Schliemann Kazıları Öncesi Troya ve Yakın Çevresi (1801, William Gell) 1822 yılında Kuzey Almanya'nın Meklenburg kasabasında doğan Schliemann, fakir bir çocukluğun ardından Hamburg'da küçük bir çırak olarak ticaret hayatına ilk adımını atar. Daha sonra dönemin en önemli ticaret merkezi Amsterdam'a giden Schliemann, burada yabancı dillere olan kabiliyetiyle kısa sürede başarılı olur ve büyük bir firmanın temsilcisi olarak Moskava'ya gider. Orada kısa sürede kendi adına ticaret yaparak büyük bir servete sahip olur. Moskova yılları sırasında bir Rus kadınla evlenen Schliemann'ın iki çocuğu olur. Evliliği ve hayata bakış açısı değişen Schliemann, karısından boşanır ve tüm hayatını Homeros'un Troya'sını bulmaya adar. Bu amaçla ilk kez 1868 yılında Çanakkale bölgesini ziyaret eden Schliemann, o dönemde Troya olduğuna inanılan Pınarbaşı Köyü'nün yakınlarındaki Ballıdağ'da on günlük bir kazı yapar, ancak hayal kırıklığına uğrar. Atina'ya dönüş yolunda Çanakkale'de yaşayan ve İngiltere'nin konsolosluk görevini yürüten Calvert ailesinin en küçük üyesi Frank Calvert ile tanışması hem kendisinin hem de Troya'nın kaderini değiştirir. 1863 ve 65 yıllarında Hisarlık Tepe'nin Troya olduğuna inanarak burada küçük çapta kazılar yapan Frank Calvert'in de yardımıyla Schliemann, Troya'daki çalışmalarına 1870 yılında başlar. Troya çalışmalarına başlamadan kısa bir süre önce ise Atina'da yaşayan Yunanlı bir genç kız olan Sophia ile evlenir. Schliemann'ın büyük çaptaki kazıları 1871 yılında başlar ve 1873 yılında Troya Hazinelerini bulması ve kaçırmasına kadar devam eder. 1875 yılında Osmanlı Devleti ve Schliemann arasında Atina'da zorlu bir mahkeme süreci yaşanır. Osmanlı Devleti uzun uğraşların sonunda hazineleri geri alamayacağını anlayınca Schliemann'la anlaşır ve 50.000 altın frank karşılığında davadan vazgeçer. Ancak bu dava sonrasında Osmanlı Devleti ile Schliemann arasındaki ilişkiler oldukça sorunlu geçer. Schliemann, 1890 yılındaki ölümüne kadar, aralıklarla kazılar yapar. Kazı yöntemi ve buluntulara yaklaşım tarzıyla Troya höyüğüne ve buluntularına büyük zarar veren Schliemann, 1881 yılında Hisarlık Tepe/Troya'nın bölgedeki en büyük ve önemli yerleşme olduğunu ispatlamak amacıyla ayrıntılı bir gezi yapar. Söz konusu o gezi izlenimlerini aynı yıl kitap olarak yayınlar. Bu yayında 1881 yılındaki Çanakkale Bölgesi'nin (Troas) etnik ve kültürel yapısı konusunda oldukça ilginç bilgiler yer almaktadır:
"Çanakkale'den Hisarlik'a Yolculuk.
Troas'ı pek çok kere ziyaret ettim, beş yıl orada aylarca kazılar yaptım ve buna rağmen halen büyük bir mutlulukla Troas coğrafyasının her noktasından etkilenmekteyim, çünkü buradaki her dağ, her vadi her nehir ve Çanakkale Boğazı (Hellespont) denizi Homeros ve İlyada'yı soluyor. Ama bu kez Troas gezimin çok özel bir amacı var; çünkü amacım Hisarlik'tan başka hangi kalıntıların arkeolojik araştırmalar için uygun olduğunu saptamak.
Çanakkale (Dardanellen) kentinden, yanımda atların sahibi olan bir hizmetlim ve bölge valisinin yörenin çok güvenli olmaması nedeniyle nazik bir şekilde yanıma verdiği iki jandarma eskortuyla birlikte, 13 mayısta ayrıldım.
Ayrılırken hava sıcaklığı 26,5 dereceydi. Atlarla kentten çıkarken sıcak yaz günlerinde bile suyu akan küçük Çanakkale nehrini geçtik ve bu nehrin Homeros'un sözüne ettiği Rhodios (İlyada, XII, 20) olduğu konusunda hiçbir kuşku yok; çünkü bu isim, bize aktardığına göre Strabon döneminden itibaren kullanılmakta. Bu nehrin döküldüğü yerin karşısındaki Trakya yarımadasında Hekuba'nin mezarı olarak kabul edilen; destana göre öldükten sonra bir dişi köpeğe dönüşen "dişi köpek tümülüsü" olarak adlandırılan yer bulunmakta. Gerçekten de Strabon'un belirttiği yerde küçük sivri biçimli bir tepe var, ama burayı araştıran Frank Calvert, tepenin yapının doğal olduğunu, sadece şeklinin bir tümülüse benzediğini saptamıştır.
