1830
J

J. F. Micaud - J. J. F. Poujoulat

Sesli Dinle

Soylu bir aileden gelen Fransız Joseph François Michaud, siyasi olaylara karışması nedeniyle 1795 yılından sonra 1803 yılına kadar Paris dışında yaşar. Michaud özellikle 1805 yılından itibaren Haçlılar konusuyla ilgilenir. J. J. F. Poujoulat ise bu yıllarda Michaud'un hizmetine girer ve Haçlılar konusundaki araştırmalarda kendisine yardımcı olur. Uzun kütüphane araştırmaları sonunda 1830 yılının mayıs ayında Doğu yolculuğuna çıkarlar. İkili 1830'da İzmir'e ulaşırlar. Efes'i dolaştıktan sonra Çanakkale Bölgesi'ne doğru yola çıkarlar. Ellerinde "Choiseul-Gouffier'nin Voyage Pittoresque de la Grece" eserinde yayınlanan harita, Homeros'un Troya'sını ararlar. Oldukça romantik havada ilerleyen gezi sırasında Troya Ovası'ndan Lapseki'ye kadar olan tüm yerleşmeler detaylı bir şekilde anlatılır:

Eceabat ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Eceabat ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

"25 Temmuz akşam saat yedide bir kervanla yola düştük. Tam şehirden çıkacağımız sırada İlyada'da Hera'nın Gargaros Tepesi'ndeki Zeus'u görmek için Baba Burnu, diğer adıyla Lektos Burnu'na gidişi aklıma geldi. Ozan "aşılacak deniz olmadığından, tanrıça yolun kalan kısmını karadan geçti" diyordu.

Deniz kıyısı boyunca dağlık bir yolda ilerliyoruz...

Devecimiz Mehmed Baba, beş-altı mil kadar uzaktaki Külahlı Köyü'nde geceleyeceğimize söz vermişti. Orada çok güzel kalıntılar olduğunu duymuştuk. Bir köylü galiba tunç bir keçi bulmuş. Ayrıca bir Türk köyü tanımak hiç de fena olmayacaktı...

Gülpınar'a (Külahlı) bakımlı portakal bahçeleri arasından geçilerek gidiliyordu. Bahçe duvarları arasında yer alan mermer parçalar ve kesilmiş taşları hemen fark ettik... Bu kalıntıların tamamı her halde bir tapınağa aitti. Külahlı evlerinin çoğu bu sütun, kaide ve alınlık kalıntılarıyla inşa edilmişti.

Gelibolu Yarımadası'ndaki Kilya Koyu (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Gelibolu Yarımadası'ndaki Kilya Koyu (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Ziyaret etmeyi tasarladığımız Alexandreia Troas'dan çok da uzak değiliz. Yolcular büyük bir kente yaklaştıklarını normalde karşılaştıkları insan sayısının artmasından anlarlar. Ama biz yollarda kimseyi görmüyoruz. Bu ülkedeki rehberlerimiz toprağa saçılmış kalıntılar, kalıntıların daha da çoğalmasıyla büyük bir antik kente yaklaştığımızı ya da zaten öyle bir şehirde olduğumuzu anlıyoruz. Poujoulat, en az eskisi kadar harap halde olan bu Yeni Troya'nın kalıntılarını görmek için çevirmenimiz Dimitri'yle birlikte kervandan ayrılıyor. Yeni Troya gerek gezginler, gerek ülke sakinlerince Priamos'un ülkesinden daha fazla tanınıyor. Bunun da başlıca iki nedeni var; birincisi, Yeni Troya'nın uzunca bir süre eski Troya ile karıştırılmış olması, ikincisi ise de, fırtınalı denizde Alexsandreia'nın bir sığınak olması ya da en azından denizciler için bu işlevi görmesi. Sağ yanımızda Yeni Troya kalıntılarıyla aramıza tepeler giriyor, yolumuza devam ediyoruz. Çıplak ve vahşi bir vadide ilerlerken bir nehir ve su kaynakları buluyoruz...

Pınarbaşı Ballıdağ^daki Hektor ve Aisyestes Tümülüslerinden Troya Ovası (1801, William Gell)
Pınarbaşı Ballıdağ^daki Hektor ve Aisyestes Tümülüslerinden Troya Ovası (1801, William Gell)
Akşamın saat altısında çok güzel bir kırsal alandaki Geyikli Köyü'ne ulaşıyoruz. Geyikli Köyü ahalisi Türk ve Rumlardan oluşuyor. Yoksul bir Rum ailesi bize kapılarını açıyor, ama küçücük evleri kervanımıza yeterli olacak gibi değil, biz de ağaçlar altında, eşyalarımız ve hayvanlarımızla karma karışık yayılıveriyoruz... Geyikli Köyü ve çevresini dolaşıyoruz. Toprak çok zengin ve verimli görünüyor, ama köy sefalet içinde. Çevrede ilgi çekici olabilecek herhangi bir kalıntı göremiyoruz...

Türklerin Eski İstanbul adını verdikleri Alexandria Troas, Tenedos'un karşısında, denize doğru eğimli bir tepenin yamacına kurulmuş bir kent. En dikkat çekici kalıntıları da, ılıcalarıyla Herodes Atticus tarafından yaptırılan su kemeri. Bu kalıntılardan denizciler arasında Priamos Sarayı olarak bilinen hamamları, Pacocke ve Chandler, jimnazyum olarak değerlendirmişlerdi... Bu şehirdeki kalıntıların Türkler için yüzyıllar boyu bitmez tükenmez bir taş ocağı olduğunu siz de biliyorsunuz. İstanbul ve Hellespontos kıyılarında Alexandreia yağmasından bir şeyler içermeyen tek bir yapı bile bulmak neredeyse mümkün değildir. İstanbul'daki Sultan Ahmed Camisi, neredeyse tümüyle bu şehrin sütunları kullanılarak yapılmıştır...

