1814
William Turner

William Turner

Sesli Dinle

Troya Ovası, Çanakkale Boğazı, Gökçeada ve Semadirek (1801, William Gell)
Troya Ovası, Çanakkale Boğazı, Gökçeada ve Semadirek (1801, William Gell)

1792 Yılında doğan William Turner, 1811 yılında daha 18 yaşındayken İstanbul'daki İngiliz Büyükelçiliği'nde görevlendirilir ve 1816 yılına kadar Türkiye'de kalır. Dönemin İngiliz Büyükelçisi Robert Liston, Turner'ı Yakın Doğu'ya kadar giden gezilere yollar. Turner, gezi izlenimlerini 1820 yılında yayınlar. Diplomatik kariyerinde yaptığı uzun yolculuklar önemli rol oynar. 1813 yılı Ağustos ayından 1814 yılının Haziran ayına kadar, İyonya adaları, Epirus ve Kuzey Pelopones'e resmi görevli olarak yolculuk yapar. İkinci gezisi sırasında ise Akdeniz coğrafyasındaki pek çok yeri ziyaret eder. Özellikle İzmir ve Troas bölgesini detaylı olarak gezer. Çanakkale ve yakın çevresindeki gözlemleri, özellikle Troya ve Homeros konularındaki görüşleri, genç yaşına rağmen bu konuda ne kadar bilgili olduğunu göstermektedir. Çanakkale Boğazı'ndaki ziyaretinde Leander ve Lord Byron gibi boğazı yüzerek geçmeyi dener. Ancak Asya'dan Avrupa'ya yüzmenin Lord Byron'un anlattıklarından daha zor olduğunu dile getirir. Byron, antik dönem destanlarından yaptığı alıntıların olduğu bir mektupla Turner'e cevap verir. 1816 yılında ülkesine dönen Turner, yeniden 1824 yılında, bu kez İngiliz Büyükelçi sekreteri olarak İstanbul'a geri döner ve 1829 yılına kadar bu görevini sürdürür. 1867 yılında ölen Turner'ın gezileri sırasında topladığı zengin sikke koleksiyonu 1987 yılına kadar ailesinde kalır. Daha sonra ise Londra'daki British Museum'a verilir:

"Rüzgâr 7 Haziranda avantajlı hale döndü ve biz de sabahın erken saatlerinde Milos adasından yelken açtık. 12 Haziran öğle saatlerinde Tenedos'u (Bozcaada) geçtik ve iki saat sonrasında Dardanelles'in (Çanakkale Boğazı) girişine demir attık. Hemen İstanbul'a (Constantinople) Bay Stratford Canning'e (çünkü İngiliz Bakan oradaydı) Büyükelçinin geldiği haberi iletildi. 16'sına kadar firkateynin güvertesinde bekledik ve bu arada, Çanakkale Kalelerinin Türk Valisi'nden bizi ücretsiz bir şekilde kıyıya davet eden mesajını aldık. Asya'nın dağlık ve ormanlık kıyısına demir atmış; gemiden Aleksandria Troas ve Troya ovasının bir bölümünün manzarasının keyfini çıkarıyorduk. 16'sında ekibimizden üç kişiyle birlikte kıyıdaki Kumkale Köyü'ne çıktım, orda Çanakkale Valisi'nin atlarını bizi bekler buldum. İki Türk hizmetli ve bize yardım ve rehberlik etmek için yollanan konsolos yardımcısının kardeşi olan bir Yahudi de oradaydı. Atların yanında oldukça basit bir şekilde yapılmış iki öküzün çektiği bir araba da (Dr. Clark tarafından ayrıntılı bir şekilde anlatılan ve Antik dönemde ∆ῖΦΡΟζ... olarak isimlendirilen) araç eşyalarımızla birlikte bize eşlik ediyordu. Fakir bir köy olan Kumkale'nin içinden geçtik ve kesiştikleri yerde genişlikleri elli feet, derinliği ise dize kadar olan Simois ve Skamender nehirlerini de geçtikten sonra, ova boyunca (oldukça düz ve yeşil olan ovanın çoğu yerinde yoğun olarak tarım yapılıyor) bizi at sırtında, hane halkıyla birlikte, misafirperver bir şekilde karşılayan, oldukça özen gösteren köyün Ağasının olduğu Pınarbaşı'na (Bounarbashi) doğru ilerledik. Atımızdan inip, selamlaşıp, birlikte kahve içtikten sonra Bay Gell'in çalışmasında (oldukça detaylı anlatımı ve çizimleri büyük övgüye değer) Troya olduğunu kabul ettiği tepeye doğru yürümeye başladık; yukarıdan geniş ovaya hâkim bir manzara vardı. Bazı yazarların belirttiğine göre, şimdi sadece bir taş yığını ve üstünde çalı ve otların bittiği bu tepeymiş Hektor'un mezarı. Burayı 18 yıl önce ziyaret eden gruptakilerden birisi, o zamanlar tepede büyük bir deliğin olduğunu söyledi, şimdi ise doldurulmuş. Tepenin üzerinde taşlardan oluşan düzenli parseller dikkati çekiyor. Belki de, İngiltere'de çingenelerin yaptığı gibi, yaz aylarında burada yaşayan Türkmenlerden kalma. Hektor'un mezarı olarak isimlendirilen yükseltinin yakınında, batı yönünde, taşların üzerinde kırılma izleri olan küçük bir ocak vardı. Tepenin öte yüzünde ise, aşağıya inen küçük yolda, ikinci büyük olanı var, bu bölgede alışılmış olduğu gibi, tümüyle yabani incir ağacının dallarıyla kaplanmış. Tepenin altından ise, günümüzdeki genişliği dört feet'den daha geniş olmayan (1 feet = 30, 48 cm. R.A.) Simoeis olarak isimlendirilen nehir akmakta. Ancak şimdi kuru ve kumlu olan nehrin kışın aktığı yatağı ise, tahminime göre 12 ya da 14 feet genişliğinde. Ağaçlarla sınırlanmış yeşillikler, ovanın üzerinden esen rüzgâr uzaktan çok güzel gözüküyor. Tepenin batı tarafındaki vadi ve tarlalar ise, hayatımda gördüğüm yoğun olarak tarım yapılan en zengin yerler. Bu güzel manzarayı istemeyerek terk edip, Ağa'nın Pınarbaşı'ndaki evine geri döndük. Burada Türk yemekleri yedik ve uyuduk (daha doğrusunu söylersek geceyi geçirdik). Çünkü Levant'daki gezginlerin her zaman şikayet ettikleri yatağını paylaşmak zorunda olduğu bazı canlı hayvanlar nedeniyle uyumak nerdeyse imkansız. Bir sonraki sabah, Ağa ile birlikte bahçesindeki asmaların altında, biraz fanteziyle söyleyecek olursak Priamos'un yerleşmesinin olduğu yerde, birlikte kahvaltı ettik.

Ondan ayrıldıktan sonra, Skamandros'un kaynağı olduğu tahmin edilen Kırkgözler (Keerkios) su kaynaklarından geçtik. Termometreyle ölçtüğümüz iki kaynak normal soğuk suydu. Hiçbir yer, kayalıklardan berrak suyun çıktığı, kavak ağaçlarının gölgelerinde, etrafındaki ovada loş kontrast ışığın görüldüğü burası kadar güzel değil. Su kaynaklarında çamaşır yıkayan kadınlar, bana Homeros'un barış zamanlarından anlattığı Troyalı kadınları hatırlatıyor. Buradaki konaklamamız bittiğinde, altı saat uzaklıktaki Aleksandria Troas'a (Türkler buraya Eski İstanbul diyorlar) doğru yol alıyoruz. Yol sadece patikaydı, bu nedenle de tümüyle çalı çırpıyla kaplanmıştı, ancak dağlara doğru ilerlediğimde kendimi sadece İngilizlerin arasında sandım. Ortalıkta çok sayıda antik sütün parçaları vardı, diğer antik kalıntılar ise yol boyundaydı; bazılarında tahrip edilmiş yazıtlar gördüm. Bu tür kalıntıların sayısı, etrafı ağaçlarla kaplı (özellikle palamut üreten meşe ağaçları), neredeyse vahşi bir doğayı andıran harabeye yaklaştıkça daha da çoğalıyordu. Kente varmadan bir saat önce büyük bir kemerin kalıntılarını gördük. Çok devasa bir büyüklükteydi, ancak gruptan birisi harabeyi son ziyareti sonrasında büyük bir parçanın olmadığını belirtti. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil, çünkü Aleksandria Troas yüzyıllar boyunca ve halen Türkler tarafından İstanbul'daki topları ve çevresindeki yapılar için bir tür taş ocağı deposu işlevi görmektedir.