Çanakkale Boğazı (Hellespont) kıyısı boyunca atla ilerlerken sağ ve solda daha henüz araştırılmamış birer tane tümülüsün yanından geçtik. Buradan sağa doğru bir tür tepeye benzeyen, Strabon'un birçok kere değindiği (XIII, 587, 590,595, 600) Aiol kenti Dardanos'un (ancak bunun Homeros'un bahsettiği Dardania (İlyada XX, 216) ile karıştırılmaması gerek) kurulduğu yerden geçtik. Strabon'un bize aktardığı gibi (XIII, 595) Cornelius Syla ve İmparator VI. Mithridates buraya barış antlaşması yapmak için gelirler. Benim ısrarlarımla, Dardanellen (Çanakkale) askeri valisinin burada yaptırdığı kazılar, buradaki toprak kalıntısının sadece 60 ile 90 cm kalınlığında olduğunu ve neredeyse sadece humuslu topraktan oluştuğunu gösterdiği için, burada eski çağ bilimleri açısında bulunacak bir şey yok. Schliemann Kazıları Sırasında Troya ve Yakın Çevresi (1874, Heinrich Schliemann)
Buradan sonra sol tarafımızdaki bir yükseltiyi geçtik, üzerinde daha henüz araştırılmamış bir tümülüs olan, Calvert'in Ophryneion kenti olarak kabul ettiği, ama aynı zamanda Spratt'in haritasında da aynı isimle işaretlenmiş eski bir kent kalıntısının olduğu yere geldik. Ancak buradaki kalıntılar sadece bazı Hellenistik çanak çömlekler ve bazı taş yığınları şeklinde kendini göstermekte; ancak burada ne yıkıntı, ne de bir duvar kalıntısı yok. Aynı zamanda burası Strabo'nun Ophryneion konusunda bize verdiği (XIII, 595), Ophryneion'un Pteleos bataklığı ya da gölünün yakınında olduğu bilgileriyle hiç uyuşmamakta. Böylesi bir yer ise buradan yaklaşık yarım mil uzaklıkta, eski bir kent olan Palaecastron'nun yakınında yer almakta. Burayı Ophryneion olarak kabul etmemin nedeni ise buranın Hellenistik dönem çanak çömlekleriyle dolu olması, fakat buradaki toprak kalıntısı da 90 cm'den daha az. Daha sonra ise, barometreme göre denizden 188,2 metre yükseklikteki, hava sıcaklığının 23 derece olduğu Ren Kioi (Erenkoy)'e (Renkli köy anlamına gelmekte) ulaştık.
Buradan Hisarlık'a giden yolumuzun üzerindeki, bir kaynaktan beslenmeyen, sadece şiddetli yağmur sonrasında suyu akan, onun dışında sürekli kuru olan Ren Kioi deresini geçtik. "Eski Troya'nın Dümrek vadisinde yer almadığı" konusundaki imkânsız teorisini ispatlamak için, Brentano (İlion im Dumbrekthale, Stuttgart 1881) bu dereyi Simoeis ile bir tutmakta ve haritasında da hatalı olarak işaretlemiştir. Bu yağmur deresinin yatağı hem Spratt'in hem de Virchow'un haritasında (Beitraege zur Landeskunde der Troas, Berlin 1880) tamamıyla doğru olarak yerleştirilmiştir. Geceyi Hisarlık'taki (Troya) evlerimden birinde geçirdim; buradaki gözlemlerimde 1879 yılı haziran ayında terk ettiğim kazı çukurlarımda yağmur suyunun akışı için açılan kanalların tam da amacıma uygun olduğunu ve çukurlarda hiçbir değişikliğin olmadığını sevinerek gördüm.
Evlerimin tüm duvarlarının damlarına kadar hareket eden siyah bir şeyle kaplı olduğunu şaşırarak gördüm. Vardığımda gece olduğu için ne olduklarını hemen anlayamamıştım. Sabah baktığımda ise bunların, Troas'da bu sene önceki senelerden çok daha fazla olan ve tahıl tarlalarına ve meralara büyük zarar veren çekirgeler olduğunu anladım. Ancak buna rağmen bunlar tarafından tümüyle talan edilmiş tahıl tarlası görmedim, çünkü çekirgeler tarlanın yarısı ya da üçte biri oranındaki yeşillikten fazlasını yemiyorlar, sadece yaprakları yiyorlar, başaklara ise dokunmuyorlar. Başaktan daha çok yeşillikleri tercih ediyorlar; çünkü yolculuğum boyunca geçtiğim büyük arazilerde bunların bir tek parça yeşilliği bile geriye bıraktıklarını görmedim.
14 Mayıs, saat 8'de Hisarlık'taki sıcaklık 17,2 dereceydi.
Schliemann'ın 1882 Yılı Troas Gezisindeki Rotası (1882, Heinrich Schliemann) Hisarlık'tan Kestambul'a
Kalafat üzerinden Üvecik (Ujek Kioi) köye giden yolu takip ettik; barometrem ikinci yerin denizden 86,6 metre yüksekte olduğunu gösterdi; hava ise 18 dereceydi. Karamenderes Nehri (Scamander) bu kez geçtiğimizde 60 cm derinliğindeydi. Troas'ın tüm Türk köylerinde olduğu gibi Ujek Kioi'nde de; buralardaki Kalafatlı, Yeni Kioi (Yeniköy), Yeni Sherhr (Yenişehir) gibi Rum köylerinde hiçbir zaman görülmeyen, çok sayıda leylek yuvası var. Çünkü leylekler Türkler için neredeyse kutsal; Rumlar onlara "Türklerin kutsal kuşu" ismini takıp, yuvalarını kendi evlerinin üzerlerine kurmalarına izin vermiyorlar. Türklerin övülecek karakterlerinden biri de, hiç kuşku duymadan belirteceğim gibi; susamış bir yolcu ve atını iyi, içilebilir bir suyla karşılamalarıdır... Gerçekten de hiçbir köy, görkemli bir duvarla çevrili ve çeşmesinden dört köşeli bir yalağına suyu sağdan ve soldan akan, hayvanların su içmek için sıraya girdiği bir çeşmesi olmayacak kadar, ne küçük ne de fakir. Tüm yollar bu ve buna benzer çeşmelerle donatılmış, susamışların rahatça su içebilmesi için bir sürahi ya da ağaçtan ya da çinkodan yapılmış, zincirle çeşmeye bağlanmış bir kap da konulmuş. Bu çeşmelerin çoğunun üst kısmında ise, daha çok zengin köy çeşmelerinde, Kuran'dan alıntılarla çeşmenin yaptırılması için parayı veren kişinin adı ve aynı zamanda çeşmenin ne zaman yaptırıldığının yazıldığı uzun bir yazıt da görülüyor. Eğer böyle bir çeşme eski bir yerleşmenin içinde ya da yakınında ise, o zaman çeşmenin duvarlarında çok sayıda mermerden heykel parçaları da görülüyor.
