Assos Harabelerindeki Kalıntılar (1838, Charles Fellows) Bir İngiliz arkeolog olan Sir Charles Fellows (1799-1860), çocukluk yaşlarından itibaren resimler çizmeye başlamıştır. Bu resimlerin bir tanesi Lord Byron'un kitap kapağında kullanılmıştır. 1820 yılından itibaren sürekli olarak Londra'da yaşamaya başlar. 1832 yılından sonra İzmir'e yerleşir ve oradan İtalya, Yunanistan ve doğu ülkelerini; ama özellikle Batı Anadolu kıyılarını kapsayan yolculuklarına başlar. Fellow ayrıca bu yolculuklarda çizdiği resimleri Lord Byron'un "Childe Harold" eserinde kullanır. 1838, 1839 ve 1848 yılındaki seyahatlerinde o döneme kadar çok bilinmeyen Lykia bölgesini dolaşır. Sadece 1842 yılında Fellows sayesinde yetmiş iki heykel ve mimari eserler Londra'ya yollanır. 1843 yılında Fellows, buluntularını üç cilt halinde, ancak bilimsel olmayan bir tarzda yayınlar. Fellows'un o dönemlerde İngiltere'ye yolladığı eserlerin büyük çoğunluğu British Museum'dadır ve genel olarak "Ksantos Mermerleri" olarak bilinir. Yaptığı bazı yayınlara dayanarak, British Museum yetkililerine, Lykia eserlerinin Londra'ya taşınması için, İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisinin, padişahla konuşmasını önerir. Bu öneri sonrasında pek çok eser İngiltere'ye taşınır. Fellows, gittiği yerlerdeki modern yer isimlerinin antik isimleri ile olan ilişkisi ve aynı zamanda bölgesel etnik grupların yaşadığı kültürel sorunlara da değinir. 1838 yılında yaptığı Çanakkale gezisinden de bu tür ayrıntılar yer almaktadır. İzmir ve Bergama üzerinden bölgeye gelen Fellows'un gözlemleri, kendisinden sonra gelen seyyahlara büyük kolaylıklar sağlar:
"Edremit'in (Adramit) kirli hanında iki oda seçeneğim vardı, en iyisi de kısa bir süre önce peynir ve zeytin torbalarıyla dolu olandı. Süpürüldü ve temizlemek için büyük bir ateş yakıldı, ama neredeyse bir saat kadar içine girmem mümkün değildi. Ben de bu odayı seçtim. Temiz bir örtünün üstünde köşede çömelmiş bir şekilde iki tane iyi köle vardı. Sahiplerinin onlara çok iyi davrandığı belli, onları iyi yemeklerle besliyor. Burada olduğum süre içinde gördüğüm kölelerin hepsi genel olarak Etopya'dan; bacakları, ayak bileklerinden dizlerine kadar, kesinlikle benim şimdiye kadar diğer ırklarda gördüğümün en uzunu. Sadece bacaklarını gören biri onların oldukça zayıf olduklarını düşünebilir; ancak hiç öyle değil.
