kıyısını takiben Yenişehir Burnu'na doğru yola çıktık. Tanyeri ağarırken İda'nın tepeleri göründü. Troya sahili gitgide gözümüzün önünde seriliyordu.

Sabırsızlıkla ve hasretle uzaktan temaşa ettiğimiz bu bölge, bütün medeni milletlerin dikkatini celp etmiş, aydınların merakını tahrik etmiş, geleneklere ve dine rağmen, üç bin yıldan beri siyasi münasebetlerin inkişafına sahne olmuştu. Hafif hafif esen şimal rüzgârı öğleye doğru dinince, kıyıya dümen kırdırdım. Karadan Yeniköy'e ve oradan da Rumlarla Türklerin birlikte oturdukları Yenişehir Burnu üzerindeki Yenişehir Köyüne geldim...

Yeniköy'ü geçince, deniz kıyısında takriben 40 feet yüksekliğinde bir tepe vardır. Yanılmıyorsam Le Chevalier, bu tepeyi Nestor'un oğlu Antilochos'un mezarı olarak belirtmektedir. Köylünün birinden bir müddet önce civarda bulduğu antik bir büst satın aldım. Çevre halkı burada sık sık eski para, toprak, mermer veya tunçtan yapılmış figürler buluyor. Topraktan çıkardıkları bu asar-ı attikaları Avrupalılara ve bilhassa meraklısı İngilizlere fahiş fiyatla satmasını biliyorlar...

Atlarımızı İda'nın tepelerini seyrederek Homeros'un kahramanlarının savaş meydanı boyunca sürdük ve büyük ihtimalle vaktiyle Troya kalesinin bulunduğu yerde, denizden takriben 3 mil uzaktaki Pınarbaşı köyüne ulaştık...

Güneş sıcağından yorgun düşerek öğleye doğru Pınarbaşı'na döndük. Oradan Skamandros'un kaynaklandığı ve vaktiyle Priamos'un bahçelerinin bulunduğu yerde bahçe yaptıran bir Ağa'nın konağına gittik. Birkaç gün önce evdekilerden birisi çevrede bronz bir yüzük bulmuştu. Üzerinde maalesef okunamayan eski bir yazının bulunduğunu gösterir birkaç işaret vardı. Yüzüğe kafamı takmıştım. Belki asil Priamos veya güzel Helena bunu takmıştır diye düşündüm. Aşk ve sadakatin nişanesi olarak kullansın diye erkek kardeşime yüzüğü satın aldım.

Ağa'nın konağı dörtgen şeklinde ahşap bir binaydı. Kâhyası Yahudi idi ve güzel İspanyolca konuşuyordu. Bize hüsn-ü kabul gösterdi. Konağın dış avlusunda, Roma sokaklarından muzaffer Romalı kumandanları Kapitol'e götüren ve Homeros'un askerlerinin üzerinde savaştığı eski çağ arabalarına benzeyen, iki tekerlekli birçok araba gördüm...

Buraya araştırma gayesiyle gelmiştim. Pınarbaşı yakınındaki söğüt ve kavakların arasından çıkan; İlyada'nın okuyucusunun ve arkeoloğunun merak ettiği Skamandros'un kaynaklarını görmek de kısmette varmış. Köylülerin ifadesine göre, Skamandros'un 45 kaynağı vardı. Bunlardan sadece 18'ni görebildim. Ötekiler çok önemsizdi. Bu kaynaklardan istifade edebilmek için Troya'nın Pınarbaşı'na yakın bir tepede kurulmuş olması akla yakındır...

27 Eylül günü sabahleyin Simoeis ve Skamandros'un sulayıp İda'nın gölgelendirdiği o güzel araziden ayrılarak Çanakkale'ye hareket ettik...

Boğaz İntepe'nin kuzeyinde genişleyerek Asya kıyısında bir koy meydana getiriyor. Burada, 1401 yılında dört parçadan oluşan bir harp filosu ile Bizans'ın yardımına koşan Fransız Mareşali Bouicicaut bir Türk filosunu geri çekmeye zorlamış...