Türklerin çok iyi karakterlerinden diğeri ise, ölülere karşı hürmet duymalarıdır: çünkü burada, bizlerin barbar Avrupa'sında ve Amerika geleneklerinde olduğu gibi eğer mezar taşının parası verilmeye devam edilmezse, ölülere sadece bir yıl rahat bırakma geleneği yok. Tam tersine; Türkiye'de mezarlar kutsal topraklar olarak kabul edildiği için; onlara hiçbir zaman dokunulmaz. Bu nedenle buralarda çok sayıda büyük mezarlıklar var; bu mezarlar arasında zenginlere ait olanları iki tane dik duran beyaz mermerle süslenmiş, bunlardan küçük olanı ayak tarafında, büyük olanı ise mezarın baş tarafının sonunda bir türban şeklinde, ölünün baş kısmının olduğu yere yerleştiriliyor. Bu son taşın etrafı alışılmış olduğu üzere mavi ya da yeşil renkle boyanmakta ve taşın üzerinde dini içerikli uzun bir yazıt, ölen kişinin adının yanında ise, mezarın tarihi ile süslenmekte. Bu yazıtlar genelde altın kaplamaya sahiptir. Yoksulların mezarında ise, buna benzer, üzerinde yazıt olmayan parlatılmamış sıradan iki taş bulunmakta.
Bir Türk mezarının eski bir kentin kalıntıları yanında olduğu her yerde ise, fakirlerin mezarları sütun kaideleri ve mermer parçalarıyla süslenmiş. Örneğin Troya ovasındaki tüm Türk mezarlarının hepsi, Novum İlium (Troya)'dan getirilmiş mermer sütün ve parçalarla süslenmiş. Türk mezarlıklarının hepsinin yanında iki tane dikey, onun üzerinde ise parlatılmış taş blokla masa gibi konmuş şeyler görüyoruz. Çok az istisna dışında bu büyük taş bloklar bir kalıntıdan alınmış ve altında iki tane dikey duran beyaz mermerden sütunlara sahip. Aile mezarlarında olduğu gibi, bu taştan masanın üzerinde ölü tabutla birlikte konmakta ve önünde dualar edilmekte.
Üvecik köyünden güneye doğru, ardıçlar, meşeler ve yükseklerde yetişen çamların arasından geçen dar bir yoldan atlarımızla yolumuza devam edip, 55 dakika sonra meşe ormanının başladığı Boskızı (Bozköy ?) köyüne (denizden yüksekliği 46,8 metre) vardık. Bu küçük ve yoksul köyde, eski yapılara ait taş bloklar görülüyor; bu bloklardan bazıları o kadar büyükler ki, uzaktan getirilmeleri çok zor gözüküyor. Örneğin caminin merdivenlerinde çok büyük granit bloklar görüyoruz, kapı eşik taşı olarak kullanılan bir tanesi delinerek kapı menteşesi olarak kullanılmakta. Anı yapının ön girişinde ise iki tanesi granitten eski bir yapıdan alınma dört sütun var. Beyaz mermerden yapılma diğer ikisinden bir tanesindeki ahşaptan yapılma sütun, İyon sütun başı, ikincisi ise Korint sütun başının üzerinde durmakta. İkinci bir merdivende de kapı eşik taşı olarak beyaz bir mermer ve diğer eski yapılardan alınmış bloklar var. Buradaki çevre duvarında ise biri beyaz mermerden, diğeri granitten birer sütun görüyoruz; uzaklarda ise iki Türk evinin terasında granitten yapılma sütün altlığı görülüyor. Tüm bu eski kalıntı taşların, Bozkızı (Bozköy) köyünün 1000 adım güneyinde yol kenarında gördüğümüz eski bir kente ait harabelerden getirildiğini düşünüyoruz. Ancak burasını eski klasiklerin Troas'da adını andıkları hiçbir kentle özdeşleştiremiyoruz. Yolun kenarında, üzeri eski çanak çömleklerle dolu eski bir yerleşmeye ait tek başına dikili granit sütunlar görülüyor, ancak buradaki kalıntı derinliği çok değil, sadece birkaç parmak derinliğinde. Bozkızı'ndan sonra 50 dakikada ulaştığımız Geyikli köyü denizden sadece 32,5 metre yükseklikte. Burada da aynı şekilde çok sayıda granit sütun birkaç parça mermerden heykel parçaları var; ne Geyikli'nin içinde ne de yakınlarında eski bir yerleşme harabesi olmadığı için bu kalıntılar Alexandria Troas'dan getirilmiş gibi. Yol kısmen işlenmiş, ama büyük oranda avlunya çamı ile kaplı araziden, Alexandria Troas'ın güney doğusundaki, buradan yaklaşık çeyrek mil uzaklarda yer alan, muhteşem manzaralı vadideki Ligia Hamam'ı (Kestanbol kaplıcaları)olarak isimlendirilen sıcak kaynaklara kadar devam ediyor. Burada bir kadın ve erkek hamamı var. Birincisi kubbe biçiminde, bir camiye benziyor, duvarlarında eski yapılardan alınmış taşlar görülmekte. Bunun ortasında ise 3,90 m uzunluğunda geniş dikdörtgen biçimde etrafı duvarla örülmüş bir havuz var; burada kayadan çıkan 53 ½ derece sıcak kaynak var, ama havuzdaki suyun sıcaklığı ise 34 derece. Bu hamamın çevre duvarına kafası olmayan, süslenmiş, beyaz mermerden bit kadın heykeli yerleştirilmiş. Bu kaynağın yaklaşık 39 metre güney batısında diğer kaynak var, burada kayadan çıkan su o kadar sıcak ki, termometrenin içindeki cıva birkaç saniyede 60 dereciyi gösterince suyun derecesini ölçemedi. Bu kaynak erkekler hamamına akmakta. Burada hastaların konaklaması için yapılmış, çok kirli durumda olan üç tane penceresiz küçük oda var. Taştan bir bankı bile olmayan kafes gibi olan bu odalarda hastalar düzgün olmayan taş kaplamaların üzerine yatmak zorunda. Burada vadinin kuzey tarafındaki kaya yarıklarından çıkan çok sayıda küçük kaynaklar da var. Tüm sıcak kaynaklardaki su, vadinin tabanında birleşip küçük bir dere oluşturuyorlar; sıcak sudan korkan atlar bu çayı geçemiyorlar. Kaynaklardaki su istisnasız tuzlu ve demir oksit içerikli ve romatizma ağrıları, deri hastalıklarının iyileştirilmesinde çok çok faydalı. Evet, eğer burada gerekli tesisler ve bakım ile hastalara suyu nasıl kullanacaklarını anlatan iyi bir doktor olsa, buradaki kaplıcalar belki de dünyanın en ünlü kaplıcaları olurdu. Şimdi ise bakımı hiç yapılmayan burada, bir karga ve çığlıklarıyla vadideki ölüm sessizliğini bozan guguk kuşundan başka bir canlı bile bulamadım.
