1573
Fresne Canaye

Fresne Canaye

Sesli Dinle

Kanuni Sultan Süleyman (1559, M Lorichs)
Kanuni Sultan Süleyman (1559, M Lorichs)
Philippe du Fresne F (1551-1610) Paris'te zengin bir ailenin ferdi olarak doğmuş ve Heidelberg'de hukuk eğitimi almıştır. Canayeler ailesi 16. yüzyılın başlarında tüccar ve sanayici olarak önemli bir isme sahip olmuştur. Philippe du Fresne daha on beş yaşındayken Almanya ve İtalya gezilerine çıkmıştır. Yedi yıl sonra, 1572'de Fresne, diplomatik misyonla yola çıkan ekibe katılmış ve Venedik'e gitmiştir. Burada babasının, Valencia'ya gidip hukuk eğitimi alması emrine uymayarak bir süre burada kalmıştır. Bu arada Venedik'te Fransa'nın İstanbul Büyükelçisi Noailles'in yazmanı Massiot ile tanışır. Yazman saraydan geliyordu ve Adriyatik Denizi'ni aşmak için uygun rüzgârları bekliyordu. Bu, yirmi yaşındaki Fresne için bulunmaz bir fırsattı. Bu nedenle Fresne, Dobrovnik'e giderek, De Noalles'in maiyetine girdi. Noailles, 14 Ocak 1573'de İstabul'a varmak için yola çıktı. Fresne, yolculuk boyunca Noailles'in yanındaydı. 28 Şubat 1573'de Pera'ya ulaştılar. 9 Hazirana kadar İstanbul'da kalan Frasne, bu tarihte Büyükelçinin yanından ayrılarak Ege adaları, Mora kıyısı ve İon adaları yoluyla Venedik'e gitti ve bir yıl sonra ise Fransa'ya geri döndü. Fresne Canaye, İstanbul'da kaldığı sürede Ege bölgesini gezen yazarların eserlerini okudu (P. Belon, A. Thevet, P. Gilles, B. Ramberti, J. Gassot, G. Postel, N. de Nicolay). Bu nedenle izlenimlerinde diğer yazarların etkilerini görmek mümkündür. Özellikle Homeros destanlarının büyüsü ve Philhellenist bakış açısını görmek mümkün. Ancak önceki gezginlere göre, o döneme kadar Troya'yı Bozcaada'nın karşısındaki Alexandria Troas'ın harabeleriyle özdeş tutanlara karşın Fresne, bu teorinin, buradaki kalıntıların Roma Dönemi'ne ait olması nedeniyle yanlış olduğunu söyleyen ilk gezginlerdendir. Bu açıdan Troya'nın nerede olduğunu bulmak için yapılan araştırmalarda bir dönüm noktasıdır. Fresne buna rağmen Alexandria Troas kalıntılarını, "eski araştırmacılara saygısı" nedeniyle İlion olarak anlatır:

"...9 Temmuz. Rüzgârın elverişli olması sayesinde Avrupa kıyısında büyük ve eski bir kent olan Gelibolu'ya erken saatte ulaştık. Gelibolu, biraz yüksek bir burunda. Hellespont'un doğada eşi görülmedik ölçüde iç açıcı ve hoş tepelerinin eteklerinde, tam denizin daralmaya başladığı noktada yer alır. Kent ahalisini bütünüyle Türkler oluşturuyor. Burada, kimi bölümü denizin içinden yükselen, kimi bölümüyse kıyıda yer alan eski çağlardan kalma surlar görünüyor. Kentte birçok camii ve Gelibolu sancağının dikili olduğu eski bir kale var. Liman pek güvenli değil.

Gelibolu'nun dışında, yaklaşık bir mil uzaklıkta, bir camii ve onun yakınında da bir mezar var. Mezar zeytin ağaçlarıyla ve çok güzel diğer ağaçlarla dört bir yandan kuşatılmış; yeşil çok serin gölgelikler nedeniyle çok hoş bir konumu bulunuyor (yazar isim vermeden Bolayır'ı ve Süleyman Paşa'nın mezarını tarif ediyor. R.A). Bu mezarda bir söylentiye göre Orhan, diğer söylentiye göreyse Avrupa'ya ilk geçen ve Gelibolu'yu işgal eden Sultan Murad yatmaktaymış.

