
"Midilli'den (Metelin) Anadolu (Natolia) ya da Küçük Asya kıyısı boyunca Sigee burnu, günümüzde ise Janissaries burnu olarak adlandırılan (Boğazın hemen girişindeki Siegon/ Rum köyü Yenişehire yelken açtık, R.A.) yöne doğru yelken açtık. Sağımızda hemen karşıda on mil uzaklığında, adaya ilk gelen ve orada bir kent kuran Tenes'e atfen Bozcaada (Tenedon) olarak isimlendirilen ada yer almakta. Plinus (Yaşlı Plinus, (M.S. 23-79 olarak da adlandırılan Romalı coğrafyacı ve doğa filozofu, R.A) yazdığı doğa tarihi eserinde bu adada doğal olarak çıkan bir su kaynağından bahsetmekte... Plinus bu kaynağın güneş tutulmasında üçüncü saatten altıncı saate, bir süreliğine adanın tüm ovasını sularla doldurduğunu, ama yılın geri kalan bölümünde kuru ve yarlarla dolu olduğundan bahsetmekte.
Strabon(Günümüz Amasya'sında doğan Strabon (M.Ö. 64-M.S. 24) Roma Cumhuriyet döneminin Grekli coğrafyacısı. Özellikle Anadolu tarihi coğrafyası üzerine yazdığı kitap Anadolu için çok önemli, R.A.) ise, adadaki Neptune Tapınağı öylesine öneme sahipti ki, çok farklı bölgelerden insanların ona saygı göstermek için adaya geldiğini öne sürer.
Adanın karşı tarafında, Sigee burnu ile Xanthus, ya da Scamander (Homeros destanlarında Troya'nın önünden akan nehrin ismi. Modern adı Karamenderes nehridir, R.A) arasında, büyük ve antik kent Troya'ya ait (burası aslında Dalyan, Alexandria Troas R.A) çeşitli harabeler, duvar parçaları, temeller, sütunlar, payandalar görülmekte. Antik dönemde o kadar çok yüceltilen, en mutsuz sonu olan bu kentin harabeleri, öylesine uzun ve geniş bir alana yayılmakta ki, bilinen ün ve ihtişamına yakışmakta. Skamender nehri, Ida Dağı'nın (çam, selvi ve çok sayıdaki büyüklü küçüklü, güzel kokulu diğer ağaçlarla örtülü) eteklerinden (Kaz Dağı) doğup, yavaşça Mesaulon (Araplar Vadisi ?R.A) vadisinden geçerek denize dökülmekte. Buradan Hellespont Boğazı'na (Çanakkale Boğazı) girdik; güvenliği sağlamak için, Constantinapolis'i (İstanbul) feth eden II. Mehmet tarafından, bir tanesi Trakya Yarımadası'ndaki Avrupa kıyısına diğeri Küçük Asya kıyısına yaptırılmış iki güçlü kale var. Bazen bu kaleler şairlerin anılarındaki Leander ve Hero'nun aşk hikâyeleriyle birlikte Seste ve Abyde olarak yeniden anılmaktadır (Diğer bazı seyyahlar gibi burada da Kilitbahir ve Çimenlik Kalesi, Sestos/Akbaş Tepe ve Abydos/Nara Burnu ile karıştırılıyor R.A.). Avrupa yakasındaki Seste (Kilitbahir Kalesi R.A) bir dağın eteklerinde yer almakta ve dairesel olarak çift yonca yaprağı formunda, iç içe geçmiş iki kuleden oluşuyor ve üçte bir daire biçiminde. Üçgen biçimindeki duvarların her köşesinde birbirini korumakta ve bu kalede, Asya yakasındaki kaleye göre, her zaman savaş levazımı ve asker bulunmakta. Asya tarafındaki Abyde (Çimenlik Kalesi) ise daha yeni ve Seste'den daha güçlü. Dörtgen biçiminde olan kale, gördüğüm en güzel yerlerden olan, Ida Dağı'ndan gelen Simois'in (anlatılan aslında Sarı Çay, R.A) sulandığı bataklık bir ovada, bahçelerin, meyve ağaçlarının olduğu muhteşem güzel burnun üzerine, denize doğru yapılmış. Söylemeye çalıştığım gibi, kare planlı kalenin her köşesinde yuvarlar kuleler var ve ortadaki avluda, bir platforma benzer, her yeri gören ve kontrol edebilen, kare planlı yüksek bir kule var. Hepsi güzelce ve aynı şekilde siperlenmiş, hendekle çevrilmiş ve özellikle, genelde saldırıların yapıldığı denize bakan ön taraftakiler yeteri kadar savaş malzemesiyle iyice donatılmış. Kasabanın olduğu tarafta kale girişinden önce; pazarın ve caminin olduğu büyük bir meydan var. Bekçiler yüksek sesle kıyıya yanaşmamız için bağırdılar. Biz de kaleye oldukça yakın bir yerde demirlemek istedik, ancak patronumuz bizi izleseydi, orada çok güçlü olan akıntının verdiği avantajı kullanmak istedik, ancak, hiçbir iyi denizcinin gücü buraya yetmez. Buranın yeteri kadar derin olmaması ona sorun yarattı. Bunu gören bekçiler küçük bir tekneyle gemiye yanaştılar. Gemiye çıktıklarında büyük elçiyi görünce, büyükelçinin kalenin kaptan ve diğer görevlilerine bazı hediyeler vermesinin bir gelenek olduğunu dile getirdiler. Onların bu doyumsuz