1677
W

William Joseph Grelot

Sesli Dinle

Anadolu Haritası'nda Çanakkale Boğazı ve Troya (1687, Robert Morden)
Anadolu Haritası'nda Çanakkale Boğazı ve Troya (1687, Robert Morden)
Fransız gezgin ve sanatçı Guillaume Joseph Grelot, 1677 yılında geldiği İstanbul'da bir yılı aşkın bir süre kalır. Ülkesine döndükten sonra 1680 yılında yayınladığı çizim ve anılarından oluşan kitabını Fransa Kralı XIV. Louis'e atfeder. Gezginler arasında büyük bir rekabetin olduğu o dönemde, Grelot'un kitabı büyük bir başarı yakalar ve hatta üç yıl sonra İngilizceye çevrilir. Kitaptaki metin resimler diplomatik olarak Konstantinopel'in ne kadar güzel ve önemli olduğunu krala en iyi şekilde anlatma çabasındadır. Tüm Avrupalı gezginlerde olduğu gibi Grelot da, Hrıstiyanlığa olan bağlılığı nedeniyle kentin 1453 yılından sonraki ismi İstanbul'u kullanmaz. Avrupalı gezginlerin hemen hemen hepsi, kenti doğu (İstanbul), batı (Konstantinapol) olarak kültürel ve siyasi olarak ikiye bölmüşlerdir. Tüm Avrupalılar, özellikle Fransızlar, bu ismi kullanarak kendilerince kenti diğer anlamda yeniden feth etmiş gibi düşünüyorlar. Grelot'un Çanakkale bölgesi anlatımlarında bu bakış açısını görmek mümkündür. Özellikle Grek kültürü hayranlığı (Philhellinism), Türkleri küçük görme gibi bakış açısı ve diğer tüm Avrupalı gezginler gibi, Troya konusundaki ilgisi de ön plana çıkmaktadır:

"Diğer ismi Hellespont olan ünlü boğaz, kuzey enleminin 17 derecede ve 42. dakikasında, 55. boylamda yer alıyor. Uzunluğu yaklaşık on ya da on iki league (1 league yklş. 5, 6 km). Girişindeki genişliği ise bir buçuk league. Batıya doğru solda, Avrupa'nın bir parçası olan Trakya (Thrace) topraklarını görüyorsunuz.

Asya ilini, Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) böldüğü Troas ise doğu tarafında kalmakta. Kuzeyde ise Marmara Denizi (Propontis), güneyde ise yarımadayla birlikte Ege Denizi yer almakta.

Boğazın girişinde sağda Sygean burnu, Hristiyan Greklerin yaşadığı küçük bir köyün olduğu (Sigeion/1922'de terk edilen Rum köyü Yenişehir, R.A.) Janisary burunu olarak adlandırılan yerde denize doğru uzanıyor.

Türkler buraya Giaourkioi ya da İmansız Köy diyorlar; bu isim genel olarak caminin olmadığı yerler için kullanılıyor. Burası eski zamanlarda ünlü kent Sygeum'un (Boğazın girişindeki Sigeion/1922 yılında terkedilen Rum köyü Yenişehir) yakınında ve bu bölgenin insanları tarafından Troyaki ya da Küçük Troya olarak adlandırılmakta. Gezginler burada iyice dinlenebiliyor ve tavuk, yumurta, keklik, pirinç, tereyağı, kavun, meyve gibi çok güzel yiyecekleri ucuz fiyata alabiliyor. Yirmi beş sente yüz tane yumurta; bu dört ya da beş akçe, aynı zamanda Fransız parası iki soldan daha fazla değil; bir düzine tavuk ya da pilici yarı piastere, bu da 30 Fransız sol parasından daha fazla değil. Buradaki su çok iyi ve tadı da güzel; fakat hepsi bu kadar değil; buradan bir bir League uzaklığında (1 Leagueg= 5, 5 km. R.A) Bozcaada (Tenedos) adasında muhteşem misket şarabı üretiliyor, çok az paraya, büyük bir fıçıyı bir Crown (22 ayar altın sikke)'a alabiliyorsun. Bu uzantının ya da burnun üzerinden güzel Troas topraklarını, Karamenderes Nehri (Xanthus/Scamander) ve Dümrek Çayı (Simois) seyretmeye değer; iki nehrin kaynağı ünlü İda Dağı'ndan çıkmakta. Bu iki nehir de ünlerini antik dönem ozanına borçlu, çünkü nehirlerin yatakları Paris'deki Gobelins çayından daha büyük değil. Bazı zamanlar yaz aylarında neredeyse tümüyle kurumaktalar; ancak diğer zamanlarda Troya'nın olduğu yerde birleşiyorlar ve burada, etrafı büyük bir bataklık ya da lagünle çevrili, taş sütunlarla desteklenmiş tahta bir köprünün altından akıyorlar. Asya'daki yeni kaleden çok fazla uzak olmayan, buradaki burundan yaklaşık bir Leageu uzaklıktaki Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) dökülüyorlar.