Ziyaretimiz oldukça aceleye gelmişti, kalıntılardan sadece kent girişi, küçük tiyatro ve hamam yapılarını görebilmiştim. Sonuncusu oldukça yıkık durumda ve diğerlerinden ayırt edilebilmekteydi. Kaynaklardan buraya su taşıyan kurumuş kanal oldukça belirgindi. Nehrin batı tarafında ve buraya daha yakın olan yerde, sık sık anlatılan sıcak kaynaklar vardı. Sıcaklıkları kaynayan su derecesindeydi, tuzluydu ve hiç hoş olmayan bir tadı vardı. Bu sıcak su kaynakları Türkler tarafından yıkanmak ve hastalıkların tedavisinde kullanılmaktaydı. Nehrin diğer yakasında ise bolca akan soğuk su kaynağı vardı, tadı tatlı ve hoştu. Harabeler oldukça büyük taşlardan yapılmıştı, bazıları tümüyle bir araya getirilmiş kayaç taşlarından yapılmıştı. Ağaçların altında yemek yedik ve akşam geri döndük. Geri dönerken yolumuzu kaybettik ve aydınlık bir ay ışığı yoktu, oldukça zor bir durumda kalmıştık. Yaklaşık bir saat kadar yürüdükten sonra, sürekli çalı çırpıların üstünden atlayarak ve rehberimizin aptalca bağrışlarıyla eğleniyorduk. Sonuç olarak sabah ikide Kumkale'ye varmıştık ve bizi bekleyen bir tekneyi görünce, hemen denize açılıp firkateynin güvertesine çıktık. Denizde ilerlerken, açık gökyüzündeki gözlemlediğim düşen yıldızlar olarak isimlendirilen çok sayıdaki meteora şaşırmıştım. Sadece yarım saat içinde gemiye ulaşmıştık ve bu zaman içerisinde on dokuz tane sayabilmiştim. İstanbul'dan haber beklerken, kayıklarla kürek çekerek kıyıdaki Akhillesun mezarı olarak isimlendirilen tepeyi ve ovadaki daha önce anlatımları yapılmış diğer ilginç yerlerin konumlarıyla ilgili bir görüş sahibi olmak için kıyıya çıktık.

22'sinin sabahı İstanbul'a giden habercimiz, Mahmet Ağa'nın başkentte büyükelçiyi görmeye gittiği konusunda bilginin olduğu bir mektupla geri döndü (Padişah, başkentten zarar gelmesinden korktuğu için tüm Avrupalı gemilerin İstanbul Boğazı ya da Çanakkale Boğazı'na girişini yasaklamıştı. Söz konusu bu yasak öncelikle Rusya'ya karşı konulmuştu; çünkü 1816 yılında, şu anda Türkiye'deki Rus bakanı Baron Straganoff, İstanbul Boğazı'ndan geçerek gemisini Büyükdere'deki Rus sarayının karşısına demirlemişti. Türkler yasaklarının dikkate alınmadığını görünce, bakana hoş geldin demek için hiçbir girişimde bulunmadı. Benim İstanbul'da kaldığım dönemde İngiliz savaş gemileri Çanakkale Boğazı'nı kalelerini fark edilmeden geçmişti; ancak yasak bilgisi geldikten hemen sonra gemiler hiç zaman kaybetmeden geri döndüler).