1770 harbinde Türk donanması Çeşme'de mağlup edilince, Baron de Tott, muhtemel bir Rus donanmasının tecavüzüne karşı Boğaz'ın müdafaa gücünü arttırmak için, Türk hükümetinden teklif aldı. Fransız mühendisi, topoğrafik durumu göz önünde bulundurarak tedbirlerini büyük bir ustalıkla tatbik etti. Asya ve Avrupa yakasındaki stratejik burunlara ağır toplar yerleştirdi. Bilindiği gibi, Çanakkale Boğazı'ndaki akıntı o kadar kuvvetlidir ki, Ege Denizi'nden İstanbul'a gelen gemiler akıntıya karşı koymak için bütün yelkenlerini açmak mecburiyetinde kalırlar. Açılan yelkenler ne kadar büyük satıhlı olursa, Baron de Tott tarafından dökülen ağır toplardan atılan gülleler ve mermilerin tesiri o derece korkunç olacaktır. Teçhizatın biraz hasar görmesi halinde düşman gemisi mutlaka akıntıya kapılacak ve sonunda da sahil bataryalarının ateşi altında başarısızlığa uğrayacaktır. Baron de Tott tarafından ustaca yapılan bu kalelerin ihmal edilişi, Amiral Druckworth'un 1807 yılında Boğaz'dan geçmesine vesile olmuştu.

Öğleye doğru Çanakkale'de karaya çıktık. Zengin bir Yahudi olan Rus konsolosu beni misafir etti. Çanakkale ve sahil bataryalarını görebilmem için gerekli izni aldı. Kale, taştan ve kulelerle çevrili uzunca bir dörtgen şeklinde yapılmıştı. Takriben 40 feet (1 feet= 30, 48 cm, R.A) genişliğindeki hendek son derece sığ olduğu için insan rahatlıkla her yerinden geçebilir. Kaleye geniş çapta bir top yerleştirilmişti.

Misafirperver Rus konsolosu, pek çok tüccarın hazır bulunduğu bir ziyafet verdi. Yemek tamamıyla Türk usulüne göre hazırlanmıştı. Yere bir sofra kuruldu. Üzerine masa örtüsü yerine parlak bir deri çekildi. Sofra takımlarında fildişi kaşıklar yer alıyordu. Bilindiği gibi Türkler çatal kullanmazlar. Yemekte kullandıkları bıçağı harpteki kamaları gibi bellerine sokarlar.

Yemekler, kalaylı kaplarla şu sırayla sofraya konuyordu: pirinç çorbasını, ev sahibi tarafından enli bir bıçakla küçük parçalara ayrılarak misafirlere ikram edilen koyun eti takip etti. İyi pişirildiği için et parmaklarla parçalanıveriyordu. Bundan sonra yoğurtlu kabak dolması geldi. Umumiyetle Osmanlıların çok sevdiği bu yemek, onlara atalarından kalmadır. Nihayet tavada pişmiş limonlu yumurta ile kebap getirildi... Yemekte misafirlerden Yahudi asıllı tacirin konsolos ile çok güzel İspanyolca konuştuğuna şahit oldum ve konsolostan, onun XVII. yüzyılda Çanakkale'de yerleşen bir İspanyol aileden geldiğini öğrendim...

Akşamüzeri konsolosla vedalaşıp kayığımıza döndük. Demir aldık ve az sonra eski çağda Abydos şehrinin bulunduğu buruna vardık. Burada Çanakkale Boğazı'nın genişliği birkaç yüz kulaca kadar iniyor. 1807 yılında amiral Duckworth komutasındaki İngiliz donanmasının hücumundan İstanbul'u korumak için burada tabya ve bataryalar kurulmuştu...

28 Eylül günü, şimal rüzgârına karşı yoluma devam edemeyeceğim için, İstanbul'daki temsilcisi tarafından kendisine tavsiye edildiğim İsviçreli konsolosun yanına gittim... İsviçreli konsolosun ifadesine göre 40.000 nüfuslu Gelibolu şehrinde 10.000 ev vardı. Evlerin mimarisi şimdiye kadar gördüklerimden farksızdı."