Her ne olursa olsun ancak burası antik dönemde tümüyle farklı gözüküyordu; çünkü vadinin iki tarafındaki yamaçlar, özellikle de kuzeydeki, bir zamanlar burada önemli bir kentin olduğunun dilsiz şahitleri gibi duran yapı kalıntılarıyla dolu. Bu kalıntıların arasında Roma dönemi hamamlarına ait oldukça büyük kalıntıları özellikle dikkatimizi çekiyor. Hamam yapılarının çevresinde, tek amaçları yapıların kaplandığı mermer plakaları kullanmak olan, kısa bir süre önce yapılmış mezarları görüyoruz. Bu hamam yapılarının duvarları, bazen aralarında büyük granit bloklarının kullanıldığı, kireç ya da harçla birleştirilmiş küçük taşlardan oluşuyordu, ama gerçek hamamın olduğu iç mekânlar ise, kireç ya da harçla yapılmış Katedral gibi kubbelerden oluşan, büyük olarak kesilmiş bloklardan yapılmıştı. Duvarlarda adaklar için kullanılmış çok sayıda nişler görülüyor. Bazı hamam yapıları, büyük bir olasılıkla hepsinin sütunlardan yapılma bir ön avlusu olmalı; çünkü burada hemen hemen hepsi kalıntıların arasında kalmış çok sayıda granit sütun ve aynı zamanda kanallı mermer sütunlar görülmekte. Orada da ilk bakışta Ortaçağ'a ait olduğu düşünülen hamam yapıları ile evlerin kalıntıları var. Bu nedenle kentin Ortaçağ'ın sonlarında terkedildiğini kabul edebiliriz. Kentin dağ yamaçlarında inşa edilmiş olması nedeniyle kalıntı yığını çok fazla değil, ancak bazı yerlerde 2 metreye yakın. Ligia Hamamı'nın (Kestanbol kaplıcaları) denizden yüksekliği 23,2 m ve hava sıcaklığı 21,5 derece.
Akşam saat 5:28'de denizden yüksekliği 185,4 metre, hava sıcaklığının ise 18 derece olduğu Kestanbul'a (Dalyan) varıyoruz. Bu köyde Türkler yaşamakta, bu nedenle de burada çok sayıda leylek yuvası var, hatta sıklıkla bir damda iki tane bile bulunmakta. Çok sayıdaki heykellere ait mermer parçaları ve sütun altlıklarının evlerin duvarlarında kullanılmış olduğunu görüyoruz. Kestanbul'un en güzel yeri muhteşem çınar ağaçlarının gölgesindeki, üç tarafında muslukların ve zincirle bağlı kurşun bir tasın olduğu, küçük dört köşeli bir kule biçimindeki çeşmeydi. Her yüzümde bir çiçek deseninin olduğu eserin üstündeki 0,43 metre uzunluğunda, 0,70 metre genişliğinde bir mermer panoda ise Kuran'dan alıntılar, yaptıranın adı ve yapıldığı tarih olan Hicri 1193 yılı yazılı. İçinde bulunduğumuz yılın Hicri 1298 olması nedeniyle, bu çeşme 105 yaşında.
Bu köyün diğer çeşmesinde ise bazalttan yapılma eski, büyük bir lahit kullanılmıştır. Lahdin üst köşesinde şu yazıt bulunmaktadır:
P O S T V M I A V E N E R I A
Yazıtın altında ise gül bezeği ve çiçekten taç ile iki insan figürü; başlarında bir kuş olan ağaç figürü bulunmakta. Bu yapıt ve yazıt Ortaçağa ait gibi durmakta. Sağda ise, büyük bir olasılıkla daha eski olan, geometrik desenli başka bir mermer blok var. Bu köyün yüksek konumu, ev duvarlarında kullanılmış çok sayıdaki eski kalıntılar, bahçe ve tarlalarda gördüğümüz çok sayıdaki eski çanak çömlekler, ama özellikle de, çoğunlukla bir anıt formundaki çok büyük granit bloklar; tüm bunlar beni Kestanbul'un antik kent Colonae'nın yeri olduğuna inandırmakta. Konumu Strabon'un verdiği bilgilerle (XIII, 589, 604), Alexandreia'nın yanındaki Achaeium'un hemen yakınında ve İlion'dan 140 Stadien uzaklıkta olması gibi, kesin olarak örtüşmekte. Colonae ismini, çevredeki tarlalardaki çok sayıdaki ve çok büyük, devane mezar taşı biçimindeki granit bloklarından almış olmalı. Kestanbul'da 110 tane Türk evi var.
