1675
George Wheler

George Wheler

Sesli Dinle

Çanakkale Boğazı (1800, Lechvalier)
Çanakkale Boğazı (1800, Lechvalier)
George Wheler (1650-1723) soylu bir İngiliz ailenin ferdi olarak Hollanda'da doğdu. Oxford'da eğitim alan Wheler, hemen sonrasında 1673 yılında bir Avrupa gezisine çıkar. Bu gezisi sırasında Venedik'te Fransız fizikçi Jacob Spon'la tanışır ve birlikte Doğu'ya uzun bir seyahat etmeyi kararlaştırırlar. J. Spon ile 1675-1676 yılları arasında yaptıkları Ege ve Anadolu gezisinden sonra, 1682'de, Spon'un 1678'de yayınladığı yapıtının büyük oranda bir kopyası olan seyahatnamesini yayınlar. Seyahatin rotası Venedik, Yunanistan, Delos ve İstanbul'dur. Wheler bu gezisinde antik dönem yazarlarına olduğu kadar, kendisinden önce aynı bölgeyi gezen seyyahların eserlerine de atıfta bulunur. Tüm bu gezisi boyunca Wheler, topladığı heykel, yazıt ve sikke gibi arkeolojik eserlerin yanı sıra, yaklaşık bine yaklaşan bitkiyi de Oxford Üniversitesi'ne hibe eder. Bu seyahat sonrasında teolojik alanda kariyer yapar ve papaz olarak kiliselerde çalışmaya başlar. 1689 yılında Hristiyan kiliseleri hakkında bir kitap da yazar. Çanakkale bölgesiyle ilgili yazdıkları Spon'un yazdıklarını büyük oranda tekrarlasa da, özellikle önceki seyyahlardan Sandys'in Troya lokalizasyonuna eleştirel yaklaşmasını devam ettirmesi ve Alexandria Troas ve bazı köylerle ilgili detaylı bilgi vermesi açısından önemlidir:

"Ancak biz Bozcaada'daki (Tenedos) gemimize döndük. Bu ada Asya kıyısından dört ya da beş mil uzakta, çapı ise yaklaşık yirmi mil; adada çok verimli mısır ve şarap var; özellikle de misket şarabı; bunların büyük çoğunluğu İstanbul'a gidiyor. Bir kasabası ve kuzeyinde bir kalesi var; ancak buruna doğru Sigeum, doğusunda günümüzde Türkler tarafından Janizzari (Yenişehir) dedikleri yer var; burası Kandia Savaşı'yla Venediklilerin eline geçmiştir. Tekrar Türkler tarafından alınmış, daha sonra iyi miktar bir paraya, inançsız valiye verilmiştir. Buranın yakınında Venedik ve Türkler arasındaki ünlü savaş yapılmıştır, iki tarafın kayıpları çok büyük olmuştur; zafer Venediklilerin olmuştur.

Bozcaada'nın (Tenedos) güney bitimindeki gemimizden, ünlü İda Dağı'nı keşfettik, aynı çizgide Asya kıyısındaki, o çok övülmüş Troya olduğunu sandığımız kent var, göremezsek çok hayal kırıklığına uğrayacağımız için oraya gitmek istiyorduk. Yirmi Ağustos, rüzgâr halen ya tersten esiyor ya da çok durgun, gemimize odun ve su lazım, bu nedenle uzun tekne birileriyle kıyıya yollandı, biz de bu fırsatı kaçırmadık ve ünlü Troya ülkesini görmek için onlara katıldık. Harabelerin üç mil kuzeyinde bir ovaya çıktık; gemiden gördüğümüz kumun içine kazılan kanalda (öyle sanıyorum ki, bazı amaçlar için yeniden kazılan gizli bir kanal) denizciler taze su buldular. Ovanın bazı yerleri ekilmiş, bazı yerlerde ise ürünler yetişmişti. Mısır, pamuk ve sesam (bundan yağ yapıyorlar) yetişmekteydi, çok çeşitli salatalık ve İtalyanların Angurai dedikleri karpuz türü ve onunda dışında burada zucchi (Karpuz R.A) dedikleri bir tür vardı. Aynı zamanda pek çok yerde meyvaları üstünde incir ve çeşitli kaysı ağaçları gördüm. Burada bir de çok yoğun bir şekilde İngiltere'de hiç görmediğim bir meşe ağacı türü gördüm...