Rehberimiz benim için beş at bulduktan sonra, adı Çetmi (Chetme) olan deniz kıyısındaki yüksek bir uçurumun ucundaki, karga yuvası gibi erken dönem Grekleri tarafından seçilmiş bir yerleşme olan bu küçük köyde bir sansasyon yaşadık. Burada bir han yok. O nedenle buranın en önemli kişisinden yabancılara gösterilen alışılmış misafirperverliklerini bir daha fazla göstermesi için ricada bulundum, böylece Türk geleneklerini gözlemleme fırsatını yakaladım. Camideki duanın bitmesini atımın üstünde oturarak beklerken, etrafımda insanlar toplanmaya başladı. Köyde yaşayanların genç olanları arasında ilginç bir obje olarak incelenmeye başlandım; ama otoritenin kendisinde olduğunu tahmin ettiğim yaşlı olan biri, sonunda Türkçe bana, "hoş geldin yabancı" anlamına gelen "Ogroler" (uğurlar ola) diyerek selamladı. Bu, onunla konuşmak için beklediğimi bilen kişi, ağa ya da köyün yöneticisi, en önemli kişisiydi. Ancak resmi işini sokakta yapmak için bana bir müsamaha göstermedi; bizlerde dosdoğru onun peşinden yarım mil evine kadar yürüdük, evinin önünde birkaç adımla çıktığı bir yere ya da parmaklık gibi bir ahşap platformun üstüne çıktı. Kilimler ve nargilesi getirildi, anlatmak istediklerimi dinleyecek bir pozisyonda oturdu, bana da oturmam için işaret etti. Tüm konuşma sırasında bir tek kelime söylemedi ve bana hiç bakmadı. Yaptığı bir işaretle bizleri evine davet etti, yardımcılarımız dışarıda kaldı. Bu törensel görüşme sonrasında, sırtımızı döner dönmez, bu resmi ağanın parmak uçlarında ben ve etrafımdakileri gözlemlediğini gördüm. Benim bir "Milordos" olduğumu düşündüğünü tahmin ederken, kendi evinden Türk geleneklerine uyan güzel bir akşam yemeği yolladı. Kalaylanmış, geniş bakır bir tepside, bir tas çorba, bir tabak pilav, zeytin ve yanında ekmek ile tatlı şeyler vardı. Bu "Milordos" ismi Türkler tarafından hangi milletten olursa olsun, görülebilir bir ziyaret amacı olmayanlar için takılmış bir isimdi. Kim bu, bir hükümet elçisi mi ya da bir tüccar mı acaba? Türkler bu ikisi dışında seyahat etmek için başka neden bilmiyorlar; eğer bir yabancıda bu ikisinden biri yoksa o bir "Milordos" olmalıdır...
Assos Tapınağına Ait Friz (1838, Charles Fellows)
2 Mart...
Yaklaşık altı mil Behram (Beahrahn), antik Assus ya da Assos yer almakta. Deniz kıyısından ayrıldık, kayalık bir alandan tırmanmaya başladık, bir işe yaramayan zengin bir bitki örtüsü var: küçük bir gölü geçtik ve daha sonra çalılık bir alana girdik. Ortalığa dağılmış taş ve lahit kapakları buldum. Kasabaya yaklaşırken, yolumuzu kesen muhteşem güzel Grek işçiliği olan kent duvarı görülmekte ve Akropolis'in başka bir görüntüsü. Duvarlar kusursuz ve pek çok yerde otuz feet yüksekliğinde; her taş özenle kesilmiş ve harç olmadan örülmüş. Hem yapıların hem de kasabadaki pek çok evin temellerinde kullanılan taşın alındığı kayalıklar altmış ya da seksen feet derinliğinde uçurumların zirvesinde tapınak yer almakta. Köyün olduğu yerde kalıntılar da var; ama sadece birkaç kulübe benim kullanımıma bırakılmış.
...
... Türkiye'deki köy evleri birbirine çok benziyor. Birçoklarının içine girdim ve son gece Behramlı'da (Beahrahm) kaldığım yerdeki izlenimlerimi anlatacağım. Dışarıdan kare bir kutu gibi gözüküyorlar ve içinden ise iki ile on dört feet (ayak) genişliğinde: hepsi kesilmiş ve birbirine çamurla yapıştırılmış taşlardan yapılmış. Damı düz ve toprakla örtülü; genelde sütunlardan yapılma küçük bir silindir toprağı sıkıştırmak ve kuru tutmak için kullanılıyor. Pencere yoktu ve bu nedenle ışık sadece, kilidi ya da sağlamlaştıracak bir şeyi olmayan kapıdan girebiliyordu. Sadece kapının üst tarafındaki küçük bir mandal kapıyı tutuyordu, kapı kapatıldığında mandal aşağıya düşüyordu. Dışarıda asılı "s" biçimli mandal içeri girerken yukarı kalkıp açılıyordu. İç duvarlar ve ara tabanlar içine saman karıştırılmış topraktandı; tavan yatay ve dikey yerleştirilmiş ağaçlardan yapılmıştı; iç bölmeler geniş açık ocak yeri nedeniyle siyahtı, içeri girerken ev oldukça karanlıktı.
Burada lambalar ise kalay ya da topraktan yapılmıştı ve Grek ile Romalıların kullandıkları formlarındaydılar.
