Batı Anadolu ve Çanakkale Bölgesi (1818, Robert Walpole) Amerikalı zoolojist olan James De Kay (1792-1851), Lisabon'da (Portekiz) doğmuş ancak iki yaşındayken ailesi New York'a göç edince hayatının büyük bölümü Amerika'da geçmiştir. Eğitimini 1807-1812 yılları arasında Yale'de tamamlamış, ancak daha sonra Edinburg Üniversitesi'nde tıp eğitimi görmüş ve 1819 yılında tıp doktoru unvanını da almıştır. Eğitimi sonrasında Amerika'ya döndükten sonra, gemi yapımcısı Henry Eckford'un kızı Janet Eckford ile evlenmiştir. Kayınpederinin Osmanlı İmparatorluğu için gemi yapım işi alması üzerine, onunla birlikte gemi teknisyeni sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret etmiştir. 1831-1832 yılları arasındaki gezi notlarını anlattığı eserinde, dönemin tipik gezi yazıları tarzı hâkim olsa da, yazdıkları Avrupalı entelektüelleri tarafından anti Hellenistik ve naif olduğu yönünde eleştirilmiştir. Ömrünün ikinci yarısında New York'a dönen De Kay, tıp eğitimini tümüyle terk edip doğa tarihine yönelmiştir. De Kay'ın anılarında özellikle tıp doktoru olarak İstanbul'daki kolera salgını ve tedavisi konusundaki gözlemleri dikkat çekicidir. Ama aynı zamanda Osmanlı Donanması hakkındaki ayrıntılı bilgileri, Osmanlıdaki Müslüm ve gayri Müslümlerin ilişkisi ve Osmanlı ekonomisi konusundaki gözlemleri oldukça ilginçtir. De Kay tüm bunları anlatırken Türkler ve Müslümanlar hakkındaki tarafsız tutumuyla kendisini çok sayıdaki diğer Avrupalı seyyahtan farklı kılmaktadır. İşte bu nedenle de yazdıkları Panhellenistler tarafından acımazsızca eleştirilmiştir. Özellikle Troya Ovası'nın olduğu bölgeyi ziyareti ile ilgili yazdıkları, De Kay'ın kendisine kadar olan araştırmaları ne kadar iyi bir şekilde okuduğu ve eleştirel bir şekilde değerlendirdiğini açıkta ortaya koymaktadır.
"Alacakaranlıkta Bozcaada (Tenedos) ve Truva sahili arasında demir attık. Rüzgâr ve Çanakkale Boğazı'ndan gelen akıntı ters yöndeydi. Burada Romalı ozan Virgil'in yetkinlikle yazdığı bir şiiri anmak gerek:
Tenedos, namı çok ünlü olan ada, nihayet görünmektedir
Priam krallıkları hüküm sürerken çok varlıklı.
Muhtemelen hayatı boyunca tuzlu suda bulunmamış şair, şayet demirleme yerinden dolayı tehlikeli olduğunu kastettiyse en güvenilir kayıt olan ve on üç kulaç derinliğinde yumuşak ve çamurlu bir noktaya demirlediğimiz iddiasında olan seyir defterimizle çelişiyor...
Lapseki ve Çevresi (1811, Antoine-Laurent Castellan) Bir gemide uzun süre kapanmış, kısıtlanmış ve hapsedilmiş olmaktan yorgun ve biran önce toprağa ayak basmak için istekli bir şekilde, çapa atılır atılmaz gemiden ayrıldık ve yakın mesafede olmasından dolayı, kısa süre içinde kıyıdaki Tenedos şehrine adım attık. Kuzey tarafı güçlü ve büyüklüğünü görebilmemizi sağlayacak kadar beyaz tahkimatla gölgelenmiş bu küçük limana girdiğimizde hava zaten kararmıştı. Liman neredeyse mümkün olan her çeşitte inşa edilmiş küçük teknelerle dolmuştu ve karaya çıkılacak yere ulaşmayı başarmamız zor olmuştu. Burada kibarca ne yaptığımızı soran ve et, şarap vb. İnsani konforları elde etmek için sabırsızlandığımızı öğrendikten sonra, bizi İngiliz konsolosunun evine kadar götürmeyi teklif eden bir Türk güvenlik memuru ile karşılaştık. Bizi şehrin merkezine getiren kısa bir yokuşu tırmandık.