Kestanbul'dan Baba'ya
Gezimiz, 1880 yılında trajik bir olaya sahne olan, Alemşaha doğru devam ediyor. Bu köyde 30.000 paraya sahip olduğu bilinen, sadece 25 yaşında bir oğlu olan tüccar Uzun Hacı yaşmakta. 20 Rum soyguncu, Eylül ayının Cuma gününe denk gelen Ramazan ayında, büyük bir tekneyle kıyıya yanaşıp, yarım saat uzaklıktaki Alemşah'a giderler. Uzun Hacı'nın camide olduğunu bildikleri namaz vaktinde evine baskın yapıp, oğlunu kaçırır ve yüklü bir fidye isterler. Talihsiz bir şekilde karşı koyan iki nöbetçiye ise soyguncular ateş açıp birini yaralarlar. Tüfek atışları nedeniyle tüm köyün olayı duyması nedeniyle, soyguncular Türklerin kendilerini takip edeceklerinden korkup, iki nöbetçiyi ve uğruna tüm servetini verebilecek Uzun Hacı'nın oğlunu öldürüp, kaçarlar. İki işçiyle, iki soyguncunun öldüğü benzeri bir çatışma da 1879 yılında, Hisarlık'tan 20 dakika uzaklıktaki Kalafatlı köyünde olmuştu.
Kestanbul'dan Alemşah'a giden yarım saatlik yolda, toprağa yatılı bir şekilde duran 1,35 metre çapında, 11,40 metre uzunluğundaki yeni granit sütunlar gördük. Burası güzel valona meşeleriyle kaplı. Denizden 239 metre yükseklikte (hava sıcaklığı 18 derece) Tavaklı köyüne geçtik ve Kestanbul'dan dört saat uzaklıktaki "Kuş Deresi" anlamına gelen büyük köy Kush Deressi'ne (Kösederesi) vardık. Burası denizden bir saat uzaklıkta, küçük bir derenin kenarında, denizden 56,3 metre yükseklikte yer almakta ve 200 evden oluşmakta. Bunlardan 190 tanesi Türklere, 10 tanesi ise Rumlara ait. Bu köydeki kalıntıların kalınlığı 2-3 metre kadar ve çok sayıda eski yapılara ait mermer bloklar, ev ve bahçe duvarlarında olduğu gibi derenin üstüne yapılan köprülerde de kullanılmış. Bunun dışında burada çok sayıda Hellenistik ve Roma Dönemi ile Ortaçağa ait sikke bulunmakta. Ben burada Assos'a ait güzel bir bronz sikke satın aldım.
Burada, bana göre Larisa'dan başkası olamayacak önemli bir kentin var olduğu hiç kuşku götürmez. Homeros'un bize anlattığına göre (İlyada II, 840-841) burası, Troyalıların müttefiki olan Pelasglar tarafından oturulmuş. Konumu, Larisa'nın Achaeim'un ve daha sonraki Chrysa yakınlarında olduğunu söyleyen Strabon'un verdiği bilgilere (XIII, 604) tümüyle uymakta. Kush Deressi'ndeki (Kösedere)Türk mezarlığı şimdiye kadar gördüklerim arasında en büyüğü; yaklaşık 1000 metre uzunluğunda, 200 metre genişliğinde ve Türk mezarlıklarının büyük çoğunluğunda olduğu gibi selvi ağaçlarıyla dolu. Özellikle ön tarafında, içinde çok sayıda mimari mermer bloklarına ait parçaların olduğu, yüksek bir duvara sahip. Merdivenleri neredeyse sadece eski yapılara ait mermer bloklardan yapılmış; üstünde oldukça silinmiş durumdaki şu yazı görülmekte:
ΦEPMO
BPAΠOY
OMHPOY
Buradan bir buçuk saat uzaklıkta Toozla'nın (Tuzla) hemen kuzeyindeki sıcak tuzlu su kaynaklarına ulaşıyoruz, bunlardan birincisi, belki 40'a yakın kaynak var. Ölçtüğüm birinci kaynakta termometre 60 dereceyi, ikincisinde 40 dereceyi gösterdi. Diğer iki tanesini ise termometre birkaç saniye içinde 62,5 derecenin üstünde çıkınca ölçemedim. Tuzlu su kaynaklarının çıktığı kayalar kirli kırmızı, sarı ya da beyaz renkte; bu açıdan Ölü Deniz'deki kayalara çok benziyor.
Burada sadece kaynayan tuzlu bir su var, onunda içinde tümüyle haşlanmış bir kirpi vardı. Bu kaynakların kayadan yaklaşık 18 metre yüksekliğe kadar çıktığı görülmekte; bununla birlikte çoğunluğu damla damla akan çok önemli olmayan kaynaklar. Küçük bir tuzlu su kaynağı ise kayaların eteklerinde yerden fışkırmakta. Öncelikle bu kaynaklar tuz kaynakları, ama ben bununla uğraşan kimseyi görmedim. Buradan yarım saatte, 30 evden meydana gelen, kayalık bir vadiye kurulmuş, iki tarafından sıcak tuzlu su kaynaklarının olduğu, bu nedenle hava sıcaklığının gölgede 25 derece olduğu Tuzla köyüne (Toozla) vardık (denizden yüksekliği 64,6 metre). Kayalık vadinin sonunda, düzlük kayadan büyük bir basınçla 0,40 metre yüksekliğe çıkan, çok zengin kaynayan tuzlu su kaynakları var.
Tuzla'da (Toozla), burada olduğu bilinen ve Strabon'un (XIII, 605) tuz kaynaklarının yanında diyerek söz ettiği kent Tragas ya da Tragasae'nın bir zamanlardaki anlam ve ihtişamına şahitlik eden çok sayıda granit sütunları var. Bir zamanlar Bizans kilisesi olan caminin duvarlarında ve merdivenlerinde büyük boyuttaki işlemeli ve parlatılmış mermer blokları var. Leylek yuvalarından bir tanesi kubbenin, ikincisi ise tek olan minarenin üstünde ve minaredeki yuva galeriye (şerefeye) öylesine yakın ki, dervişin ezan okurken, leyleği rahatsız etmemek ya da yuvaya zarar vermemek için eğik durması gerekmekte; üçüncü yuva ise onun yanındaki selvi ağacının üstünde yer almakta.