Assos'daki İki Lahit (1838, Charles Fellows)
Bir gezgin geldiğinde, görevlilerin belirttiği evin sahibi ya da hizmetlisi, kalınacak odayı süpürür ve yere bir örtü sererek mekândaki bu tek mobilyayı hizmete sunar. Bana hizmet eden kişi kendi silahını, kırbacını ve şapkasıyla benim kapüşonumu asmak için duvara üç ya da dört çivi çaktı ve kilimin üstüne bir yatak ve hamak astı. Bu arada masa olarak kullanılan bir kutunun üzerine yiyecek, kâğıt, not defterim ya da istediğim ne varsa konuldu. Gezginlerin böylece döşenmiş odasını kim görse, odanın oldukça konforlu olduğunu anlardı. Şimdiye kadar İngiliz alışkanlıklarımı devam ettirdim, nargile içmek zorunda kalmadım ve Asya'ya ayak bastığımdan beri üç kere Türk kahvesini denedim: Tadı hiç hoşuma gitmedi. Nasıl yapıldığını anlatacak olursam, her fincan kahve ayrı olarak hazırlanmakta. Bir karış genişliğinde, iki karış derinliğinde bir kap yarısına kadar kahve ile doldurulmakta, bir havan tokmağıyla dövülmekte, daha sonra ise su ile doldurulmakta ve kısa bir süre ateşte pişirilmekte ve içindekiler (çikolatadan daha koyu) süt ya da şeker karıştırılmadan, bir Çin kupası ya da yumurtanın yarısı kadar, elde tutulması kolay olan metalden bir kaba dökülmekte. Batı Anadolu Ulaşım Yolları (1838, Charles Fellows)
3 Mart
...
Şimdi ise Türklerin Eski İstanbul (günümüzdeki Dalyan Köyü. R.A.) olarak adlandırdıkları Alexandira Troas'dayım. Günümüzdeki köyde dokuz ya da on ev var; hepsi yukarıda anlatılanlarla aynı: sadece iki tanesinde oturuluyor. Bir tanesinde bize ev sahipliği yapan ve kendisini konsolos olarak tanıtan garip karakterli biri; bizle olan konuşmalarında Nil savaşında yer aldığını belirtti. Diğer ev ise bir kadın ve oğlu tarafından oturulmakta; onların dışında altı mil çevrede hiç kimse yaşamıyor; bu kişiler Türkler tarafından gitmeleri için tehdit edilmelerine rağmen burada kalanlardan.
Kentteki yerden birkaç adım yüksekliğindeki yoğun temelleri geçtikten sonra doğuya doğru iki ya da üç mil, sıcak su kaynaklarının olduğu bir tepeye doğru ilerledik. Bu tepe arı petekleri gibiydi, hamam ve su kaynaklarının olduğu tarafta çok sayıda kemerli yapı vardı; bunlardan bir ya da iki tanesi halen Türkler tarafından kullanılmaktaydı. Burada bir kadın heykeli gördüm, yaklaşık yedi adım yüksekliğindeydi, başı yoktu, hava koşulları nedeniyle tahrip olmuştu; şimdi ise toprağa gömülmüş, hamamın girişinde oturak olarak kullanılıyordu. Bir buçuk mil kuzey doğuya doğru atla yol aldık; kentteki döşeli antik yolu takip ettik ve yol kenarında çok büyük sütunlar bulduk, kırılmamış bir şekilde çalılıkların arasında öylece duruyorlardı (Bu günümüzdeki Koçali'de olan Roma dönemi granit taş ocaklarından getirilen sütunlar... R.A.).
Çanakkale Bölgesi'nde Kullanılan Tarım Aletleri (1838, Charles Fellows)-2 4 Mart
Zaman eğlenceli bir şekilde oldukça çabuk geçiyor. Günde yaklaşık sekiz saat at sırtındayım, altı buçuğa kadar; gece ise yazma ya da resim çizmeyle meşgul oluyorum.
Tüm Türk yerleşmelerinde çok sayıda evcil hayvanı iskeleti var; bunlar deve, sığır, at, öküz anatomisini karşılaştırmak için zengin bir koleksiyon sunuyorlar. Ancak köpekler, güneş ve rüzgâr iskeletlerin tahrip olmasına neden oluyorlar. Ancak öküzün kafası bu sondan kurtuluyor; tarımın olduğu yerlerde öküz başı bir sopaya takılıyor ya da bir ağaca kuşları ürkütmek için asılıyor. Bu gelenek hem Yunanistan'da hem de burada uygulanmakta: Kafa her zaman güzel bir beyaz renge sahip, boynuzları korunuyor; dünyanın bu bölgesinde boynuzlar oldukça kısa ve kalın...
