
"Beyoğlu, 13 Nisan 1836.
2 Nisan akşamı bir Avusturya vapuru ile İstanbul'dan ayrıldım ve ertesi gün sabah Marmara adasının yüksek, güzel dağlarını gördüm. Sağda bağları ve köyleri ile Tekirdağ'ın dağları göründü. Çok geçmeden Avrupa ve Asya kıyıları birbirine sokuldu ve yarık yarık dik kayalıklar üstünde Gelibolu, kıyıdaki eski kale ve sayısız yel değirmenleri ile göründü. Türklerin ilk defa Avrupa yakasına geçtikleri yer burasıydı (1357). Öğleye doğru Nağra kalesi, beyaz bedenleri ile Hellespontos'un açık mavi, berrak sularından yükseldi. Bu boğaz güzellik bakımından Boğaziçi'ne nazaran birbirinden hayli uzaktır. Fakat tarihi hatıralar onu cazibeli bir hale koymaktadır. Şu garip görünüşü tepeden (belki de insan eliyle yığılmış bir tepedir bu) Kserkses, Yunanistan'a götürdüğü sayısız askerlerini seyretmişti. Şu alçak dili örten taş yığınları bir vakitler Abydos idi, Leander Hero'yu görmek için burada Avrupa'dan Asya'ya yüzmüştü. Şekilsiz tek bir duvar kalıntısı bir zamanlar şehrin kapladığı yerde henüz ayakta durmaktadır. Ama bu harabelerin vaktiyle ne olduğunu söylemek güçtür. Buna karşılık, çok muhtemeldir ki, etrafı denizle çevrili basık berzahta yeraltındaki bir mahzenden bugün de fışkıran tatlı su pınarından, o şehrin insanları, belki güzel Hero da içmiş olsun.Kuvvetli akıntı bizi çarçabuk boğazın en dar yerine "eskilikten kararmış hisarların birbirine baktıkları yere" götürdü. Avrupa kıyısının arkasında dimdik, beyaz bir kaya yamacı yükseliyor. Bunun böğründe, Hekuba'nın mezarı olduğu söylenen küçük bir mağara bulunmaktadır. Üzerinde Kilidbahir kalesinin bulunduğu dile eskiler Kynossema, yani köpek mezarı derlerdi. Çünkü Truva Kralı Primaos'un eşi Hekuba'nın bir köpek kılığına sokulduktan sonra buraya gömüldüğüne inanılırdı. Buna karşılık Asya kıyısı basıktır ve bir vakitler Cenevizlilerin kurmuş oldukları hisarın arkasında, muazzam çınarların gölgesinde, etrafı bağlar ve bahçelerle çevrili bir kasaba vardır. Türkler bu kasabaya, burada çalışan birçok çömlekçiler yüzünden "Çanakkale" derler. Orada gösterişsiz bir evde Boğaz Paşası oturmaktadır. Kendisine seraskerin bir mektubunu vermeye, ayrıca ağızdan da bazı şeyleri bildirmeye memur edilmiştim. Benim için kıyıdaki küçük, şirin bir evi boşalttırdı. Kaleyi ve bataryaları inceledikten sonra Çanakkale boğazının ve kıyılarının planını çıkardım.
Memur edildiğim ve benim için çok enteresan olan iş hakkında sana söyleyecekleri ise sadece umumi ve çoğu esasen bilinen şeylerdir.
Çanakkale boğazının giriş yerinde, Türklerin eskilerin örneğinde yapmış oldukları yeni kaleler vardır. Avrupa yakasında olanı Seddülbahir "deniz kapayan hisar" Asya yakasındaki Kumkale adını taşır. Boğazın ağzındaki açıklık hemen hemen bir buçuk coğrafi mili bulur. Bu hisarlara sadece düşman donanmalarının yaklaştığını haber verecek, aynı zamanda boğazın iç kısımlarında demir atmalarını önleyecek ön karakollar gözüyle bakılabilir. Asıl savunma iki mil daha yukarıda başlar ve Çanakkale ile Nağra arasındaki takriben bir millik alana yerleştirilen bataryalara dayanır. Sultan-ı Hisar'la Kilidbahir yani deniz kilidi arasında boğaz darlaşır, açıklığı 1986 ayağa iner. Bu gayet sağlam yapılmış kalelerin veya yan yana yerleştirilmiş büyük bataryaların gülleleri bir kıyıdan ötekine erişir. Daha Nağra'da boğazın genişliği 2833 adıma çıkar.