Tuzla (Toozla) denizden iki saat uzaklıkta. Bu köyün 1,5 İngiliz mili güneyinde de, vadinin içi ve üstünde olduğu gibi kirli, sarı ya da beyaz renkteki kayalıklardan tuzlu su kaynakları çıkmakta. Tuzla'dan 15 dakika uzaklıkta, Homeros'a göre (İlyada XXI, 87) Lelegler tarafından oturulan Pedasos kentinin yakınlarında olduğu belirtilen Tuzla Çayı'nı (Satnioeis çayı) geçiyoruz. Bununla birlikte bu kentin kalıntılarının daha Strabon döneminde (XIII, 605) nehrin alüvyonları altında kaldığı bilinmekte.
Tuzla Vadisi (Satnios vadisi) güney tarafındaki yüksekliklere çıktıktan iki saat sonra, kayalıkların yamacında kurulmuş ve Homeros'un bahsettiği Chrysa kentinin kalıntılarının olduğu kabul edilebilecek yerin yakınındaki Kulakli Kioi'ne (Gülpınar) vardık. Bu köyün en yüksek noktası 147,9 metre, hava sıcaklığı ise 20 derece. Yükseltinin eteklerinde, 1866 yılında Pullan'ın Londra'daki Diletannti Society'in yardımlarıyla kazısını yaptığı, temelleri gözüken, beyaz mermerden, İon stilinde ocktastyl ve pesudodipteral planda yapılmış Apollo Smintheus tapınağının olduğu güzel bahçeler var. Kimi sütunlar, sütun başlıkları ve kirişler bahçelerin içinde duruyor; aynı zamanda, büyük bir ayaklı şamdanın parçaları gibi duran bazı çok özel mimari mermer parçaları var. Strabon, (XIII, 604) banotu (skopa) ağacından yapılma, ayağının altında bir fare olan Apollon heykelinden bahsetmekte. Sütunların 11,1 metre uzunluğunda, hatta sütün altlığı 1,12 metre çapındaymış. Tapınağın temelleri 34,8 metre uzunluğunda, 29,4 metre genişliğinde, denizden yüksekliği ise 27,1 metre. Tapınağa giden yoldaki eşik 2,57 metre uzunluğunda, 1,5 metre genişliğinde, biraz yüksekte benzeri boyutta ikinci bir eşik daha görülmekte. Başka bir yapıya ait gibi duran, çok daha büyük bazalttan işlenmiş blokları ise yakınlardaki bahçe duvarlarında görüyoruz.
Kulakli (Gülpınar) Kioi'dan Baba'ya (Babakale) küçük patika yolu ardıçlar, meşe çalıları ve ladin ağaçlarının olduğu kayalıklardan devam ediyor (üç saat). Baba Burnu olarak isimlendirilen denizden yüksek bir yerde yer alan Lekton Burnu'nun batıdaki uzantısına kurulu Baba Köyü (Babakale), sadece Türklerin yaşadığı 150 evlik modern bir köy. Büyük bir olasılıkla 157 yıl önce kurulmuş; çünkü kale kapısının üstünde verilen en eski tarih Hicri 1140 yılı. Kale bastiyonlarının tarafımdan ölçülen denizden yüksekliği 38 metre, hava sıcaklığı ise 16 derece. Burada hiçbir zaman eski bir kent yerleşmesi var olmadı. Buradan güneydeki Midilli Adası'na (Lesbos), kuzeydeki Bozcaada'ya (Tenedos) çok güzel bir manzara var. Rüzgâr iyi olduğunda buradan Midilli Adası'na (Lesbos) 1,5 saatte varılabiliyor.
Baba'dan Assos'a
Buradan 16 Mayıs saat 5,5'ta zikzaklı dar bir yoldan, üstünde köy yerleşmesinin olduğu kayalık yamaca ve hemen ardından volkanik kayalıklardan oluşan tüm dağ sırtlarından Assos'a kadar giden yolda atlarımızla gezimize devam ettik. 274 metre yüksekliğindeki zirveye çıkmak için 1,5 saat gerekiyor. Ama bu yükseklik bile gerçek Lekton Burnu olamaz, çünkü doğuda çok daha yüksek noktalar var. Neredeyse dikey durumdaki, denizden 355,7 metre olan diğer bu zirveye ulaşmak için de 1 saat on dakikaya gereksinim duydum, hava sıcaklığı 19 derece. Her ne olursa olsun, Homeros bize Hera ve Hypnos'un bu burundan İda'ya gitmelerini, sadece bu noktadan anlatmış olabilir (İlyada, XIV, 284-285):
Vardılar canavarlar anası çok pınarlı İda'ya
Lektos burnundan fırladılar denizden
Ayak bastılar bereketli toprağa.