...
Ezine'den (Enae) Eski Troya'nın olduğu yere bir gezi yaptım, gidiş dönüş mesafesi yaklaşık on beş mildi. Ezine'nin sınırında suni bir tepe var, çok büyük bir tepe. Bir tepe ya da mezar, duruma göre etrafındaki araziyle birlikte Türk mezarlığı olarak kullanılıyor. Taşlar, çiçekler ve selvi ağaçlarıyla dolu. Kasabanın bir mil altında akan çay, bu noktadaki oldukça geniş bir nehir olan, büyüklüğü Wye ile karşılaştırılabilecek Menderes'le birleşiyor ve görünüş olarak oldukça benziyor. Akış yönüne doğru oldukça toprak taşıyor, kimi zamanda kendi genişliğinin üç katı araziyi kaplıyor. Gittiğimiz rotanın yaklaşık bir mil ilerisinde, nehrin üzerinde ahşap bir köprü var; sadece bu mevsimde nehrin Troya ovasına açılan yerinden geçilebiliyor. İlginç olan, ülkenin bu bölgesinde gerçi birbirinden hiç de uzak olmayan, nehrin karşılıklı iki tarafındaki yer alan, gezginlerin bir gün içinde batıdaki eski Troya'yı ziyaret edip; geri dönüşte, doğu tarafındaki yeni Troya olan yere gidip, daha sonra ise Çanakkale'ye (Dardanelle) yolculuk yapabiliyor olması. Bazı mevsimlerde nehrin bazı yerlerinden geçiş olabileceğine inanıyorum, ancak şu anda bu mümkün değil. At yolculuğunu yaptığımız manzara oldukça güzel. Nehir ve yol genel olarak tüm vadiyi kaplıyor; vadiyi sınırlayan yamaçlı tepeler ağaçlarla dolu; terasların olduğu yerdeki toprak ise oldukça bakımlı, yeşil çayırlar ve buğday tarlaları ile kaplı. Büyükbaş hayvan ve keçilerin boyunlarındaki büyük çanlar ve çobanların kavalları çevreye canlılık katıyor ve bu coğrafyanın en sarp bu bölümüne pitoresk bir etki sağlıyor.
Küçük Asya'da çobanların kullandığı kaval örnekleri British Museum'da olan Atina'da mezarlarda bulunanlara çok benziyor. İki ucundan açık olan bu kavalı, Grek vazolarında resimlerde çobanlar yürürken çalıyor. Bu alet ve lir, eski Greklerin mimari ve heykelde başka hiçbir dönemde ulaşamadığı kusursuz seviyenin, aynı zamanda müzik biliminden anladıkları konusunda yeterli kanıtlardır... Çanakkale Bölgesi'nde Kullanılan Tarım Aletleri (1838, Charles Fellows)-3
Kelime anlamı olarak "kaynak başı" anlamına gelen Pınarbaşı Köyü'ne (Boonabassy) ulaşmadan yaklaşık iki mil uzaklıkta, nehri terk edip tepeleri aşarak ilerledik. Bir zamanlar büyük ulusların bitmek bilmeyen çekişmelerinden yaşandığı topraklara harita bakışı gibi hâkim bir konum: böyle büyük uluslar yok artık, nerede yaşadılar dünyanın bir döneminin tarihini yazan bu insanlar. Merkezinde kıvrılarak akan Karamenderes (Scamender) nehrinin olduğu, Avrupa ve Asya kıtaları, Gökçeada (Imbros) ve Bozcaada (Tenedos) adaları da bu manzaraya dâhil.