Harabe kentin yakınlarına geldiğimizde, çok sayıda kırılmış mermer sütunlar, duvar ve temellerini kıyı boyunca gördük; hiçbiri dikili durmuyordu, hepsi yerde yatıyordu, pek çoğu da denize doğruydu; hava koşullarıyla bozulmuş, tuzlu rüzgârla tahrip edilmiştiler. Biraz ilerde, kıyısında, hiç kuşkusuz bir zamanlar çok güzel mermer sütunlardan yapılmış, kimileri sahilde öylece duran, uzun ve kalın bir duvarı olan bir limanı anımsatan bir koy vardı. Buranın ağız kısmı kumla dolmuş çok sığlaşmıştı. Yanımdakilerle birlikte buranın, antik dönemdeki ünlü Troya'nın limanı olduğunu, bu kentin, Homeros ve Vergilius'un överek anlattığı savaşların geçtiği İlium ya da Troya olduğunu söylemem zordu. Buradaki kalıntıların hiçbiri Roma döneminden daha eski değil; Bellonius'un buna inanmış olmasına ve Petro della Valle'nin, her büyük ağacın bir Hektor, Akhilleus ya da Aeneas ve tüm çalı çırpının onların orduları olduğunu düşüncesini haykırmaktan kendini alamamasına rağmen.

"Hic Dolopum manus, hic saevus tendebat Achilles; classibus hic locus, hic acie certare solebant." (Vergilius'un Aenaes Destanı'nın II. bölümünden alıntı, R.A.).

Burası daha çok Strabo'nun kendi dönemi için modern İlium olarak tanımladığı, Troyalıların köyünün olduğu yerdeki Büyük İskender'in yaptırtmaya başlattığı Lysimachus'un bitirdiği ve İskenderiye olarak isimlendirdiği, daha sonra bir Roma kolonisi yaptığı ve birçok avantajla zengin olan kenttir. Bizim ulustan olan kıymetli Bay Sandys'in de belirttiği ve detaylı bir şekilde anlattığı gibi biz de Strabon ve onun rehberliğine güvenmeliyiz. Ama devam edersek: Bu limanın biraz üstünde çok sayıda mermer mezar var; bazıları Apollo başı, bazıları da küçük yuvarlak kalkan kabartmalı olanları var, ancak yazıtlı olanı hiç görmedik. Mösyö Spon, biçimlerinin Fransa Arles'deki Roma mezarlarına benzediğini tespit etti. Bu nedenle, Petro della Valle'nin hayal ettiğinin tersine, hepsinin antik Troya'ya ait olmadığına karar verdik. Limanın biraz daha güneyinde, otuz feet (1 feet= 30, 48 cm; R.A.) uzunluğunda tek parça olan ve yerde yatan iki sütün duruyordu, bir tanesi ise kırılmıştı. Mösyö Spon Mısır granit mermeri olan sütunları ölçtü, sonuncusunun çapı dört feet ve dokuz inçti. Büyük Efendi (Grand Signior/Hükümdar, R.A) burada çok sayıda sütünü Sultanın annesi için yaptırılan Yeni Camii için taşıtmış. Kıyıya doğru biraz daha ilerlediğimizde geçtiğimiz kalıntıların, limana su taşıyan bir su kemeri olduğunu düşünüyoruz. Biraz uzaklaştığımızda, uzun ve derin insan eliyle yapılmış bir kanal ya da bir vadiye ulaşıyoruz, belki de denizden teknelerin kente girmesi için yapılmış. Ama şu anda hepsi kurumuş, bu vadi boyunca ya da arkasında biraz sağ tarafta oldukça önemli bir harabeye geliyoruz, burada büyük kalıntıların olduğu çok açık. Bir tiyatro var, üstünde kemerleri olan yıkılmış bir tapınak ve saraya ait olan duvar ve temelleri görülmekte...

Gelibolu ve İstanbul (1544, Jerome Maurand)
Gelibolu ve İstanbul (1544, Jerome Maurand)

Deniz kıyısından tepenin üstüne çıkmak oldukça kolay, çünkü o kadar yüksek değil, ancak oldukça görkemli yapıya ait kalıntılarla dolu. Belki bir kale, bir tapınak ya da bir Hristiyanlık kilisesi tespit etmek çok zor. Şimdiye kadar hiç kimse yapmadığı için boyutlarını tanımlayacağım.