Evler çamurdan ve tahtadan yapılmış, yassı çatılarla kapalı alçak binalardı...
İngiliz konsolosuyla kapıda karşılaştık ve resmi olarak tanıştırıldık. Dünyanın değişik yerlerinde ve özellikle bahriye kumandanlarımız tarafından dağıtıldıkları Akdeniz'de insanoğlunun Amerikan konsolosu şeklinde bürünmüş tuhaf örnekleriyle tanışmak nasip olmuştu. Lakin genel olarak daha özenle seçilen ve daha çok para kazanan İngiliz konsolosları tamamen farklı şahsiyetler. O yüzden, İngiliz konsolosu diye uzun boz sakallı, pejmürde, pis, yaşlı ve ihtiyar bir eskiciye benzeyen bir adamla tanıştığımızdaki şaşkınlığımız tahmin edilebilir. Rum kıyafeti giymişti, ayakları ayakkabı ya da çorap gibi bayağı yüklere tenezzül etmemişti ve tam bir konsolos havasıyla elinde bir düzine kümes hayvanı, diğer elinde bir yumurta sepeti taşıyordu. Adı II Signor C. idi, Venedik soyundan geliyordu ve adada doğup büyümüştü. Yunanca, Türkçe ve İtalyanca yerine geçen çok berbat, anlaşılmaz bir dil konuşuyordu. İngilizce konusundaki derin cahilliğini eklemeye gerek yok.
Ada sakinlerinin genel olarak neyle meşgul olduğunu sordum. "Şarap yapmakla" diye cevap verdi.
"Fakat bu sadece iki ay sürer, yılın kalan on ayında ne yapıyorsunuz?"
"Aspettanto signor" (Bekliyorlar bayım).
Bozcaada gerçekten de mükemmel şarabı kadar, sakinlerin tembelliği ile de biliniyor. 200 askerin bulunduğu garnizonun da içinde olduğu 3000 kişilik nüfusu barındırdığı söyleniyor. Aslen Yunanistan'dan gelenlerin iskan ettiği ve manzum tarihte Truvalıları hazırlıksız yakalamak için Yunanlıların arkasında gizlendikleri yer olarak da bilinen ada, Türklerin eline düşene kadar Persler, Yunanlılar ve Venedikliler tarafından işgal edildi. Düşman elinde Çanakkale Boğazı'ndaki denizciliğe zarar vermek için harika bir üs olabileceğinden, Türk hükümeti tahkimatın mümkün olduğunca tamamlanabilmesi için hiçbir masraftan kaçınmadı. Lapseki'deki Bir Değirmenin Kesiti (1811, Antoine-Laurent Castellan)
Bir sonraki sabah gün ışığında hareket halindeydik ve bütün bir günü Truva rüzgârıyla ve Çanakkale Boğazı'ndan gelip Truva sahilini süpüren güçlü akıntıyla dövüşerek tükettik. Truva konusunda ne ciltler yazıldı, ama kesin yeri var olup olmadığı hakkındaki belirsizlik devam ediyor. Truva Savaşı on yıl sürdü ve Truva hakkındaki savaş da bir o kadar yüzyıllardır sürüyor. Şairlerin asılsız rapsodilerinin, modern bir gezi rehberinin sayfaları kadar doğru olduğu düşünüldüğünden, kısa zamanda bitecek gibi de görünmüyor. Homer'e atfedilen şiirlerin Truva yıkımından 400 yıl sonra yazıldığı düşünülüyor ve o döneme kadar uygun yazı malzemesi bulunamadığından 300 yıl sonrasına kadar yazılmış olamayacağı da biliniyor. Fakat Truva hakkındaki ciddi ve ilmi tezler halen böyle asılsız belgelere dayanıyor. Yanında her zaman İlyada'nın bir kopyasını taşıyan ve Homer kahramanlarına yakın bir hayranlık besleyen ya da besler gibi görünen İskender, bu düzlüğü iki bin yüz yıl önce ziyaret edip kendisine Achilles'in mezarı diye gösterilen yere çelenkler ve kurbanlar sunmuştur. Oradan fırtınalara maruz kalan Priam şehrine çıktığı söylenir, ama Strabo göstermiştir ki İskender, kendi dönemindeki İlıum'un eski Priam şehri olduğuna inanarak aldanmıştır...