Anadolu yakasında, Gelibolu'nun tam karşısında, tam eski Lampsakos'un bulunduğu yerde Çardak adında bir Türk köyü var.

Çanakkale Boğazı'ndaki akıntı Rhome ırmağındaki kadar hızlı: Öyle ki, en hızlı akışlı diğer ırmaklar bu boğazla karşılaştıklarında çok yavaş ve tembel kalıyorlar. Bu kadar güzel bir yöreyi daha rahatça gezmediğimiz için üzgünüz. Ne var ki, Rumeli kıyısı güzellik bakımından Anadolu kıyısından üstün. Bu yüksek olmayan küçük dağların arasında, zeytin ağaçlarıyla bezenmiş ovalar ve çok güzel kokulu ve çok duru sulu dereler bulunuyor. Buradaki çok çok güzel ve çok albenili vadilerle karşılaştırılacak olurlarsa, Spoleto vadisinden çok daha güzel ve Mognone ovası bile kıskançlıktan çatlar. Çanakkale Boğazı'nın hemen hemen ortalarına doğru, Rumeli kıyısındaki diğerlerinden daha yüksek ve daha kıraç bir dağın tepesinde, harap ve yıkılmış çok eski bir sur gördük; burası Rumların Khoriakeros, Türklerinse (aynı anlama gelen) Domuz adını verdikleri bir hisar kalıntısı. Bu, Türklerin Avrupa'da Bizans imparatorluğunun elinden aldıkları ilk hisar. Bu kayanın Türklerin eline geçtiğini öğrenen ve Tanrının hem kendisi hem de halkı için vardığı yargıyı bilmeyen Bizans imparatoru, bu haberden etkilenmemiş ve gülerek (hisarın adına bir gönderme yaparak) bir imparator için bir domuz yitirmenin önemi yoktur demiş.

Maydos'a (eski Madytos/Eceabat R.A.) yelkenle değil adeta uçarak geldik. Burası, günümüzde Rumeli kıyısında yer alan, eşsiz şaraplarıyla ünlü bir Türk köyü. Kalelere doğru seyrederken gerek akıntının şiddeti, gerekse rüzgâr yüzünden gemimiz uzun süre su aldı; kalelerdekiler yaktıkları ateşle işaret vererek top ateşi açacaklarını ihtar ettiler; ne var ki, tam bu sırada demir attık. Gemi sahibi gemiyi silahlandırdıktan sonra valinin yanına gitti; padişahın fermanları olmasına karşın topçuya iki kuruş vermek zorunda kaldı; topçu ters rüzgârı hiç hesaba katmadan geminin hemen geri çekilmesini istiyordu ve padişahın kendisine bütün gemilerin top menzili dışında açıkta durması için emir verdiğini söylüyordu. Gemi sahibi İspanyol dönmesi bir sipahiyle birlikte gemiye döndü; kendisine kötü bir oyun oynanmaması için sipahiye bir hayli dalkavukluk etti. Bu sipahiden Osmanlı donanmasının 5 Temmuzda yola çıktığını öğrendik.

Troas Bölgesi ve Adalar (1573, Philippe Canaye)
Troas Bölgesi ve Adalar (1573, Philippe Canaye)

Kaleler eski Sestos ve Abydos'un bulunduğu yerde değil, biraz daha aşağıda; çünkü Anadolu yakasında bulunan kale, daha önce Dardanos'un (ya da Dardania) bulunduğu yerde ve burası günümüzde de Dardanelles adıyla anılmakta. Rumeli'deki Kale (Kilitbahir Kalesi, Kale-i Sultaniye) güzel bağlarla kaplı bir dağın tepesinde; bakılınca kalenin tamamının aynı anda yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü insan yüreği biçimindeki bir mahmuzun ortasında kurulmuş olan yüksek ve kare biçimli kulesi, bu mahmuzu kuşatan ve kıyı boyunca uzanan surlardan çok daha eski; söz konusu surlarda: bu yakadaki geçişi koruyan yaklaşık yirmi beş top bulunuyor.