Çanakkale'de yanında Büyükelçilikten bir Giovani di Lingua ile (çevirmenin yanındaki dil öğrencisi R.A) bizi bekliyordu. Akşam görevli memurlara bize gösterdikleri nezaket için teşekkür edip teknelerimize binerek ayrıldık. Bu yelkenli kayıklar sekiz ya da on Rum kürekçinin, güçlü akıntıya karşı (yaklaşık bir saatte dört mil yol alabilen) Asya yakasındaki, gemiden yaklaşık on altı mil uzaklığında olan Çanakkale'ye (Avrupalılar buraya Abydos diyorlar) doğru kullandığı uzun yelkenlilerdi. Saat onda vardık ve hemen Çanakkale'de birkaç kuşaktır İngiliz Konsolos yardımcılığı görevini yürüten, Levanten Yahudisi olan Senyör Tarragona, evinde dinlenmek ve uyuyabilme umuduyla uzandık. Bir sonraki sabah, yaşlı ve beyaz sakallı Sultan'ın sarayında kâhyalık yapmış, ancak Türkler arasında Mekke'ye yapılan Hac yolculuklarını düzenleyen Sürreh Emin'den daha yüksek mertebede olan, iyi görünüşlü Türk Mehmed Ağa'ya tanıştırıldık. Yerleşmenin, başkentin güneyindeki önemli ticaret geçişinde olma avantajını göz önüne getirince, oldukça sıradan bir yer olması beni çok şaşırttı. Türkler buraya çanak çömlek fabrikaları olması nedeniyle Çanak kelimesinden türettikleri Çanakkalesi ismini vermişler. Yaklaşık iki bin ev var, çoğu ahşaptan yapılma. Sokakları (tüm Türk kentlerinde olduğu gibi) dar, taş döşeli ve kirli. Üretilen seramiklerin kaba ve hantal olmasına rağmen tüm Levant bölgesinde büyük bir üne sahip olması oldukça dikkat çekici. Kaleleri oldukça güçlü ve mürettebatı olunca geçilmesi imkansız. İki yakada da güçlü bataryalar var. Birlikte ateş ettiklerinde hiçbir geminin geçmesine imkan yok. Asya yakasındaki kale, otoritesi Avrupa yakası içinde geçerli kentin Bey'i tarafından komuta ediliyor ve hiçbir zaman birbirleriyle haberleşmeden ateş edilmiyor. 1806'da filomuza taş gülleler atan toplar, hareket ettirilemeyecek bir şekilde, Asya tarafındaki bataryalarının yakınında, güney tarafından yerlerinden kımıldatılamayacak bir şekilde duruyorlar. Topların çapı iki feet kadar ve ben onları gözlerimle kolayca süzüyorum. Doldurulabilecek tahmini barut ağırlığı altmış üç okka ve taş topların ağırlığı ise yüz kırk iki okka. Çanakkale'yi bu ziyaretim sırasında, Leander'in tarihselliğini sınama fırsatını da kullanacağım. Lord Byron'ın, Leander'in akıntıya karşı, karşı yakaya yüzmesinin mümkün olduğunu, Avrupa'dan Asya yakasında en kolay noktasından yüzerek denemesi sonrasından, kesin bir şekilde ispatladığını söylemesi sonrasında, beni çok fazla meraklandırmıştı. Medcezir burada boğazdan aşağıya doğru değil de, kıyıya paralel, ama hızlı bir şekilde Eceabat (Maydos/Maito) koyuna doğru akıyor ve buna tepki olarak karşı kıyının altına doğru akıyor. Bu nedenle de körfezin en dar noktasında akıntı çapraz bir şekilde Avrupa yakasından Asya yakasına doğru ilerliyor ve yeniden büyük bir şiddetle yarımadaya doğru yöneliyor. Buna bağlı olarak buradaki Avrupa yakasının kıyısında akıntıya atılan, Asya yakasına ulaşıyor. Hem Leander hem de onu taklit eden Lord Byron sadece bunu gerçekleştirmişlerdir. (Dr. Clark'ın söylediğine göre İmparatorluk Konsolosunun hizmetlisi hem Asya'dan Avrupa'ya hem de Avrupa'dan Asya'ya yüzmüş. Ancak kentin Yahudilerinden olan ve tanıştığım onun amirleri ise sadece Avrupa yakasından Asya'ya yüzdüğünü bana söyledi; bu nedenle söylenenleri kuşkuyla karşılamak lazım). Ben ise Asya yakasından Avrupa'ya kalenin kuzeyinden yüzmeyi denedim; ancak akıntı o kadar kuvvetliydi ki, hiç durmadan çaba göstermeme rağmen yirmi beş dakika için yüz yard mesafeden (1 yard= 0, 9144 cm) daha fazla yüzemedim ve üstelik oldukça yorulmuştum. Çocukluğumdan beri yüzen birisi olarak, hiç kimsenin böylesi bir akıntıya karşı boğazın dar yerinde bir buçuk mil yüzemeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Aşağı ya da yukarı boğaz o kadar genişliyor ki, yerini değiştirmesi, yüzücünün daha az çabayla karşı geçmesini imkânsız kılıyor. Bu nedenle Leander'in boğazı iki yakadan da yüzerek geçtiği hikâyesini, Greklerin tarihe isim vermek için uydurdukları pek çok masal gibi değerlendirmek gerektiğine inanıyorum."