Bu meşhur noktayı ziyaret eden seyyahların raporlarını incelerken, hayal gücünün sağduyuyu nasıl tamamen alıp kaçtığını ve 1800 yıl önce yazan Strabo'nun açıklayamadığı bir konuda nasıl otoriter ifadelerde bulunduklarını görmek çok ilginç...
Fakat şarap tadındaki Homer'i ve onun harika hikâyelerini terk ediyoruz; bizim işimiz 1831 yazında göründüğü şekliyle Truva düzlükleridir.
Troad yahut Truva Ovası denen yer kıyı boyunca yaklaşık otuz mil uzunluğunda ve Çanakkale Boğazı'ndan Edremit Körfezi'ne uzanıyor. Her iki ucu da, kuzeyde Siegeum veya Yeniçeri Burnu ve güneyde Baba Burnu olmak üzere, yükselen kara parçalarıyla son buluyor. Kıyı boyunca yol alırken uzakta alçak bir tepe silsilesiyle çevrelenen çorak bir düzlük görüyorsunuz. Bu sıranın en yükseğine İda deniyor. Piramitsel toprak yığınlarından bazılarına hayalperest bir şekilde Hector, Esyegetus, Priam, Ajax, Protesilaus vb. isimler verilmiştir. Tarihsel veya efsanevi çağrışımlardan bağımsız olarak, Truva düzlükleri kasvetli bir manzara sunar. Devedikeni ve çeşitli yer meşesiyle kaplıdır ve kışın genellikle su baskınına maruz kalırlar...
Bir sonraki gün, Dardanel Paşasının yardımcısı ve ona eşlik eden tercümanı İtalyan hekim Dr. Lazaro'yu Kabul ettik. Rütbesi albay olan yardımcı, görkemli bir askeri üniforma giymişti ve al fesi ya da Türk başlığı olmasa, Avrupalı bir subay zannedilebilirdi... Lapsekide'ki Bir Değirmenin İçi (1811, Antoine-Laurent Castellan)
Öğleden sonra paşanın adına taze sığır eti, geniş kuyruklu görünen yarım düzine koyun, fevkalade iyi ıstakozlar, bir sürü lezzetli beyaz ve siyah üzüm kilesi, patlıcanlar, bamyalar ve başka sebzelerden oluşan bir hediye geldi. Buna bölgenin en mükemmel şarabından iki damacana eşlik ediyordu. Doğu adetlerine göre bir hediye her zaman bir karşılık gerektirir; o yüzden biz de daha iyi bir şey bulamadığımızdan sahip olduğumuz en iyi Amerikan elma şarabından birkaç kutuyu kabul etmesi için ekselanslarına yalvardık.