Çanakkale Bölgesi'nde Kullanılan Tarım Aletleri (1838, Charles Fellows) Pınarbaşı köyünde kulübelerin kerpiçleri arasında geçmiş günlere ait bazı parçalar kullanılmış, ama burada bir yerleşme ya da köyü gösterecek hiç kimse yok. Bu köy Avrupalılar tarafından eski Troya olarak isimlendirilmekte; burası nehrin denize ulaşmasına on beş mil kala, iki tarafında biten dağ sırasında yer alıyor. Bu tepelerin üstünde, eski Troya olarak ünlü olan tepeye kent kalıntıları aramak içim atla çıktık. Köylüler buraya tepeye Bollhu-tepe (Ballı Tepe/ya da Ballıdağ. R.A) demekteler ve burası Pınarbaşı'nın üstündeki yükseltilerde yer alıyor. Tepenin taşlı zirvesinde (aslında bir kent olarak çok küçük bir alan) iki tane ortalıkta duran sütun gördük. Sanırım ikisini bir araya getirmek hem doğal hem de sanatsal açıdan çok sorunlu ve eğer sanatsal olarak da, köylülerin dikkat çekici olarak gösterdikleri büyük yığınlar şeklindeki yerlerde de, bazı maceracı kardeşlerimizin gördükleri şeyler konusunda da kuşku uyanmakta. Burada ya da yakındaki yükseltilerde bir tek kare taş ya da herhangi bir sanatsal ve eski bir buluntu görmediğim bu yer eski Troya olarak kabul edilmekte. Doğa çok güzeldi, o kadar zengin ki bu bölgenin coğrafyası konusunda yeni bilgiler edindim. Çok sayıda karabatak kuşu, iki tane kartal gördüm. Bir tanesi, geçerken cesurca bir ağacın üstünde oturmuş, keskin gözleriyle aşağıya doğru düzenli bir şekilde bana bakıyordu; türünün en büyüklerinden değildi, ama Türkiye'deki türlerin küçüklerindendi.
...
Bugün ülkenin bazı tarım aletlerini inceleme fırsatı buldum; bir tanesi ekinleri harmanlamada ve samanları kesmede kullanılıyor. Yerde duran düzgün kalın bir ahşaptan oluşuyor, diğer küçük bir tanesi ise yukarı yatay bir şekilde bir hayvanın bağlandığı bir parçası var. Bu alet, sert kayalık yüzeye yayılan buğdayların üzerinden geçiyor; tahta yüzeyinin içine sokulmuş çakmaktaşları, taşı bile kesebilecek sertlikte, bu aletin uç kısmına çekmek için inek bağlanıyor.
Harmanlamakta, oldukça ilkel bir şekilde, uygun rüzgâr olduğunda yapılıyor, buğdaylar rüzgârda savruluyorlar. Pulluk ise her parçası da halen Grekçe ismiyle adlandırılmakta, oldukça basit bir şekilde yapılmış ve sadece yumuşak topraklar için uygun. Sadece bir elle tutularak kullanılabiliyor...
...
Çanakkale Bölgesi'nde Kullanılan Tarım Aletleri (1838, Charles Fellows) Aşağıdaki ovadan yukarıya doğru çıkarken açıkça izole edilmiş olarak duran bir tepe gözlemledim. Önce bunun gerçekten bir tümülüs olduğuna inandım ama inceleyince, kuzeyden uzayan platonun üstünde yer aldığını gördüm. Bu durum, buranın antik dönem suyun etkisiyle değil de, daha çok insan eliyle yapılmış olabileceğini aklıma getirdi. Bu arada kitabımda bu tepenin Ilus'un mezarı olduğu iddia ediliyordu. Kuzeye doğru devam etmeden Çıplak köyü (Sehblac) isimli bir köye ya da birkaç kulübeden oluşan bir yerleşmeye geldik. Buranın hemen yakınında Yeni Troya-Ilium Novum'un olduğu öne sürülüyor. Burada meşelerin arasında çok sayıda sütunlar, frizler ve birçok tapınağa ait çeşitli tarzlardaki parçalar gördüm. Bu parçalar artık şimdi Türk mezarlığında yer almakta, ama bunların buraya Türkler tarafından getirilmiş olabileceğini hiç sanmıyorum, çünkü taşımak için oldukça ağırlar. Çok sayıdaki blokların yanında sıradan taşlar da vardı. Kimileri hiçbir işlevi olmayan köşeli taşlar ve tüm bunlar buraların yakınlarında olan bir yapının kalıntılarına işaret etmekte. Ancak bununla birlikte hiç temele rastlamadım ve hiçbirinin formu günümüzdeki dağılımlı bir yapıya işaret etmiyor. Genel olarak işçilikleri erken dönem ince işçilik ürünü değil, yazıtların yazısı Grek karakterli, ama büyük bir olasılıkla geç döneme, Romalıların işgali dönemine ait.