Ne var ki, Anadolu yakasındaki Kale (Çanakkale Kalesi, Kal-i Osmaniye) çok daha muhkem; çünkü geniş ve uçsuz bucaksız bir kırsal alanın ucunda kurulmuş ve yakındaki dağlardan bu kaleye saldırmak olanaksız. İçinde deniz suyu akan derin hendeklerle çevrili. Ortada bir taraça ve birçok top görülüyor; ne var ki, buraya kimse sokulmuyor, çünkü İstanbul'un anahtarlarının burada bulunduğunu ve Türk İmparatorluğu'nun güvenliğinin bu iki kaleye bağlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Asya'daki kalenin surlarında (tıpkı diğeri gibi kıyıya kadar inmekte) yirmi beş ya da otuz kapı ve bunların her birinde su düzeyinde ateş edebilen toplar var; öyle ki, ne kadar küçük olursa olsun bir palaskerme (hafif yelkenli filika) her iki yakanın birinden açılan top ateşinden kurtularak geçmeyi başaramaz.

Gemiyi tıka basa dolduracak malları beklerken günlerce kalelerde kaldık. Kasaba pis ve kıyı çok çıplak olduğu için (ne gölge ne de çeşme vardı) bütün günü gemide geçirdik. Akşam olup serinlik çıkınca dolaşmaya ve yüzmeye gidiyor, sonra ağlarımızı atıyor ve ertesi sabah nefis balıklarla dolu olarak çekiyorduk. Bu eğlence, bir gece tam da çok karlı bir iş yapmakta olduğumuzu sandığımız sırada, akıntının bizi alıp sürüklemesine kadar sürdü.

Kalelere varışımızdan hemen sonra bizi ziyaret eden İspanyol dönme bize o kadar alıştı ki, her akşam yemeğini bizimle yemeye, yemekten sonra ya da ertesi sabah tan ağarırken bizi alarak her çeşit meyveyle, özellikle de bağlarla dolu çevreyi bize göstermeye başladı: Bu bağlarda birçok defa çok güzel üzüm suları tattık.

Bu ovalarda, bu mevsimde kuruyan küçük Simoeis (Dümrek deresi) ırmağı akar; ne var ki bu ırmak artık bu adla anılmamakta; bütün Rum haritalarının Simoeis adıyla verdiği bu akarsuyu bu büyük ovada görür görmez tanıdık.

Çanakkale Boğazı'nda kaldığımız dönemde, her yarım saatten daha kısa bir sürede bir gemi geçti. Bu gemiler, padişah tarafından gönderilmiş olmalarına karşın, gene de yelkenlerini indirdiler ve kale görevlisinden izin belgesi almadan geçmediler. Ne var ki, İstanbul'a doğru gidenler (ister Türk, ister Hrsitiyan olsunlar) hiçbir güçlükle karşılaşmadan geçerler ve onlara hiçbir arama yapılmaz; burada "facilis descensus Averni" (Cehenneme giriş kolaylığı) var; ne var ki, deneyerek gördüğümüz gibi, buradan çıkmak çok güç. Uğursuz bir Gelibolulu Rum, yanına aldığı bir yeniçeri ve diğer Türklerle birlikte Kaleler kasabası kadısının karşısına çıkarak bizim özgürlüklerimizi satın almış esirler olduğumuzu bildirdiği sırada yelken açmak üzereydik. Rum, elinde padişahtan alınmış bir imtiyaz belgesi bulunan ve bu belgeye göre, özgürlüklerini satın almış esirlerin Çanakkale Boğazı'na gelmeleri durumunda kendisine bir vergi ödemek zorunda olması nedeniyle, bu parayı alma hakkını tanıyan bir kararname bize okudu. Elimizde padişahın izin belgesi, keyifle kadının karşısına çıktık; kasabanın ileri gelenleriyle birlikte oturmakta olan kadıya elimizdeki belgeyi sunduk.

Kadı belgeyi aldı, saygıyla öptü, sonra büyük bir saygı belirtisi olarak sarığına götürdü. Yanında oturmakta olan bir müezzine belgeyi yüksek sesle okuttu. Padişahın bu belgeyle bize ne gibi ayrıcalıklar tanıdığını ayrıntılı biçimde işittikten sonra (çünkü padişah, hiçbir subay ya da görevli tarafından aranmadan, canımız istediğinde sarık takma hakkını bize tanıyordu) bize büyük iltifatlarda bulundu ve çok güzel sözler söyledi. Raspenin (o... çocuğu) mavra (?) Rum, öfkeden kudurmuş halde, yalancı tanıklarıyla birlikte Gelibolu'ya döndü; bizler de, bu iftiradan kurtulmuş olarak, neşe ve keyif içinde gemiye doğru yürüdük, ama fermanın bir kopyasını almak isteyen kâtibe 42 akçe ödemekten kurtulamadık.