Liberal sanata hiç bir zaman ilgi duymayan Türkler, mimarinin katı kurallarına göre yeni ve görkemli yapılar inşa edeceklerine, yaptıkları işleri, antik dönem eserlerini kullanarak harabeye dönüştürüyorlar. Bu nedenle bu konudaki bilgisizliklerinin farkında olmalarına rağmen, Avrupa'nın karşısındaki Asya'daki yeni kalede (Eski Kumkale R.A.) o kadar çok hatalar ve düzensizlikler ortaya çıkmasına şaşmamak gerek; benzeri hataları arada sırada yaptıkları kale ve burçlarda da görmek olası. Bu kale dört büyük duvar bölmesinden oluşan kare bir platformun üstünde yer almakta. Dört köşesinde kule şeklinde burçlardan kaleye yakın olan iki tanesi köşeli, diğer iki tanesi yuvarlağımsı.

Bu dört kule arasında, duvarları destekleyen dördü köşeli bir tanesi yuvarlak beş tane daha var, ancak hiç birinin kalınlığı, büyüklüğü ve uzaklığı diğerine uymuyor. Bunlardan deniz tarafından yıkananlar ve platformdaki duvar delikleri, suyun yüzeyi nedeniyle oldukça düz. Yukarıda söylediğim gibi kırk adet bu top deliğinde, limanı tehlike ve macerayla zorla geçmek isteyen düşmana ateş etmeye hazır toplar var.

Çanakkale Boğazı'nda Kaleler (1686, Jacob von Kurtze)
Çanakkale Boğazı'nda Kaleler (1686, Jacob von Kurtze)

Ancak yine de bu kalelere bu kadar emek ve para harcanmış olmasına rağmen, bir deniz gücünün, eğer söz konusu bir durumda tüm öfkesiyle saldırı denese bile, buradaki topların gücünden korkmasına gerek yok. Tüm toplar çerçeve ya da çekici araba olmadan, sadece büyük taşlarla ya da kare kerestelerle monte edilmişler. Bu nedenle bir kez ateşlendiğinde yeniden ateşlemek içim doldurulması oldukça uzun zaman alacaktır. Ne zaman olursa olsun, iki ya da üç top atışıyla kalenin duvarlarını yerle bir etmek; yukarıda sözünü ettiğim üç feet kalınlığındaki duvarları, askerlerin kulakları ve toplardan vurmak hiç de o kadar zor bir şey olmasa gerek. Bu da kalelerin hiçbir işlevi olmadığı ve yakında fırtınaya teslim olacağı anlamına gelmekte. Bu kaleye yol kuzeyde, kilise ve tapınağın olduğu kuleden kolayca gitmekte; yolun sonunda ise güneyde, burundan uzak olmayan bir yerde çok güzel bir cami var.

Türklerin Anadolu Yeni Hisar (Natoli-inghiissar) dedikleri bu yeni kale ile Yenişehir (Janisary) burnu arasında, kuzey doğuda, Yenihisar köyü (Inghi-issar-kioi), Yeni Kale'nin kasabası anlamına gelmekte. Buraya ait önemli bir şey yok, sadece Yenişehir (Sigeon/Sygean) burnuna doğru yürüdüğünde, direklerin üstünde duran sekiz tane yel değirmeni görülmekte. Türkie (Türkiye)'nin her yerinde alışılmış olduğu üzere, her değirmenin sekiz tane kanadı var: Hiç kuşkusuz böylelikle değirmen taşlarına büyük güç verip, tahılı öğütüp karıştırabilsin. Buradaki buğday başaklarında çok az kepek olduğu için, Türklerin yediği ekmek hiç bizimkisi kadar beyaz değil; bunun nedeni ise, çok fazla ince kepeğin değirmenin arasından başaklarla birlikte dışarı çıkmasından kaynaklanıyor.