Tüm uzunluğu kuzeyden güneye dört yüz on üç feet (1 feet= 30, 48 cm; R.A.) genişliği doğudan batıya iki yüz yirmi feet. Ön yüzü batıya bakıyor: girişte iki kanada ait temeller var, biri sağda, diğeri solda, birbirine eşit bir şekilde paraleller. Sol tarafta ise iki tane dörtgene ayrılmakta. Bunlardan en dıştaki kuzeye doğru yirmi dört feet genişliğinde ya da yetmiş feet ve sadece dış duvarın temelleri kalmış, iç tarafındaki zemin ise düz. Bir sonrası on üç adım genişliğinde ya da otuz feet ve tonozlu ve kemerli büyük bölümü yüzeyin altında. Soldaki diğer kanat eşit ve otuz adım, ya da doksan feet genişliğinde. Bunda hiç bir şey yok geriye sadece temel duvarı kalmış ve yüzeyi düz...

Bu tepeden her yere gitmek çok kolay. Batıya doğru iki mil uzaklıkta deniz var. Doğuya doğru büyük bir ova, bunların arasından sıkışmış bu tepe ve Kaz Dağı (İda Dağı); büyük bir olasılıkla Antik İlum'un yakınlarında olan Simois Nehri, grubumuzdan hiç kimse tarafından görülmedi. Bu tarafa doğru daha fazla gitmeyeceğiz, ancak Bay Sandys büyük oranda ispatlanmıştı. Kuzeye doğru küçük bir ova var, daha sonra başka bir tepe yükseliyor, bu antik Sigaeum burnu, şimdi ise Janizzari (Yenişehir) Burnu, Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) giriş noktası, ya da bu tepeden yukarıda bahsettiğim tepeye olan mesafe sekiz mil. Gün merakımızdan daha çabuk bitti, teknemize döndük. Yolda kıyıdan yüz adım uzaklıkta su içmek için durduk; daha önce size bahsettiğim antik limanın kuzeyindeki yay biçimli yerin hemen altıydı. Su o kadar çok iyi ki gizli kanaldan tekneye kadar, kuzeye doğru iki mil taşıdılar.

Ayın yirmi üçünde, rüzgâra karşı birkaç gün uğraştıktan sonra, Bozcaada (Tenedos) kalesinin görüldüğü bir noktaya geldik ve demir attık. Günümüzdeki Troas'ın Rumları (Grekler) tarafından Janizzari burnu denilen yerin yakınında demir attık. Bu burunda Sigaeum olarak adlandırılan bir köy var. Bu burun Çanakkale Boğazının (Hellespont) hemen girişini kontrol etmekte. Buradaki kıyıda iki tane çok güzel çeşme var, bizim gemide suyunu buradan aldı, köyden ise, denizciler için, çok ucuz olan özellikle fasulye ve diğer yiyecekler alındı. Bir dolara on beş tane yağlı tavuk, bu da bir gümüşten daha ucuz; bir düzüne yumurta bir peny (kuruş) ve çok çeşitli şahane karpuzlar, istediğin kadar alabiliyorsun. Yaşayanlar, Rumlar (Grekler), topraktan elde ettikleri bu ürünlerle geçiniyorlar: Ürünlerin arasında mısır, şarap, safran, incir, kavun, karpuz, kayısı ve diğer meyveler var. Köyde iki ya da üç yüz aile var. Fransız para birimi olan beş penny (kuruş) Türkiye'de bir Timin olarak adlandırılmakta ve her yerde geçiyor ve on dört Asper (bir piaster değerinde gümüş sikke) değerinde. Asper ise küçük ve Constantinapole'de geçmiyor.