Dardanel ya da bilinen ismiyle Hellespont, haritaya göre, ağzından Marmara Denizi'ne doğru genişlemeye başladığı Gelibolu'ya kadar yaklaşık 50 mil uzunluğunda. Genişliği iki ila beş mil arasında değişiyor; fakat en dar yerinde, yukardaki hisarların orada ve Abydos'ta olduğu gibi, bir buçuk mili geçmiyor. Saatte bir ila dört mil arası değişen bir hızla daimi surette Akdeniz'e akan akıntı, ticaret için büyük bir engel teşkil ediyor. Rüzgâr genelde akıntı yönünden estiğinden, gemiler günlerce ve hatta haftalarca elverişli bir rüzgârı bekleyerek gecikiyor. Bir Amerikan gemisinin geçen sene burada uygun bir esinti için tam bir ay beklediğini ve daha sonra da şanssız olan Avusturya gemisinin elli sekiz gün geciktiğini öğrendik.
Önümüzdeki ihtimaller hakkında tahminler yapar ve sıkıcı bir gecikmeyi beklerken, dikkatlice boğazların girişindeki güney ufkuna bakan kılavuzumuz, rüzgârın denizden geldiğini ilan etti ve sevinçle demir alma emrini verdi. Bütün milletlere ait her türden yelkenliyle birlikte hemen yola çıktık ve yelken bezlerimizle kelimenin tam anlamıyla Hellespont'u beyaza çevirdik. Bu gemilerin arasında İtalyan tekneleri, Hollanda kadırgaları, Yunan trabokoları, Yunan mistikaları, İngiliz mistikaları, İngiliz brikleri ve bir Türk çektirme ve sakkalavya filosu vardı.
Dardanel'in en dar yerine hakim olan kocaman hisarlara yaklaştıkça, değişik tabiatta bir manzara zuhur etti.
Jest olarak büyük bir Türk bayrağı çektik ve aniden boğazın iki tarafındaki kalelerin her tarafından yüz tane bayrak çıktı. Avrupa milletlerinin burada yaşayan konsolosları da kendi ülkelerinin sancaklarını çekti ve uzun bir çizgi halindeki beyaz mazgallı siperler seyircilerle doldu.
Öğleden sonra Avrupa tarafında, altımızdaki derin körfezin kenarına hoş bir şekilde yerleşmiş olan ve daha önce Atinalıların deniz üssü olarak kullandıkları Maito adındaki küçük bir köyü ziyaret etmek için yola koyulduk. Abydos'un tam karşısında bulunan Xerxes'in araya çıktığı noktayı geçerek, akşam karanlığında köye ulaştık ve buranın belli başlı kahvesine doğru ilerledik... Köy alçak ve bataklık bir toprak parçasının üzerindeydi ve nerdeyse geçtiğimiz her yolun ortasında pis bir su birikintisi vardı. Eskiden Xenophon tarafından Madytus (Eceabat) adıyla methedilmişti, fakat şimdi ki özelliği, İstanbul'a Rum marangozlar ve duvarcılar sağlamakla sınırlıydı...
Bir sonraki sabah Abydos'a geçtik; yabani kekikle kaplı tarlalarda güç bela yürüdükten sonra araştırmamızın ödülü, yıkılmış birkaç duvar ve eskiliği şüpheli mahzenler oldu...
Fındıklı, Karavaova ve Galata kasabalarını geçerek kısa sure içinde Lapseki'nin yanına geldik. Burası Lampsacus adı altında antik çağda ün kazandı...
Rüzgâr canlanırken Avrupa tarafında bulunan ve Hellespontda'ki en büyük şehir olan Gelibolu'yla aynı hizaya geldik. Kenarında etkileyici ve kayalık burnun uzandığı ve üzerinde insanda huşu uyandıran, daha önce deniz feneri görevi görmüş sekiz köşeli bir kulenin yükseldiği şehir, bir tepenin bayırındaki koy üzerine hoş bir şekilde yerleşmiş. Nüfusun 15.000 ile 80.000 arasında hesap eden gezginlerin çelişkili açıklamalarına nispeten, gemiden sayılabilen on iki minare bu şehrin büyüklüğüne dair daha kabul edilebilir bir fikir sağlar..."