Pınarbaşı _Ballıdağ'da Troya Olduğu Sanılan Yer ve Kalıntıları (1801, William Gell)
Pınarbaşı _Ballıdağ'da Troya Olduğu Sanılan Yer ve Kalıntıları (1801, William Gell)
Şimdi artık yeri gelmişken Akhilleus üzerine konuşayım. Bu burunda demir atmış pek çok Grek kaptanı gibi, herkesin bildiği İlion kentini anlatırken, buranın talihsiz kalıntıları sadece Sygeum burnunda keşfedilmeyi beklemiyor, aynı zamanda denizde ve Bozcaada (Tenedos)'da bu durum söz konusu. Ancak bazı gezginler benden önce yazdıkları için aşağıdakilerden başka bir şey söylemeyeceğim: Ne kadar eskiden beri, bu büyük kent Troya'nın kalıntılarının ve çok sayıdaki mermer sütun ve diğer parçalarının, İstanbul ‘da (Constantinople) oturan Hristiyanlar ve Türk hükümdarlar tarafından kiliseleri, camileri, sarayları, hamamları ve diğer kamusal yapılarda yeniden kullanıldığı düşünüldüğünde, halen Korint mimarisine ait bazı kalıntıların ve kırık parçaların geriye kalmış olması; bizlerin, Troya'nın kendi döneminin en güzel, en zengin ve en büyük kenti olduğunu kesinlikte onaylamamızı gerektirmektedir. Bu harabelerin büyük bir bölümünün daha sonra Greklerin ateşindeki yıkıntılar olduğu düşünülmüştür; bu nedenle Romalı imparatorlar ve Augustus kenti eski görkemine kavuşturmak için pek çok koloniler göndermiştir. Ancak bizler bundan kentin bir zamanlar mutsuz Priamos'un görkemli zamanındaki gibi, söz konusu görkem ve üne yeniden dönüp dönmediği sonucunu çıkaramayız. Uzun zaman devam eden restorasyon çalışmalarına rağmen, yüzyıl sonra yapılanlara şahit Lucan döneminde de (İmpartor Sezar'ın Troya ziyaretine değinen, M.S. 39-M.S. 65 yılları arasında yaşamış Romalı şair Marcus Annaeus Lucanus, R.A.) değişmediğini, onun şu satırlarından anlamaktayız:

Şimdi çorak çalılar ve meşeler var
Bir zamanlar Assarcus'un sarayının durduğu yerde,
Kendi kökleriyle bağlı tanrının tapınağı
Kalesiyle birlikte yatıyor toprağın altında.

...

Troya kalıntılarını görmek için giden çok az kişi, buranın hemen karşısındaki Bozcaada'yı (Tenedos) ziyaret eder. Bu ada çok güzel ve bunun yanı sıra nefis güzel şarabı var. Aynı zamanda adada şahin avlamak zevkli; bu nedenle burada yabani kuşlar, oldukça bol misket şarabı, ama aynı zamanda nefis diğer şaraplardan bolca var.

Liman çok büyük değil, sadece küçük Türk gemileri ya da küçük yelkenliler için uygun, ancak büyük gemilerin limana girmeleri ise mümkün değil.

Bununla birlikte limanı ne kadar kötü olursa olsun, ada, Çanakkale Boğazı (Hellespont), Marmara Denizi (Propontis) ve Boğaziçi Trakyası'nı (Thracian Bosphorus) kontrol etmek ve adalardaki hükümdarlığı korumak için büyük işleve sahip olduğu için burada büyük bir kale ve depolar inşa edilmiş.