hırsını tatmin etmek için birkaç altın verdi. Daha sonra aynı gün, Seste ile aynı kıyıda olan, Rumların yaşadığı Maiton(Maydos/Eceabat) isimli büyük köyün olduğu yerde yeniden demir attık. Ortasında eski kaleye ait duvarların gözüktüğü, deniz kenarındaki bir tepenin eteklerine kurulan köyde yaklaşık iki ya da üç yüz ev var. Köyün sokaklarında ve evlerin köşelerinde güzel sütunlar ve kırılmış bazı figürlerin olduğu diğer kalıntılar var. Bu kalıntılar buranın eskiden bilinen antik bir yer olduğunu göstermekte. Burada çok güzel, verimli bahçeler ve üzüm bağlarının olduğu geniş araziler var. Oldukça fazla şarap üretilmekte ve şarap, bozulmaması için toprağın içine kazılmış büyük toprak küplerde saklamakta. Burada geniş çayırlar ve hem kuyu hem de çeşmeden gelen kaliteli su da var. Deniz kıyısında otuz altı adet rüzgâr değirmeni görülmekte, her birinin on kanadı var. Abydos kalesinde de bunlardan çok sayıda görülmekte. Sonraki günün sabahında gemimiz için aldığımız şarapları yüklerken, kaptanın iki tayfası köylülerin elbiselerini çaldıkları için büyükelçiye şikâyet etmişler; onlardan bir tanesi limanda görevli üç kişi tarafından yakalanmış, ancak diğeri ise hızlı olduğu için kaçmış. Akşam yemeğinden sonra buradan ayrıldık ve önden gelen rüzgârla Grek yurdu boyunca yelken açtık. Maiton'dan (Mados/Eceabat) üç mil uzakta, deniz kıyısındaki "Widow"s-Dullar Kalesi (Çimpe ya da Kilya kalesi, R.A?)'ni geçtik; bir şey gözükmüyor, sadece kalıntılar var. Alt tarafında oldukça bereketli bir vadi gözüküyor. Grekler (Rumlar), Türklerin Asya'dan Grek yurduna ilk ayak bastıkları yerin burası olduğunu söylüyorlar. Anlatılanlara göre iki Cenevizli, kişi başına bir altına onları gemileriyle karşıya geçirmiş, onlarda kaledeki tüm erkekleri öldürdükleri için; daha sonra bu kaleye Dullar Kalesi ismi verilmiş. Akşam saat beş sıralarında, kalelerin otuz mil ötesindeki Gelibolu kalesinin önüne geldik.
Gelibolu (Galliopoli) Trakya Yarımadasında yer alan, Marmara Denizi'ne bakan, Asya kıyısındaki Lapseki (Lamsakos/Lamsack) kentinin karşındaki antik bir kent. Bazıları buranın Caligula tarafından yaptırıldığını ileri sürmekte. Kimileri ise geçmişte burada oturan Fransızlara göre; Nicopoli ve Philipopoli, nasıl Nicholas ve Philip kentini gösteriyorsa; Gallipoli'de, Gauller (Roma Döneminde günümüz Fransa'nın olduğu bölgede yaşayan Gallia/Gauls R.A.) ya da Fransızları işaret etmekte ve bu nedenle, Fransızlar Gaul'de yaşamaktadır. Burada altı yüz hane var, ancak genelde evler öylesine harap olmuş ki, çok fazla göze çarpan bir şey görmek mümkün değil. Ancak bir orduya ait gemileri alacak limanı var. Bununla birlikte zamanında oldukça güçlü olduğu anlaşılan bir kalesi de mevcut. Ancak hepsi harabe durumdadır. Bu kentte çok sayıda yel değirmeni var ve aynı zamanda iki tane de imarethane (amaratabes) bulunmakta. Bir tanesi, Constantinople'u feth eden II. Mehmet döneminde Sinan Paşa tarafından yaptırılan, İstanbul (Constantinople) yolu üzerinde kentin çıkışında yer almakta. Buranın çok yakınında Büyük Türk çok güzel bir çeşme yaptırmış; burada bir insan kolu kalınlığında su çıkıyor Buradaki su toprak künklerle şehre taşınıyor; onlar için en iyi su olan bu su dışında başka içecek su yok; bu su ne iyi ne de sağlığa yararlı. Diğer imaret ise şehrin içinde, buraya bağlı çok güzel iki cami var: kentin etrafında duvarlar yok, açık; bir köy yeri gibi, çok güzel bahçeler ve meyve dolu. Burundan denize doğru yüksek bir alanda, sekiz köşeli bir alan var, burnun ucunda ise çok sayıda yel değirmeni görülüyor.
Erkek, kadın veya çocuk olsun herkes için vergi ödeniyor. Oldukça zor olan ve Piginte(?) olarak isimlendirilen bu vergi ise, çiftliklerden alınıyor. Büyük Türk'e yıllık olarak otuzbin ducats (gümüş ya da altın para birimi R.A.) ödeniyor. Böylece çok iyi iş yapıyorlar... Kentte, Grekler, Yahudiler ve Türkler yaşıyorlar. Çok sık uğranılan yer olduğu için, buradaki yiyecek ve içecekler çok pahalı ve burada yaşayanlar da hem karadan hem de denizden çok iyi ticaret yapıyorlar. Bizim için uygun rüzgâr çıktı ve yolculuğumuza devam ettik..."