Yirmi yedi Ağustos cumartesi günü yelken açtık ve aynı günün akşamı Gökçeada'nın (Imbros) güneyinde rüzgârı beklemek için demirledik. Bu ada, Bozcaada'dan (Tenedos) biraz daha büyük ve kuzeyde yer alıyor. Dört köyü var ve aslında ada bir kale ile korunuyor. Oldukça yüksek dağlar var, ormanla kaplı, büyük bir bölümünde bir tür yabani armut ağacı var. Sürüyle tavşan ve oldukça fazla yabani domuz var. Hollandalı baylar bunları köpekleri ve silahlarıyla avlıyorlar, iki saatte dört tane yabani domuz. Ancak bu zevk ona pahalıya patladı; baş kaptan beklenildiğinden daha erken yelkenleri açtı. Kaptan bir iyilik yaparak, onu beklemek için bir tekne ve dört denizci bıraktı; kalelerin içinde çapa attıklarında bizi buldular. İki günlük zaman ve çok tehlikeli havadan sonra, akıntı halen Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) girişinde oldukça güçlü bir şekilde akmaktaydı. Mösyü Spon ve ben oldukça korkmuştuk. Dağların tepesinden adaya yukarıdan bakıyorduk, gemimizin yelkenleri açtığını hemen gördük ve onlarla birlikte geri dönme şansını kaybetmemek için olabildiğince hızlı bir şekilde aşağıya indik. Her şeye rağmen bu adanın çok güzel vadileri olduğunu ve mısır tarlalarının olduğunu gördük. Çok sayıda güzel kaynak su var, çoğu, kayaların arasından dökülmekte, çok sayıda yüzülecek küçük gölcükler; gölgesinde oturulabilecek incir ağaçları, yabani bağlar, hayıt ve zakkum ağaçları var.

Yirmi sekizi Pazar günü yan rüzgârla Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) girişine geldik ve sabah içeri doğru girdik; girişin iki tarafındaki, güçlerini sadece rüzgâr ve su arasından ateşleyecek büyük toplardan alan, yeni kaleleri selamladık. Biz yedi top atışı yaptık, onlar ise halen Türkler'de alışılmış olduğu gibi, bir atışla cevap verdiler. Daha sonra biz de teşekkür olarak beş atış yaptık; bu denizlerde halen eski selamlama gelenekleri devam ediyor. Bu yeni kalelerin Mr Sandys'in zamanında yapıldığına inanmıyorum, çünkü bu kalelerden hiç bahsetmiyor. Troas'dan bakıldığında Asya kıyısı buradan iki milden daha uzun değil, Sigaeum ya da Jazizzari burnu düz bir yüzeye sahip. Karşıdaki Thrakya Yarımadası'ndaki burun tepenin olduğu tarafta eski moda yuvarlak kaleler ve pek çok yükselti var. Giriş batıda, birazcık kuzeye doğru bir eğim var, böylece yedi ya da sekiz mil devam ediyor. Çanakkale (Dardanelli) ya da eski kalelere (yeni kalelerin tersi kullanılıyor) gelmeden iki ya da üç milde kuzeye, Marmara Denizi'ne (Propontis) doğru dönüyor.

İçeri girdiğimizde kuzey kıyısında bir yükseltinin oldukça yakınından geçtik, boğazın güney tarafındaki iki ya da üç mil öbür tarafında durduk ve demir attık, ancak daha iyi durabilmek için daha derine atmak zorunda kaldık, yoksa rüzgâr ve akıntı bizi sürükleyebilirdi. Her zaman dışarı Takım Adalara doğru güçlü akıntı var. Bu boğaz tarihte oldukça ünlüdür ve oldukça sık ismi değişmiştir. Thebe kralı Atamas'ın kızının üvey annesi İno'nun kötülüklerinde kaçmak için, bir boğanın sırtında Boğazı uçarken rüzgâr nedeniyle düşerek boğulması nedeniyle Helle'nin Denizi ya da Hellespont denilmesinin yanı sıra; karşılıklı iki yükseltinin üzerine kurulmuş ve Hero ile Leander'in ünlü aşkıyla bilinen Sestos ve Abydos boğazı olarak da isimlendirilir. Daha sonraki dönemlerde ise Dardanelli olarak adlandırılmış, bana göre bu eski kalelere de uymakta; aynı İtalyanlara Labocca di Constantinopoli, bizde Constantiople kanalı ya da boğazı denilmesi gibi.