Adada kaldığım sırada, yolda olan iki tane tek direkli Fransız gemisi demir atmak için geldi. Türk gemileri ya da küçük tekneleri Smyrna'dan (İzmir) İstanbul'a (Constantinople) giden bir yolcu olan beni nasıl Bozcaada'ya (Tenedos) sığınmaya zorladıysa, Fransızları da aynı korunağa zorladı. Bu limanda mola vermek zorunda kalan bazı Fransız görevliler, biraz rahatlamak için; benim de evinde kaldığım, İtalyanca konuşan bir Rum'un yönettiği sahile geldiler. Geldiklerinde, benimle aynı gemide yolcu olan, şarap içme konusunda diğerleri gibi çok dini olmayan, özellikle de böylesine güzel şarapların olduğu Bozcaada'ya (Tenedos) yolu düşmüş, genç bir Türk'le oturmuş masada sohbet ediyordum. Bununla birlikte Doğulu alışkanlıklarım nedeniyle uzun sakalım ve birlikte yolculuk ettiğim adamlarla Türkçe sohbet etmem nedeniyle, Fransızlar, beni kendi ülkelerinden biri olabileceğimi düşünmediler ve ben söylediklerinin hepsini anlıyordum. Birbirleriyle açıkça sohbet ediyorlardı, daha sonra kadehleri üzerine sohbet ettikten sonra, hem adadaki hem de diğer adalardaki Türk ve Rum kadınları üzerinde konuşmaya başladılar.

Bir süre onlara tek kelime laf etmedim, ama yanımdaki Türklerle konuşmaya devam ettim, taa ki şarap içerken yaptıkları oldukça neşeli şakalarını duyana kadar; kendimi daha fazla tutamadım. Bu nedenle Türk numarası yapmaya başladım. Bir yıl önce geri dönen Mustafa Ağa'nın kafilesiyle birlikte Fransa'da olduğumu söyledim. Onlarla bazı şeylere kızgın biri gibi dobra dobra Fransızca konuştum: "Fransız olduğu anlaşılan sizler, nasıl olurda sarhoş sarhoş bizim ülkemizde, bizim kadınlarımız hakkında utanmazca ve hakaret dolu şekilde konuşabilirsiniz. Bakın baylar, dedim, onlar hem mantık ve geleneklere göre sizden daha saygılılar. Ve aklına kötü şeyler getirebilecek birilerinin olabileceğini düşünmelisiniz. Böylesi iyi düzenin olduğu bir İmparatorluğa kabul edilmişken, siz ise bu iyi niyeti kötüye kullanıyorsunuz. Onlar (kadınlar) öylesine az kapılarının dışına çıkıyorlar ve o kadar az umumi buluşma ve toplantılarda bulunuyorlar ki. Bazen ibadetleri için dışarı çıkmalarına izin verildiğinde, yüzleri peçeyle örtülü yürüyorlar, yolda gördükleri hiçbir erkekle konuşmaya cesaret edemezler; ama Fransız kadınları ise, umursamadan tek başına dışarı çıkabiliyor ve onların kötü tarafları hakkındaki hikâyelerini anlattım. Ve bu nedenle, konuşmaya devam ettim; onlara bir daha bu kadar hassas konularda bu kadar kaba olmamaları gerektiğini söyledim... Daha önce hiç kimseyi bu kadar şaşırmış bir şekilde görmemiştim... Daha sonra kral için kadeh kaldırdıklarında, onlarla aynı ülkeden olduğumu söyledim... Ve böylece şaka, misket şarabı şişesi bitinceye kadar bir, iki ya da çok daha fazla kadeh şarapla bitti. Bir sonraki gece rüzgar değişince, gün doğuşunda demir aldık ve Bozcaada'dan (Tenedos) ayrıldık..

Bozcaada'yı (Tenedos) terk ettikten sonra, Yenişehir (Sygean Burnu)'na doğru yelken açtık, Avrupa ve Asya arasındaki iki yeni kalenin arasına geldik. Bir tanesini daha önce anlatmıştım, şimdi diğerini anlatacağım.

Avrupa kıyısındaki, Türklerin Rumeli Yeni Hisar (Rumeli-inghi-isar) dedikleri bu yeni kale de, karşısındaki gibi, Türklerin 23. İmparatoru Sultan IV. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Bu kale tepeden bakan görkemli konumu nedeniyle, komşu düşmanları tarafından etkisiz saldırılara uğrasa da; her zaman Çanakkale Boğazı'ndaki (Dardanels) avantajlı konumu nedeniyle Marmara Denizi'ne (Propontis) geçmenin imkânsız olduğuna inanılmıştır; bunun sonucu olarak da bu taraftan İstanbul (Constantinapolis) saldırılar karşısında güvence altındadır...