Ayakları altında ormanlı doruklar titredi
(Türtkçesi: A. Erhat- A.Kadir)
Strabon'un (XIII, 605): "Destana göre Agamemnon Lekton burnunda 12 tanrı için sunaklar yaptırdı" olarak verdiği bilgilerin sadece en yüksekteki bu zirve için geçerli olacağı konusunda ikna oldum. Ve gerçekten de burada 5,5 metre uzunluğunda, 4,5 metre genişliğinde, kireç ve harç olmadan büyüklü küçüklü taşlar bir araya getirilerek yapılmış sağlam bir duvardan yapılma eski bir yapıya ait kalıntılar buldum. Anıtın günümüzdeki yüzeyden yüksekliği sadece 0,45 metre, ancak gerçek yüksekliği ise sadece kazılarla saptanabilir. Ancak çok yüksek olmayacak gibi gözükmekte. Bu kalıntıların Agamemnon'a atfedilen 12 tanrı sunağı olduğu konusunda hiç şüphe yok. Ancak bununla birlikte, bunların bizzat bu kahraman tarafından yapıldığına inanmıyorum, çünkü sadece 12 sayısı bile bunun böyle olmayacağını göstermekte. Aynı zamanda bu anıtın çok eski olabileceğine de inanmıyorum. Çünkü burada tarih öncesi döneme ait çanak çömlek yok, buna karşın taşlar arasında, Makedonya döneminden daha eski olamayacak, çoğunlukla açkılı kırmızı Hellenistik vazoların parçaları var. Burada şunu da eklemek istiyorum, bu, Chrysa (Kulakli Kioi/Gülpınar), Baba (Babakale) ve Assos arasındaki tek yapı ve tüm bölgede geçmiş dönem insanların yerleşmelerine dair hiçbir iz yok. 12 tanrının sunağı, büyük taşlardan yapılma 0,90-1,5 metre yüksekliğindeki, harç olmadan birleştirilmiş bir yükseltinin ortasında yer almakta; bununla birlikte buraya gelecek gezginleri bu ya da hemen yakındaki dört tane benzeri etrafı duvarla çevrili, bazılarında iki ya da üç kapısı olan duvarları, eski duvarlar ya da her hangi bir şekilde 12 tanrı tapınağıyla ilişkili kalıntılar olarak görmemeleri gerektiği konusunda uyarıyorum. Gerçekte etrafı çevrili bu alanlar çok yeni yapılmış koyun ağıllarının ait duvarlardan başka bir şey değil; buna benzer bir ağılı 15 dakika kuzeyde de görmek mümkün ve böylesi ağıllara Assos'a kadar rastladım.
12 tanrı sunaklarının yanında, harçsız büyüklü küçüklü taşlardan yapılma ve bu bölgede hiç mermer olmaması ve çobanların fakir ve ellerinin altında volkanik kaya dururken, böylesi bir şeyi uzaklardan getirecek isteklerinin olmaması nedeniyle, eski olduğu konusunda hiç kuşku duyulmayacak parlatılmış büyük bir mermer blokla kaplanmış, bir kuyu var. Yolculuğumuza Paidenli (Bademli) köyü (denizden yüksekliği 278, 4 metre) ve Koyunevei köyü (denizden yüksekliği 286,1, hava sıcaklığı 22 derece) üzerinden devam ettik. Volkanik kayaların kaplı olduğu volkan külü, burada çalı ve ender rastlanan çam ağaçlarıyla örtülü. Hatta bereketsiz olan bu bölgede bile, sürülerin yemeleri için ne ot ne de bir bitki geriye bırakmamış çekirge sürülerinin istilasına uğramış. Genelde bunlardan milyonlarcasını bereketli bir tohum tarlasından çayırlık alana doğru hareket ederlerken görmek mümkün ve en sondaki tarlayı yok ettikten sonra geri dönüyorlar.
Ancak insan nereye bakarsa baksın manzara çok güzel, çünkü her yerde tek başına ya da genelde üç, beş ve onlu dizili küme şeklinde, çok büyük duvarları anımsatan kocaman büyük volkanik kayalar görülmekte. Bazen bu blokları, çok büyük kilise orgları gibi dikey olarak birbirinin üstünde de görmek mümkün. Bazen bunları bir kule gibi sıkıca yana dizili uzun bir sıra şeklinde görmek mümkün. Manzaranın güzelliği sürekli devam eden denizle daha da artmakta, genelde aynı zamanda Ege Denizi ve Edremit Körfezi'ni görmekte.
277 metre yüksekliğindeki Arablar Köyü'nü geçtikten sonra, öğleden sonra saat 4'de, artık Behram olarak isimlendirilen Assos'a varıyoruz, buranın denizden yüksekliği 232,7 metre, hava sıcaklığı ise 19 derece. En yüksek noktada, burada iki ya da üç tapınağın var olmuş olabileceği, kalıntılarından açıkça seçilebilmekte ve burası Boston Eski Eser Kurumu tarafından kazılmakta. Buna rağmen, bana göre buradaki kalıntı derinliği 3 adımdan daha fazla değil gibi ve bu nedenle de burada değerli heykel çıkma umudu yok. Kuzeyde, camiye dönüştürülmüş bir Bizans kilisesi gibi duran, dört köşeli, alçak kubbeli özel bir yapı var. Yanında bir tanesinin yarısı tahrip olmuş iki tane dört köşeli kule var; ikincisi çok iyi koruna gelmiş, mazgallarına göre 20 metre uzunluğunda, 12 metre genişliğinde. İkisi de kireçle birleştirilmiş kesilmiş taşlardan yapılmış ve Ortaçağ'a ait gibi gözüküyorlar. Yakınında ise, büyük bir olasılıkla sarnıç olan, yay biçimli kubbe var ve burçları olan büyük duvarların hepsi Ortaçağ'a ait gibi duruyor. Eski kentin ana yapısı güney ve deniz tarafındaki iki büyük terasta yer almış olmalı. Dikey kesilmiş kayaya yaslanmış duvarlar kaplanmış, yukarı terasta ise eski agora yer almış olmalı; bununla birlikte kalıntı yığını da, Assos'tan yüzyıllarca İstanbul'daki (Konstantinapolis) saray ve camilere taş götürülmesi nedeniyle oldukça önemsiz. Doğu tarafında ise, kutsal çeşme olarak (Nymphaeum) kabul edilen küçük bir yapının kalıntıları görülmekte. İkinci terasta ise çok sayıdaki büyük yapılara ait kalıntılar