1805 yılında Almanya'nın Saksonya bölgesindeki bir köyde doğan Döbel, ilköğretim sonrasında fayton atölyelerinde çıraklık yaparak hayata atılır. 1830 yılında, o dönemde başka atölyeleri görme ve pratik yapmak amaçlı zorunlu olan "kalfalık seyahati"ne başlar. Başlangıçta Viyana'ya planlayan Döbel'in bu gezisi 6 yıla kadar uzar ve "Kutsal Topraklar"a kadar uzanır. Her gittiği yerde çalışarak yolculuk ve konaklama masraflarını çıkartan Döbel, Viyana'dan Edirne, İstanbul, İzmir ve Yakın Doğu'ya yaptığı seyahatlerde pek çok ilginç olaylar yaşar. Ailesine gittiği yerlerden mektuplar yazan Döbel'in son mektubu 1833 yılına ait olduğu için, onun öldüğüne inanılır, ancak 1836 yılında doğduğu köye geri döner. Bu ilginç seyahatindeki anılarını 1837 yılında önce Almanya'da yayınlar. Çok popüler olan kitap daha sonraki yıllarda Hollanda'da iki baskı yapar. Ersnt Christoph Döbel maceralarla dolu seyahati sırasında 1832 yılının Kasım ayında yolu Çanakkale Boğazı'ndan geçer. Köy kökenli olan ve entelektüel bir eğitim almamış Döbel'in anılarında dönemin diğer seyyahlarında gördüğümüz Homeros ve destanları konusundaki izlere rastlamamaktayız.
"Deniz Yenice'nin oralarda pek geniş olmadığından akşama doğru karşı kıyıya vardık ve kaptan orada gemiye ekseriya cevizden oluşan yeni bir yük daha aldı. Kıyılar zeytin, nar ve ceviz ormanlarıyla kaplı olup onların kah açık kah koyu yeşil renkleri bir resim tablosu gibi görünüyordu. Ertesi sabahın erken saatlerinde yelken açtık, sadece küçük gemilerin tehlikesizce seyir yapabilecekleri takımadaların sığınaklarından ve sayısız kayalıkların etrafından geçerek üçüncü seyir günümüzde Çanakkale Boğazı'nın girişine vardık. Gemimizden her iki yakada bulunan kalelerin toplarını kolayca görebiliyorduk. Denizin üstü gemiyle doluydu, bunların bir kısmı İstanbul'a doğru seyir halindeydi. Ancak çoğu bizim gibi İstanbul'dan gelmekteydi. İki ada tarafındaki kıyıda ismini unuttuğum bir kasaba görünüyor, solda ise ufku kapatan, zirvesi bulutların içinde kaybolan bir dağ yükseliyordu.
Etrafımız muhtelif şekillerde denizden yükselen kayalıklarla kuşatılmıştı ve anakaradan oldukça uzaklaşmış olduğumuzdan ancak sekizinci gün, sabahın ikisinde, geceleyin çıkmış olan fırtınadan korunmak gayesiyle, epey önemli küçük bir şehrin (bir ihtimalle Midilli Adası'nın karşısındaki Ayvalık şehri) limanına girdik. İzmir'e varmış olduğumu zannettim, ama kaptan yanlışımı düzeltti. Bu küçük şehrin limanında demirlemiş birçok gemi vardı, aynı zamanda burada hemen hemen bütün milletlerin konsoloslukları da bulunmaktaydı..."