Bazen yaz aylarında iki ay durmadan esmesi gibi, kuzey rüzgârı halen esmeye devam ediyor. Bunu aşmamız imkânsız; günlerce daha iyi havayı beklemekten düşmeye başladık. Asya kıyısındaki köye gidip oradan at kiralamak istedik, bazıları da eski kalelere gidip oradan tekne bulup onunla İstanbul (Constantinople) boğazına gitmeyi önerdi. Ben güverteden hazırlık yaparken, Mösyo Spon onlarla gitti. Bir sonraki gün geri dönmeyince ben de ne olup bittiğini öğrenmek için tek başıma kıyıya çıktım. Beni, onun, bizlerle birlikte sahile aynı amaç için giden Micone ve Seriphus papazıyla kaldıkları bir Rumun (Grek) evine götürdüler. Onları kahvaltı yaparken buldum. Üzüm, incir, bal, yumurta, peynir, karpuz yiyiyorlardı. Bütün bunlar hiç et yemeyen bir Caloyer olan papaz için çıkartılmıştı.

Bu köyün adı Kaınourio Chorio ya da Yenişehir, yaklaşık iki yüz ev var, hepsi Rum (Grek). Üzüm bağları ve kaysı ağaçları arasında keyifle oturuyordum...

Ancak burada ne at ne de tekne bulabildik. Mösyo Spon ikimiz için at arabası ya da doğrusunu söylersek bir atlı araba rica etti. Araba, tarlalardan meyve taşımak için kullanılan iki tekerlekli bir at arabasıydı, atların yerine iki çift öküz vardı, yavaşça yürüdüler. Ama saatler sonra olsa da, bizi, sanırım yedi sekiz mil uzaklıktaki Eski Kale'ye getirdiler. İngiliz, Hollanda ve Cenevizlilerin konsolosu Ezechiel Ruser isimli biri; bizimle kısaca buluştu ve oldukça medeni bir şekilde kendisinin ya da arkadaşının evinde kalmamızı önerdi; biz memnuniyetle kabul ettik. Bize arkadaşı, Venedik konsolosu Abraham Corfers'in evini önerdi; ikisi de Yahudi, ama çok nazik kişiler.

Bu kale günümüzde Anadolu (Natolia) Eski Kalesi, diğeri ise Rumeli (Romelia) Kalesi olarak isimlendirilmekte; sanki Grek ve Asia (Asya) kıtalarını da böylece adlandırıyorlar. Ancak eskiden Çanakkale (Dardanelli) deniliyormuş. Anadolu tarafında iki ya da üç bin kişi var. Burayı, İstanbul'u (Constantinaple) savunmak için daha iyi koruyacaklarını beklemiştik. Ancak etkili hiçbir şey yok; sadece iki ya da üç tane Gotik tarzda bastiyon var. Bu Anadolu kalesi alçak bir ovanın üstüne oturmuş, diğeri ise daha tepelik bir yerde; karşılıklı topları var; karadan hiçbir şekilde savunulmamış. Ben ve yanımdakiler bunların, o ünlü Hero ve Leander aşkının geçtiği antik Sestos ve Abidos olmadığına karar verdik. Çünkü burası ne boğazın en dar yeri, nede burada antik bir kalıntı var. Ancak bizim geçtiğimiz, üç ya da dört mil kuzeydeki yer daha dar ve orada, Anadolu kıyısında önemli kalıntılar bulduk. Bu, Çanakkale'nin (Dardanelli) bu yerlerin harabe olmasından sonra yapıldığı düşüncesini aklımıza getirdi. Ama Strabon'u analiz ettikten sonra, Dardanos kentinin, Dardanllei ismiyle ilişkili olduğunu ve bu ismin iki kaleye adapte edildiğini düşünüyorum. Strabon'a göre Dardanos'tan sonra Abydos gelmekte, mesafe, daha kesin ölçümünü yatığımız tespitimizden daha farklı olsa da, Strabon'un yetmiş stadia ya da yaklaşık sekiz mil mesafesini olası kabul ediyorum.

