
İskoçyalı gezgin ve yazar olan William Lithgow (1582-1645), tüccar olan babası nedeniyle genç yaşından itibaren uzun yolculuklara çıkmıştır. İlk büyük gezisinde kuzey ülkelerini ve Orta Avrupa'yı ziyaret ettikten sonra 1609 yılında Paris oradan da Roma ve Doğu yolculuğuna çıkmıştır. Ondukuz yıl yolculuk yapan Lithgow'un sadece Avrupa'da yürüyerek yaklaşık 36000 mil yol aldığı düşünülmektedir. Yolculuk anılarını 1632 yılında yayınlayan Lithgow'un edebi eserleri de vardır. Müslümanlık üzerine yaptığı gözlemleri erken dönem Avrupa oryantalist metinleri açısından önem taşımaktadır:
"Selanik'ten (Salonica) yola çıktık. Marmara Denizi (Pontus ya da Propontis) ve Biga Yarımada'sından (Troad) sonra Bozcaada'ya (Tenedos) vardık. Tenes tarafından yapılan Tenedos isimli bir şehir var, çok güzel bir yer, kalesi ve tüm gemi türlerine uygun bir limanı var. Adada çok güzel şarap üretiliyor. Avrupa'nın güneydoğusu ya da artık Asya'nın en iyi şarabı olduğu söyleniyor. Çok büyük değil, ama oldukça verimli, Vergilus'un Aeneid Destanı'nda anlattığı gibi Troya'nın (Alexandria Troas R.A) üç mil uzağında yer alıyor.
Bozcaada'da (Tenedos) tesadüfen, İstanbul'a (Constantiople) giden iki Marsilyalı ve iki Fransız tüccarla buluştum. Yeni seçtikleri metresleriyle uğraşırken Sakız'da (Chios/Sio) gemilerini kaçırmışlar. Bir Türk yelkenliyle yolculuklarına devam edebilmek onların üzüntülerini bir an olsun giderecek gibi. Deniz yolculuklarında bu tür çılgınlıkları yapan, ama sonra tövbe eden çok sayıda tüccar ve yolculara şahit oldum. Onlar ve ben Troya'yı görmek istiyorduk; korumak için bir yeniçeri ve bize rehberlik etmek içinse bir Rum (Grek) tuttuk. Kıyıya çıktığımızda, dolaşınca etrafa dağılmış kalıntılar ve eski duvarlar gördük. Troya'nın doğu bölümüne doğru gittiğimizde Grek rehber bize birçok mezar gösterdi; bunlar Hector, Ajax, Akhilleus, Troylus ve diğer önemli kahramanların ve Hekuba, Chreisied ve diğer Troyalı kadınların mezar kalıntıları olmalı (Alexandria Troya'nın kalıntıları, R.A.)... Bize aynı zamanda Priamos'un sarayını ve Aeneas'ın babasının yaşadığı yeri gösterdi. Troya'nın kuzey köşesinde, Çanakkale Boğazı (Hellespont) kalelerinin görüldüğü bir yerde, halen ayakta duran bir kent girişi var. Orada paslanmış üç tane para buldum, daha sonra onları Floransa dükünün genç kardeşine verdim...
Görkemli Phrgia'nın olduğu yer (Kuzey batı Anadolu'da bir bölgeyi tanımlayan antik dönem tanımlaması, R.A.) çok güzel bir ova, tahılı, meyvesi ve çok güzel şarabı var; belki de Anadolu (Natolia) bahçesi olarak tanımlanabilir. Günümüzde çok fazla insan yaşamamakta, sadece seyrek olarak, çok az sayıda küçük köyler var. Troya harabelerinin uzunluğu yaklaşık 20 İtalyan mili, bunun yaklaşık on İskoç ve onbeş İngiliz mili olduğunu hesapladım. Kıyı boyunca Kaz Dağı'nın (İda) bağları bulunmakta, daha ileride doğudaki alanın sonunda ise Simois nehri var (Lithgow'da dağ ve nehir lokalizasyonlarını İlyada Destanı'ndaki anlatımlara uyması için hatalı bir şekilde yapmaktadır, R.A); buradaki arazi iki milden daha fazla değil: Oldukça seyrek yerleşilmiş bu bölgede büyük çoğunlukla Rumlar (Grekler) ve geri kalanı ise Yahudi ve Türklerden meydana geliyor.