Çanakkale'nin savunması için 580 top vardır Bunlar 8'den 1600 Pfund'luğa kadar (Takriben yarım kilodan 800 kiloya kadar) derece derece her çaptadır. Boyu çapının 5 katı olanlar bulunduğu gibi 32 katı olanlar da vardır. Bunlar arasında Türk, İngiliz, Fransız, Avusturya malı olanlar, hatta üzerinde Kurfürst arması bulunanlar vardır. Fakat topların çoğu maksada elverişli orta çaplarda ve hemen hepsi tunçtandır. Seddülbahir'de çok büyük çapta, dövme demirden garip birkaç top vardır. Kalın demir çubukları boylu boyuna yan yana getirmiş ve üzerlerine başka çubuklarla sarılmışlar, fakat bunda pek de muvaffak olamamışlardır. Bu silahlara muazzam bir para yatırılmış.
Granit ya da mermerden taş gülleler atan büyük kemerlikler pek garip. Bunlar, kundaksız olarak kale duvarlarındaki üstleri tonozlu kapı dehlizlerinin altında ve bağlantısız kütükler üzerinde yerde duruyor. Bunların büyüklükleri 300 kental kadar ağırlıktadır ve 148 pfund barutla doldurulur. Mermer kanallarının çapı 2 feet, 9 pustur; insan, ta barut hazinesine kadar sürüne sürüne gidebiliyor. Geri tepmesini önlemek için bunların kuyruklarının arkasında büyük taşlardan duvarlar yapmışlar, fakat bu duvarlar daha birkaç atışta darmadağınık oluyor. Ama taş gülleler suyun yüzünden sekerek gidiyor ve karşı yakada da bir hayli içerilere kadar varıyor. Böylece bir gülle geminin su kesimine rastlarsa üç buçuk feet çapında bir deliğin nasıl tıkanacağını Allah bilir. İngilizlerin denizden birkaç cesurca ve başarılı teşebbüsü, kara bataryalarının top sayısı bakımından kendilerinden çok üstün olan donanmalara karşı savunmada bulunamayacağı hakkında oldukça yaygın bir kanaatin yerleşmesine sebep olmuştur. Böyle bir teşebbüs 1807 yılında Lord Duckworth'un yapmış olduğudur. O zamanlar Çanakkale Boğazı'nda hemen hemen hiç mukavemet görmeden boğazı geçti ve 20 Şubatta, ilk defa olarak bir düşman filosu Osmanlı baş şehrinin surları önünde göründü.
Türkler böyle bir şeyin mümkün olabileceğini akıllarına ne kadar az getirmişlerse, başlangıçtaki şaşkınlıkları da o nispette fazla olmuştu. O zaman Divanı İngilizlerin her türlü isteklerine razı olmaktan alıkoyanın Fransız sefirinin nüfusuz faaliyeti olduğu bilinmektedir. Tophane ve Sarayın kıyılarında bataryalar yerden biter gibi meydana çıktı, öte yandan İngilizlerin arkasından Çanakkale çarçabuk savaşabilecek hale getirildi. Çok geçmeden İngiliz sefiri Amiral askeri başarısının neye yarayacağını bilmez hale geldi. Sekiz gün içinde Lord Duckworth, iki korvetin kaybı ve hemen hemen öteki bütün gemilerin hasara uğraması pahasına da olsa, yeniden Bozcaada (Tenedos) iskelesine can atabildiği için kendini bahtiyar saydı...
Gemilerin Çanakkale boğazından Marmara'ya geçmelerine hiç de uygun düşmeyen bir durumu da bu arada söylemem lazım; bütün yaz boyunca hemen hemen ardı arkası kesilmeden kuzey rüzgârı eser, ticaret gemileri çoğu zaman boğazdan yukarı çıkabilmek için dörtten altı haftaya kadar beklemek zorunda kalır. Nihayet bir Güney rüzgârı esse de, Çanakkale boğazındaki daima güneye doğru olan kuvvetli akıntıyı yenebilmek için, bunun adamakıllı şiddetli olması lazımdır. Hâlbuki çok defa Kumkale'de güney rüzgârı eser de Nağra açığında tamamıyla kesilir. Eğer Çanakkale boğazındaki topçu araç ve gereçleri düzenlenecek olursa sanmam ki, dünyada hiçbir düşman donanması bu boğazdan yukarı yelken açmayı göze alabilsin. Daima karaya asker çıkartmak ve bataryalara hücum edip onları ele geçirmek lüzumu elverecektir. Fakat bu, hiç de söylendiği gibi kolay olmasa gerek. Belki yeni ve eski hisarlar gibi 40 feet yüksekliğinde duvarlı kalelere hâkim noktalar ele geçirebilirler; fakat yine de bunların içinde bir hayli zaman savunma mümkündür; yeter ki insanın canı istesin. Üstelik Kumkale ve Sultani Hisar'a hâkim hiçbir tepe yoktur.