18 Temmuz. Gümrük memurlarına hakaret ettiğimiz iddiasıyla bizi aramaya geldiler ve bu arama gemiye 36 duka altınına patladı. Yalnızca ağırlıklarımızı aramakla kalmadılar, herkesi birer birer saydılar: Zira, eğer izin belgesinde yazılı olandan fazla bir kişi bile çıksaydı (yönetmelik gereğ) hepimizi esir edeceklerdi. Ne var ki, bu görevi yapanlara birkaç küçük armağan ve bahşiş verecek ve birkaç güzel söz söyleyecek olursanız, arama sırasında göstermeleri gereken özeni göstermiyorlar; yoksa çok katı davranıyorlar ve geminin her yanını aramak için yarım gün harcıyorlar ve en ufak bir şeyde büyük sorunlar yaratıyorlar. Ama İspanyol dönmemiz sayesinde (daha önce ona padişahın sayın büyükelçiye, Paşaya sunulmak üzere verdiği tavsiye mektuplarını ve üç ekü vermiştik) işlerimiz hızla görüldü. Demir atma parası olarak kale görevlisine ve topçuya adım başı birer duka ödedikten sonra, çok berbat bir hapishaneden kurtulup özgürlüğüne ilk kez kavuşan insanlar kadar sevinç dolu olarak yeniden yelken açtık. Çok elverişli bir rüzgârla Kalelerden çıktık; iki Kale arasında kaldığımızda, bu noktada boğazın üç mil genişliğinde olduğunu tahmin ettik. Ama eskiden Sestos ve Abydos'un yer aldığı Eceabat'a doğru boğaz biraz daha geniş. Kısa süre önce İspanyolların yaptığı bazı stratejiler uygulamak dışında, bu boğazı büyük tehlikeler yaşamadan aşmak (çünkü burada, deniz düzeyinden ateş eden birçok top bulunuyor) olanaksız. İspanyollar İstanbul'dan dönerken Kalelere vardıklarında adet olduğu üzere durdular ve böylece kale görevlisinin kendilerini donanmaya dönen bazı kadırgalar sanmasını sağladılar. Hepsi de esir olan ve canlarını Hristiyan topraklara atarak kurtulma konusunda reisleriyle anlaşan İspanyollar, gece yarısı elverişli bir rüzgâr çıkınca, özgürlüğe kavuşmak için her türlü tehlikeyi göze alarak sessizce demir aldılar ve kimseye hissettirmeden kaçtılar. Olay Mehmed Paşa'ya iletilince kale görevlisi çağrıldı ve başına ne geldiği o günden beri bilinmiyor.

Çanakkale Boğazı, kaleleri geçince genişler ve Avrupa yakasında Sula ya da Spedo(?) burnunda Margariti(?) körfeziyle son bulur; burada Ege Denizi o kadar geniş ki, Rumeli kıyıları görünmez. Bu burun Kalelere 15 mil uzaklıktadır: Böylece Çanakkale Boğazı'nın toplam uzunluğu Gelibolu'dan başlamak koşuluyla 45 mildir.

Daha sonra Yeniçeri burnunu geçtik (Sigeon burnu yakınında bulunan ve aynı adla anılan eski kentin yerindeyse günümüzde Yenişehir yer almaktadır R.A.); Asya kıyısında, Troya Kralı Priamos'un sarayının kalıntıları olduğu söylenen bazı duvarlar görülüyor. Bu burnun konumu, burasının "Siegeum promontorieum" olduğunu açıkça gösteriyor; Constantinus, İstanbul'u önce buraya kurmayı planlamış ve kentin yapımını başlatmıştı. Bu duvarların eski Troya'dan kalma değil de Constantinus'un yaptırmaya başladığı kentten kalma olması daha akla yakın.

Kalelerin görüldüğü topraklar Troya'ya kadar dağlık ve az verimli. Troya topraklarında bol miktarda meşe bulunuyor ve elde edilen meşe palamutları, deri boyamada kullanılmak üzere Venedik'e götürülerek büyük kazançlar elde ediliyor.