Bu iki kaleyi geçtikten sonra, denizin Çanakkale Boğazı (Hellespont) ya da Aziz Georges Arm olarak adlandırılan, körfezleri olan bölümüne gelinir. Burası her zaman ünlü olaylara sahne olmuştur. Grekçe ve Latince bilen ve modern tarihten anlayan birisi için burası anıların şöleni gibi... Bu bölgenin insanları, hem Rumlar (Grek) hem de Türkler, öylesine cahiller ki, onlara her hangi bir soru sormak ya da onlardan talihsiz Helle'nin boğulduğu yeri göstermelerini beklemek boşuna bir çaba... Homeros'un büyük eserinde sözünü ettiği Arisbe kenti konusunda hiç bilgileri yok. Ne Raetion kentinde cesur Ajax'ın mezarının olduğu platoyu, şimdi Asya kıyısındaki Yeni Kale'nin yakınlarında olduğundan bir haberler, ne de hemen yakınlarındaki dağın bitişiğindeki Xanthos ve Simois'i biliyorlar...

Asya kıyısındaki eski kalenin ismi de aynı şekilde Anadolu Eski Hisar (Natoli-iski-issar). Kare şeklinde, kanatlarındaki dört köşede kuleler var. Bunların denize doğru olanları da dört köşeli, ancak bunlar kara ve etrafına doğru bakıyor. Kalenin ortasında büyük köşeli kule var, bunun üstündeki platforma çok sayıda top konulmuş. Bu kuleden yapılan atış sonucunda Lazaro Mocenigo hayatını kaybetmiş (1657 yılında Türk donanmasına ikinci yenilgiyi verdikten sonra). Kurnazca bu kalelerin önünden boğazı geçip Constantinople'u (İstanbul) topa tutma planları yaparken, bu onurlu seferinde, talihsiz bir şekilde onu bu atış vurmuş. Bu kalenin arkasında, birkaç Hristiyan ve geri kalanların Türk ve Yahudilerin olduğu üç bin nüfuslu büyük bir köy var (Çanakkale ). Burası çok önemli olmasa da, boğaz geçişlerinde, Yeni Kalede olduğu gibi yüzleri suya dönük arabasız büyük topları kumanda etmek için önemli...

Türklerin Rumeli Eski Hisar (Rumeli-iski-issar) olarak adlandırdıkları Avrupa yakasındaki kale, daha düzensiz, Asya kıyısındaki kadar güçlü değil. Bir tepenin yamaçlarında konumlandırılmış ve birbiriyle bağlantılı, kalbe benzer şeklindeki üç büyük kuleyle kontrol edilmekte. Bu kuleler, dairesel duvarlar ve yarım kuleler limana kadar inmekte. Burada otuz tane top diğer kıyıdaki gibi suya doğru konumlandırılmış ve aynı top mermileri var... Çoğu kişi bu iki kale ve kasabanın, antik Sestos ve Abydos kentlerinin harabelerinin yanına yapıldığına inanmakta... Türkiye'ye seyahat eden Franklar ve Avrupalılar bu iki kaleyi, bu bölgenin ilk kralı olan, Atlas'ın kızı Elektra ve Jupiter'in oğlu Dardanus nedeniyle Dardanels, kurduğu kenti de kendi ismini vererek Dardanum ve etrafındaki bölgeye de Dardani olarak isimlendirir. Vergil (Aenaeas destanının yazan, Romalı İmparator Augustus'un şairi (M.Ö. 70- M.Ö 19). Bu destanlar Romalıların köklerini Troyalılara dayandırırlar, R.A.), bu kenti Troya ile aynı kent olarak kabul eder ve Tros ona göre Dardanıs'un torunu ve cesur Ganimedes'in babasıdır. Diğerleri ise, şimdi Dardanels'in olduğu yerde (Çanakkale) Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) kıyısına kurulan antik Dardanum isminin korunmuş olduğuna ve böylece Karamenderes'in (Xanthus/Scamander) üstünde kurulan yeni kente önce Dardanum, daha sonra ise Troy ve Ilium denildiğine inandırmak istemektedirler..."