Bu köyün ötesinde üç saatlik yolculukla Halileli (Halilil Elly) köyünde de buradakilere çok benzeyen benzeri parçalar var, kalıntılar yarım millik çevreye dağılmış durumda, bazılarında zengin kabartmalar ve yazıtlar var. Bu buluntularla buranın ilişkisi çok daha belirgin, aynı zamanda bazı küçük tapınakların temellerini de gördüm. Bu iki yerde ova yükseltisinin biraz daha üstünde, buna bağlı olarak da geniş bir görüş alanına sahip, ancak, genelde antik dönem insanları tarafından, özel olarak Greklerde büyük kentler için toplanan bu parçalar bir birlerine benzemiyorlar.
Troya ovasının şiirsel fikri, Homeros'un savaşlarının geçtiği yerler genelde oldukça alçak alanlara ayrılmış ve bataklık. Günümüzdeki buradaki canlılara bakınca, hepsini kafalarının bataklıklara gömülü olan boğalar, sesleri tüm diğer canlılardan daha baskın olan, sığ derelerdeki kurbağalar, bazen ağlayan çocuklar gibi ses çıkartan, uluyan köpekler, kumrular, kargalar ve çok sayıda iseler bir uyum içinde öten kuşlar... Bu ovada daha ilginç başka şeyler bulamayınca, akşam saatine kadar Çanakkale'ye (Channakkalasy) ulaşmaya karar verdim. Bu nedenle sonraki yirmibeş mili, saatte yedi ya da sekiz mil alarak Tartar hızıyla (Türklerin kuryesi) kireçtaşından olma tepeleri aştık ve yolun yarısında, Çanakkale Boğazı'nın (Dardanelles) Asya kıyılarındaki böylesi bir tepenin üstündeki Gavurköy/Erenköy'de (Ghaiourcooe) mola verdik. Buradan boğazın girişindeki manzara çok güzeldi, hem benim için hem de atımın ayaklarını dinlendirmek için oturup manzaranın eşsiz keyfini çıkarttım. Ney Çalan Derviş (1838, Charles Fellows)
Konsolosumuz bu köyde yaşıyor, Çanakkale'den on iki mil uzaklıkta. Yolda onun yardımcısını (dragoman) gördük, bize evinin anahtarını alabileceğimi ve kendi evim gibi kullanabileceğimi belirtti. Konsolosun evi bir yangın sonrasında harabelik olmuş. Konsolosun yardımcısı ismimi aldı ve sonraki gün de Konsolos Mr. Launder beni almak için köye geldi. Benimle saatlerce oturdu, bana özenle davrandı. Evi bir yıl içinde iki kez yıkılmıştı ve son yangında ise sadece elbiseleri ve çantasıyla kaçabilmiş, tüm diğer eşyalar, değerli kütüphanesiyle yanmış. Sultan'ın hükümeti bu evin yeniden yapılmasına izin vermiyor; Türklere göre eğer ahşaplar ve işçilik daha iyi olsaydı, evlerin daha dayanıklı olacağına inanılıyor.
Kentin yarısı geçen yıl tümüyle tahrip olmuş, ama kısa sürede, genelde tümüyle ahşap evlerden yeniden yapılmaya başlanmış; bu yeni evler bir bütünlük arz ediyor ve İsviçre köyleri gibi güzel gözüküyor. Çok sayıda çadır evlerinin yanı başlarında, geçici dükkân, kahvehane, ya da yarı harabe dükkân şeklinde çoğalıyor. Oldukça geniş olan burasının Türkçe ismi, burada üretilen çok sayıdaki çanak çömlek nedeniyle Channakkalsy (anlamı Çanak Kale). Bizler ise buraya sadece boğaza göndermede bulunan Dardanelles diyoruz: haritada bu kent Sultana olarak (Kale-i Sultaniye, R.A.) işaretlenmiş, bu sadece haritacıların bildiği bir isim...
...
Buradaki Yunan (Grek) konsolosu Signor Nicholas Vitali, çok akıllı biri. Bir mezarın keşfedilmesinde şansı yaver gitmiş; mezarda, bana göre sadece terra cotta (Roma dönemi çanak çömleği, R.A.) bu bölgede ilk kez ortaya çıkartılmış. Üç tane bulduğu eserlerden bir tanesini bana hediye etti, çizdiğim resmini görebilirsiniz.
Bana göre yüksek antik döneme ait, oldukça ilginç giysileri var."