Yeniçeri yada Siegeon burnunun ötesinde, Türklerin Karayer adaları Yunanlılarınsa Mauria adını verdikleri yan yana üç ıssız adayla (Yılan, Pırasa ve Tavşan adaları, R.A..) biraz daha uzakta, Rumeli'ne doğru, yüksek dağları olan Gökçeada(Imbros) ve Semadirek (Samothraki) adalarıyla karşılaştık. Bir solukta Bozcaada'ya (Tenedos) ulaştık; burası kalelere 30 mil uzaklıkta çok ünlü bir ada: Hem eşsiz şaraplarıyla, hem de Troya'yı yakıp yıkan gemilerin üssü olmasıyla ünlü. Adanın yakınındaki bir kayanın alt yanına demir attık. Çünkü salgın hastalığın bulunduğu kasaba limanına girmek istemedik. Daha sonra, Kalelerden beri görülen, elmas tepesi gibi kesilmiş küçük bir dağın eteğinde kurulmuş kenti uzaktan gördük.

Kentin üst yanında, en üst noktada Hristiyan tarzında yapılmış bir hisar var ve Türk muhafızlar burada oturuyor. Bu adanın çevresi yaklaşık 30 mil ve yalnızca bir tek kasabası var. Hastalık nedeniyle oraya gidemediğimiz için, salgın hastalığın bulaştığı evlerini terk ederek kırsal kesimde kulübelerde yaşayan Rumların yanına gittik; onlardan üzüm ve çeşitli meyveler satın aldık ve çok sert olan şarabını aradık; bu şarapların yapıldığı üzümler çok kızgın ve çıplak kumlarda yetişiyor. Bir gün, bir çeşme yakınındaki Solazzo'da (?) bulunduğumuz bir sırada, ülke insanlarının söylediğine göre Constantinus'un yaptırdığı eski bir kilisenin kalıntılarını gördük.

Bozcaada, Anadolu'ya 10 mil uzaklıkta, burada hâlâ kimi kalıntılarına rastlanan Troya'nın tam karşısında. Daha önce de söylediğim gibi, günümüzde görülen kalıntıların eski Troya'ya ait olmadıklarına, bunların birçok Roma imparatorluğunun daha sonra kurdurdukları kentlerin kalıntıları olduklarına inanmak gerek. Bununla birlikte, bütün haritaların eski İlion'u (Troya'nın önceki adı. R.A..) buraya yerleştirdiğini görünce, eskilere duyduğum saygıdan ötürü burada kaldığım beş gün içinde görebildiğim kadarıyla İlion'u size anlatacağım.

İlion, Kuzey tarafından İda dağının (Kaz Dağı) çok yüksek değildir, üzeri yüksek ve yaşlı meşe ağaçlarıyla kaplıdır) eteklerine çok yakındır ve yer yer tepelerle dalgalanan bir ovada yer alır. İlginç, bir limanın bulunmadığı, hatta liman bulunduğuna dair hiçbir ize de rastlanamayan kıyıya 6 mil uzaklıktadır. Bütün bu ülke "bazı küçük bağlıklar dışında" ormanlarla kaplıdır; burada buğday yetişmez, bu yüzden buradaki Türk köylerinde sadece yulaf ekmeği yenir. Kaz dağından doğan Küçük Menderes ırmağı artık görülmüyor. Kaplıcalar var ama serseriler, çalılarla, böğürtlenlerle, dikenlerle dolu bu yeri ıssızlaştırmış; günümüzde bile böylesine büyük bir kentin harabeye dönmesinden kaynaklanan hüzün ve keder hissediliyor gibi. Anımsanmaya değer hiçbir şey görmediğimden eskiçağ meraklıları için bu kadar bilgi yeterli.

24 Temmuz. Gün doğmadan üç saat önce yüklemeyi yaptıktan, yükleri ve safralarını istifledikten sonra, çok hoş bir yıldız rüzgarıyla demir alarak sabahın erken saatlerinde Rumların Lekto, Türklerin Baba Burnu adını verdikleri buruna ulaştık; Baba Burnu Bozcaada'ya 40 mil uzaklıkta ve Midilli adasıyla arasında bir kanal bulunuyor."