görülmekte; belki burada Boston Eski Eserler Kurumu'nun çalışmaları bazı güzel heykellerle karşılığını bulabilir. Böylesi bir umut ikinci terastan aşağıya doğru bakıldığında görülen büyük tiyatroda daha fazla; çünkü bu anıtın tüm mermer blokları çalınmış da olsa, buradaki harabe kalıntısı Assos'un diğer yerlerinde daha fazla gibi. Kesilmiş büyük granit bloklar ve trakitlerden örülü duvarlar, her hangi diğer Hellenistik kentlerden daha iyi koruna gelmiş durumda ve bize günümüze kadar tam olarak ulaşmış bütün bir eski savunma sistemi sunmakta. Duvarlar, doğal konumlarındaki güçlerini kullanabilecek bir şekilde yapılmışlar ve sadece bir tanesi dört köşe olan çok sayıda kuleleriyle akropolis ile kenti ikiye bölmüşlerdi. Ortalama kalınlıkları 2,5 metre kalınlığında ve ya kama biçiminde ya da dört köşeli bloklar şeklinde kesilmiş taşlardan meydana gelmekteydi. Taşlar Alexandria Troas ve Çığrı Dağ'ındaki büyük eski kale duvarlarındaki gibi örülmüşlerdi. Yani duvarların iç tarafları ve aynı zamanda kama biçimli blokların arası küçük taşlarla doldurulmuştu. Duvarların dört köşeli bloklardan yapıldığı her yerde, duvar kama biçimli bloklarla düzenli bir şekilde kesilmekte; böylece oldukları yerde daha sağlam bir şekilde konumlanabiliyorlardı. Taşların hepsi, demir keskiyle şekillendiğinin açıkça belli olduğu izler taşıyorlar, böylece yüzyıllarca sağlam kalabiliyorlar. Bana göre, batı duvarının tümü Roma Dönemi'ne ait, geri kalan ise büyük bir olasılıkla Makedon Dönemi'nden daha eski değil. Ancak iki yerde, duvarların üstüne; çok eski olabilecek, birleştirilmiş poligonlardan meydana gelen ve genel olarak kiklopik duvar olarak adlandırılabilecek yeni duvarlar yapılmış olduğu görülmekte. Buna rağmen, eğer çok eski olduğu öne sürülürse, bu duvarların kiklopik olarak adlandırılmasına itiraz edeceğim, çünkü sadece dış tarafta bloklar poligonal biçimde; geri kalan ise kama biçimli tümüyle diğer duvarlardaki bloklar ile aynı şekilde örülmüş. Yani kama biçimli blokların arası ve aynı zamanda duvarın iç kesimi küçük taşlarla doldurulmuş. Bu nedenle bu duvarların polygonal bloklardan meydana gelen kiklopik duvarlarla hiçbir ortak yönü yok; belki sadece dış görünüş benziyor olabilir. Böylesi duvar işçiliği tarzındaki eski bir duvarın başka bir örneği elimizde yok ve bunun dışında dış yüzeylerinin hepsinde demirden keskiyle oyulmuş işaretler var. Bu nedenle bu duvarlar M.Ö. 5. ya da 6. yüzyıldan daha eski olamazlar. Polygonal duvarların eğri ya da yatmış olmaları da oldukça ilginç.
Çok iyi koruna gelmiş, kesilmiş, büyüklü küçüklü blok taşlardan yapılma taş döşeli caddeler oldukça ilginç. Böylesi bir cadde, akropolisten doğuya doğru iniyor ve dış duvarları 1,80 m uzunluğunda, 0,39 m genişliğinde ve 0,45 m derinliğindeki kesilmiş dört köşe bloklardan meydana gelen yüksekteki kuleye doğru ilerliyor. Bu noktadan Tuzla Çayı vadisi (Satnioes) ve çalılıklar ve ladin çamlarıyla örtülü volkanik kayalıklara doğru muhteşem bir manzara var. Her yerde eski caddenin üzerinde yıkıntı kalıntısı olmadan görülebiliyor olması nedeniyle, kalıntı yığınları oldukça az olduğu için burada kazı yapmanın kolay olabileceğini düşünüyorum. Ama yine bu nedenle de çok ilginç şeylerin bulunamayacağı sanmaktayım. Boston Eski Eserler Kurumu'nun Assos'a yolladığı, kendileriyle tanışma şansı bulduğum, çok iyi olan Amerikalı uzmanların da dikkatini çektiğim, batı ve doğudaki bahçelerde belki bir şeyler olabilir.
Assos tarihi hakkında çok az hatta hiçbir şey bilmiyoruz. Gerçi Strabo, buranın Lesboslu Methmne kolonisi olduğunu söylese de, kentin denize hâkim görkemli konumu bize burada çok daha eski zamanlardan itibaren yerleşim olması gerektiği inancını doğurdu. Assos'un, ünlü Apollo Smintheus tapınağı olan ve İlyada'da sıkça adı geçen eski Chrysa olduğunu tahmin ediyorum. Hatta daha fazlasını da tahmin ediyorum; İlyada'ya göre (I, 431) eski Chrysa'nın bir limanı var; Strabon'da (XIII, 612) Adramytteion (Edremit) körfezinden Assos'a kadar olan tüm kuzey kıyısında, bir eşi olmayan bir liman olarak burayı tanımlar. Strabon'un (XIII, 612) bize aktardığına göre Smintheus Apollo kültünün, eskisinden, daha önce sözünü ettiğimiz yeni Chrysa'ya geçmiş olduğunu söyler. Assos konusunda bildiğimiz her şey: Kentin, bölge Pers hâkimiyetine geçtikten sonra, Pers kralına buğday yollamak zorunda kaldığıdır. Strabon'a göre (XIII, 610) Assos, özgürlüğüne M.Ö. 350 yılında, filozof Xenokrates ve Aristoteles'i kente davet eden ve Aristoteles'i yeğeniyle evlendiren Hadım Hermeias'ın hükümdarlığı sırasında kavuşmuştur. Ancak kent yeniden kısa bir süre sonra Hermeias'ı öldüren Perslerin hükümdarlığına geçmiştir. Kent, Büyük İskender'in ölümü sonrasında, Lysimachos tarafından imparatorluğunun bir parçası yapılır ve daha sonra ise Pergamon kralına teslim olmuş, Attalos'un ölümü sonrasında ise (M.Ö. 130) Assos, Roma İmparatorluğu'nun hâkimiyetine girmiştir. Assos havari Paulus ve Lukas tarafından da ziyaret edilmiştir (Apostolgeschichte 20, 13, 14)."