Bizi İstanbul'a (Constantinople) götürmek için on gümüş sikkeye küçük bir mavnadan biraz daha büyük bir tekne kiraladık ve kaleden ayrıldık. Önceki gün olduğu gibi Micone papazı ve Milano'dan bir İtalyan beyefendisi de katıldı. Teknedeki denizciler bazen kürek çekerek, bazen de akıntıya karşı zorlayarak yol almaya çalıştık, ama halen boğazdan dışarı çıkamadık. Petro della Valle akıntının iki yönde aktığını düşünmüş. Gerçekten de kuzey rüzgârı estiğinde akıntı çok güçlü, rüzgâr güneyden estiğinde ise uygun; ama halen Karadeniz üzerinden boğaz yoluyla (Bosphourus) Marmora'ya (Marmara Denizi) ve oradan da takımadalara doğru akıyor. Günümüzde söylendiği gibi Euxin (Asya ve Avrupa arasındaki ara deniz; Ege ve Marmara'yı birbirine bağlayan Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'na Ortaçağ'da verilen isim, R.A), Propontis (Marmara) ve Ege Denizi. Bir süre sonra eski Abydos olduğuna inandığımız yere geldik, oradan yaklaşık iki mil uzaklıktaki Avrupa kıyısına geçtik. Denizciler tüm gece kürek çekerek gün batımında bizi Gelibolu'ya (Gallipoli) getirdiler.

Gelibolu (Gallipoli) büyük bir kent; Strabon'nun Callipolis olarak adlandırdığı yerleşme Trakya Yarımadası'nda Marmara Denizi'nin (Propontis) hemen ağzına kurulmuş; Lapseki (Lampsacus) tam karşısında (bazıları söylese de) değil, birkaç mil daha kuzeyinde. Neredeyse iç tarafta, kuzey ve güneyde gemiler ve tekneler için iki limanı var, gemilerin akıntının yanından güneydeki koya gittiklerini düşündüm. Sahilde gemilerin bazı eski demirleme yerleri var. Kent, Türkiye'deki birçok kentte olduğu gibi uzaktan baktığınızda daha güzel gözüküyor. Camiler (ya da kiliseler) ve bedestenlerin (ya da kalabalık olan yerler) kubbeleri kurşunla kaplı, minareler (dua zamanında bağırılan ya da çan çalınan merdivenli yüksek kuleler), uzun selviler evlerle karışınca güzel bir görüntü ortaya çıkıyor. Ancak evler çok dayanıklı değil ve alçak, genelde ahşap ve topraktan yapılmışlar, caddeler dar, bazen de güneşten korunmak için tahta ile kapatılıyor. Kentin etrafında, Türkiye'de pek çok kentte olduğu gibi, duvar yok, sadece bazı yerlerinde var: Sadece altı millik bölümünün duvarla çevrildiğini söylüyorlar. Kente geldiğimizde veba salgını olduğu haberini verdiler; salgının İstanbul'dan (Constantinople) daha yaygın olduğu söylendi. Bu durum Türkiye'de pek yeni değil, salgın olmaması çok ender. Bunun, biz ve yanımızdakilerin buna alışması için iyi bir başlangıç olduğunu düşündük. Ancak büyük bir üzüntüyle insanlığı koruyacak büyük güce güvendik.

Burası çok fazla kalabalık değil, büyüklüğüne bakınca veba salgınının bunun nedeni olabileceğini düşündüm, ya da değil, bundan çok emin değilim. En azından kentte on iki bin Türk ve dört beş bin Rum (Grek) ve çok sayıda Yahudi nüfusun olduğu söylendi. Bedesten burada görülebilecek tek yer, altı kurşun kaplamalı kubbeyle kapatılmış bir meydan. Güneydeki limanda açık bir yerde oturduk, hiç kimseyi tanımadığımız ve üstelik veba salgının olduğu böyle bir yerde bir yere girmeye cesaret edemedik. Ama İtalyan konsolosu (Saint Francis cemiyetinin üyesi) kentteymiş, onun küçük manastırında daha rahat bir ortamda oturabilmeyi umut ettik. Burası en iyi karpuzun olduğu yer olarak ün yapmış, hiç bir şey ödemeden istediğimiz kadar aldık, konakladığımız yerde yığınla vardı. Burada antik döneme ait küçük kalıntılar var, antik dönem yazarları tarafından pek değinilmemiş. Güneydeki limanın bir mermer frizi var, oldukça tahrip edilmiş, ayrıca kentte küçük bir yazıt bulduk, yazıtta Tedodotusların biri ve Anticles'in kızı Bitina'nın isimleri yazılıydı."