Bundan sonra Alexsandria Troas'a, Büyük İskender'in kumandanlarından biri olan Antigonos'un efendisine saygı göstermek için kurmuş olduğu ve Tenedos ile basık Asya kıyısı arasındaki iskelesi bugün hala en büyük filolara iyi bir demir atma yeri sağlayan, bu şehir harabesine bir gezinti yaptım. Patroklos'un mezarının önünden geçtik, buradan bir zeytin dalı koparıp aldım, sonra Pelide'nin güzel Briseis'in yasını tuttuğu ıssız kumsal kıyıdan Siegeum burnuna doğru ilerledik. Bu burun muhteşem denizle adaların haşin görüntüsüne, Gökçeada (İmroz), Semadirek (Trakya Samos) ve arkasında Akha'ların filosunun gizlenmiş olduğu Bozcaada'ya (Tenedos) bakar. İnsan eliyle yığılmış gibi görünen bir tepenin üstünde bir Rum köyü olan Aya Dimitri vardır. Bu köyün sıkı sıkı birbirine sokulmuş olan evleri buraya bir şato manzarası verir. Her ne kadar Pergamos'un (Troya kalesinin adı) burada değil, memleketin iç taraflarına doğru kurulmuş olduğunu bilmekte isem de, bu köyün birçok insanlarının gelip geçmiş oldukları o kale olduğunu, tanrılar soyundan gelme kahramanların da belki bu kerpiç kulübelerden daha iyi evlerde oturmamış olduklarını tasarımlamak beni eğlendiriyor. Bu bölge hemen hiç ekilmiyor, yavru develer yüksek kuru çayırlarda otluyor ve kırları sadece tek tük palamut meşeleri süslüyor.
Geceleyeceğimiz yer olan büyük bir Türk köyüne vardığımız sırada güneş bir sıradağın arkasında battı. Köyün muhtarının yanına gittik, o da bizi konukseverlikle karşıladı: "Akşam şerifler hayrolsun. Hoş bulduk, safa geldin" dedi. Odasını, yatağını, evini bize bıraktı, kendi çubuğunu bana da ikram etti. O gün bir deprem oldu. İlk sarsıntı öğleden sonra duyulmuştu, fakat ben at üstünde olduğum için duymamıştım, geceleyin olan ikinci sarsıntıyı da derin bir uykuda olduğum için gene duymadım. Fakat sabaha karşı yatağımda sarsıldığımı hissetim ve bütün pencere ve kapıların tıkırdamasından uyandım. Çanakkale'de üç sarsıntı da pek şiddetli duyulmuş.
Ertesi sabah kavak, kestane ve ceviz ağaçlı bir vadiden geçtikten sonra Alexsandria Troas'ın eski surlarını karşımızda gördük. Bunlar 6-10 feet (1 feet= 30, 48 cm R.A.) uzunluk ve 3, çok defa 6 feet kalınlığında muazzam taş bloklardan yapılmıştı ve fundalıklar arasından gözün erişebildiği kadar uzayıp gidiyordu.
Bu duvar boyunca en aşağı bin adım ilerledik ve muazzam taş yıkıntıları, granit direkler, vaktiyle altı yüzlü taşlarla zarif bir şekilde kaplanmış olan tonozlar, arşitrav ve güzel sütun başlıkları kırıklarını ovaya serpilmiş bulduk. Ansızın karşımıza dev gibi taşlardan meydana gelme bir harabe çıktı. Çok güzel, kapısının büyük kemerleri bütün depremlere ve yüzyıllara meydan okuyor. Böyle tamamıyla ıssız bir beyabanda böyle dev gibi bir binayı görmek insanda hüzün uyandırıyor.
Türkler buraya Eski İstanbul adını veriyorlar. Lahitleri su teknesi, kapaklarını derelerin üstüne köprü, direkleri de taş atan topları için gülle yapmakta kullanıyorlar."