Benim gülünç gözüken Türk alışkanlıklarım, gibi kafamda turban ile yürümem burada oldukça uygun; bu kıyafetle tüm Troya ve Türkiye'yi dolaştım: Gözlerimin önünde sağ tarafta bir zamanların bu zengin kentinin geriye kalan doğudaki tek kapısı durmakta. Daha sökülmemiş yüksek bir duvarın parçası görülmekte: Bir liman olmadan Simios nehri(aynı zamanda eski Grek kamp yeri) aşağıdaki kıyıya, Marmara Denizi'ne (Propontis Denizi) akmakta: Biraz aşağıda bu verimli yerde üzüm bağları var, hemen yakında ise, diğer adı Ilion olan, Priamos sarayının harabeleri ve parçaları görülmekte.
Phrigya'nın bu bölgesinde soylulara ait böylesi kalıntılarla dolu: Hemen ayaklarımın altında Priamos ve kraliçesi Hekabe'nin mezarları: onların altında, kentin güney batısının sonunda ise Kaz Dağları (İda Dağı) yükselmektedir. Sol tarafımda lezzetli ve güzel zeytin, incir ağaçları var: Burada anlattıklarımızın içeriğini açıklayıcı bilgiler vermek gerekirse: Kardeşi Iasus ile birlikte buraya kaçan Korinth kralı Korinth önce Dardanie kentini kurar, onun oğlu Dardanus'da Troya'yı kurar. Önce bu bölgenin Troas olarak adlandırılması nedeniyle Troya ve Tros ismi verilir. Aynı zamanda İlium sarayını yapan İlus nedeniyle de İlion da denilmektedir. Bu kent, Laomedon zamanında Herakles (Herküles) ve Grekler tarafından alınmış ve yerle bir edilmiştir, Laomedon ise intihar etmiştir. Antik kaynaklardan bildiğimize göre, sonunda ise Troya, Paris'in, Menelaos'un karısı Helena'yı kaçırması nedeniyle Greklerin saldırısına karşı Priamos tarafından korunmuştur. On yıllık kuşatma sonrasında kent dünyanın yaratılmasından 1783 yılında (Anno Mundi 1738) yerle bir edilmiştir...
Troya'nın güney batısında üç başlı Kaz Dağı (İda Dağı) var. Paris, burada Junu ve Pallas'ı geri çevirerek altın elmayı Venüs'e verir ve tüm bölgenin trajik sonu böylece başlar. Bu kalıntılar bu şiirsel dizelerde dile gelmekte: "Nunc seges est ubi Troja fuit" (Vergil'in Aenead Destanı'nın Latince dizeleri: Şimdi buğday tarlası, bir zamanlar Troya'nın olduğu yerler. R.A.).
Daha sonra küçük savaş gemisiyle Sestos ve Abydos olarak adlandırılan, karşılıklı iki kalenin olduğu yere ulaştık. Sestos, Thrakya'nın başladığı Avrupa'da; Abydos ise, Bithinya'nın sadece bir mil uzaklıkta olduğu Asya'da; ikisi de Troya'dan dört league(1 league yklş. 5,6 km R.A.) uzaklığında. İki kale de Hellespont'un başlangıcında yer alıyor ve Hero(Heiro) ve Leander'in övgüye layık tutkulu aşklarının anısı için yapılmışlar...
Ama artık Gelibolu (Gallipoly) kaleleri olarak adlandırılan bu kaleler İstanbul'un (Constaninople) gücüdürler. Kaptanların haberi olmadan hiç bir gemi buradan geçemez; gemiler hiç alışılmadık bir şekilde çok sıkça aranmaktadırlar; erkek, silah ya da ordu için araç gereç taşıyan Hristiyanları kentte sürprizler beklemektedir. Dönüşlerinde boğazdan geçmek için üç gün beklemek zorundadırlar, çünkü Hristiyanlar, köleleri başka yere götürmek, ya da kentte bir suç işlemiş olup olmadığını anlamak için haberin gelmesini beklemektedir...
İki Fransız'ı burada terk edip, bir Türk yelkenlisiyle İstanbul'a (Constantinople) doğru yola çıktım. Bu dar boğazda gördüğüm ilk not edilecek yer antik Gelibolu (Gallipolis) kenti. Trakya'daki ikinci kent olan burasını ilk kez Caius Caligula yaptırmış ve bir dönem Gauller tarafından oturulmuş: Türklerin Avrupa'da Orhan'ın oğlu Süleyman tarafından feth ettiği ilk kenttir"