Troas Bölgesi'nin İlk Detaylı Haritası (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Troas Bölgesi'nin İlk Detaylı Haritası (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Geyikli'den çıkarak kuzeydoğu yönünde ilerlemeye başladık. Yolda gördüğümüz muhteşem manzaralar, insanın düş gücünün ötesinde harika yerlerdi. İda tepelerinde yükselen güneş, dağları kaplayan yeşillikleri gün ışığına boğuyordu.

Geyikli'den bir buçuk saat yürüyüş mesafesinde yoksul Müslüman ailelerin oturduğu birkaç kulübe gördük. Bu kömürcülerin görünüşü, manzaranın görkemiyle garip bir zıtlık oluşturuyordu. Saat sabahın yedisi gibi Erineos ya da Yaban İnciri Tepesi diye bilinen ve denize kadar inen yükseltiyi aşarak Pınarbaşı köyüne ulaşıyoruz. Hoş eğimli bir yamaç üzerindeki köy otuz kadar haneden oluşuyor, ahalisinin tamamı Türk. Atlarımızdan iner inmez hemen Skamandros'un kaynağını görmek istiyoruz, çünkü eski Troya'nın yerini bulabilmek için bu kaynaklardan, Homeros'un tanımladığı bu yerlerden yola çıkmak zorundayız... Berrak bir kaynak, kesme taşlar ve granit sütunlarla çevrili küçük bir havuza akıyor. Selvilerin altındaki havuzun etrafı kokulu çiçekler, otlar ve yemyeşil çalılıklarla çevrili...

Bu büyük düzlüğe doğru ilerliyoruz. Önce, yürümemizi oldukça zorlaştıran böğürtlen ve yaban enginarlarıyla kaplı derin bir vadiye giriyoruz. Sonra akropolün yer aldığı yükseltiye tırmanıyoruz. Homeros ve Vergilius'un anılarıyla beslenen ziyaretçilerin burada neler hissettiklerini size anlatmamıza gerek yok sanırım...

Bu tepeye çıkarken ilk önce Hektor Mezarı olarak bilinen tümülüs dikkatimizi çekiyor. Bu mezar geniş akropol düzlüğünde, taşlardan oluşan silindirik bir düzlük biçiminde. Tümülüs piramidi ya da tepesi, ya düzleştirilmiş veya zamanla yok olmuş. Geriye yaklaşık yetmiş feet (1 feet= 30, 48 cm: R.A.) çapında kaidesi kalmış. Hektor Mezarı'ndan sonra sıra başka bir tümülüse, Priamos Mezarı'na geliyor. Ama ben bu mezarın özgülüğüne pek güvenmiyorum. Antik dönem bize bu konuda hiçbir şey söylemediği gibi, Son Troya Kralı'nın başına gelen bahtsızlıklar arasına bir mezar sahibi olamamayı da katmamız gerektiğini düşünüyorum...

Skamandros kıyılarını izleyerek dün Kumkale'ye gelmiştik, bugün Simoeis kıyılarını izleyerek tırmandık. Kumkale'nin bir mil kadar üst kısmında bir ahşap köprüyü aştığımızda yarı ekili yarı taşlık bir araziye ulaştık. Sol yanımızda Halileli deresi ve ziyaretçilerin yanlışlıkla Timbrius'a ait olduğunu sandıkları Aias'un mezarı görünüyordu. Kumköy'ün bugünkü mezarlığının yol göstermesiyle Türk mezarları yanında Yunan kalıntıları, Agamemnon'un ordu mezarlığı dikkatimizi çeken ilk şey oluyor. Thimbre vadisiyle karıştırılmaması gereken güzel Dümrek vadisi kuzeyimizde kalıyor. Güney yönünde de kıvırılarak akan Simoeis var. Doğu yönünde ilerleyerek Yeni Troya'nın kurulduğu tepelere ulaşıyoruz. Tepeler ulaştığımızda doğu yönünde Aietes mezarı diye bilinen tümülüs görülüyor, Çıplak köyü ise kuzeyimizde. Yeni Troya kentinin kurulduğu tepelerde bulunan Eski Kalafatlı Köyü ile bu tepelerin kuzey ucunda bulanan Çıplak Köyü tamamen eski kalıntılarla çevrili köyler. Troya merkez kalesiyle Çıplak arasında dağılmış haldeki kalıntılar arasında Lysmakhos döneminde yapılmış surlar olduğunu sandığımız kalıntılar buluyoruz...

Simoeis, Troya akropolünden güneydoğu yönünde dört saatlik uzaklıktaki Bayramiç'e kadar kayalık ve çamlık iki dağ arasına sıkışmış olarak akıyor. Nehir bu bölgede en vahşi görüntüsünü sergiliyor, yatağı bazı yerlerde uçurum benzeri derin bir çatlağa dönüşebiliyor. İki saat boyunca izlediğimiz nehir yatağında kökünden kopmuş tomruklar, insan boyunda kum tepecikleri, üzerlerinde söğütler, çınarlar bitmiş küçük adacıklar da gördük. Nehir bazen son derece durgunlaşıp neredeyse bir su birikintisi halini alıyor, bazı yerlerde de çağıldayarak azgınlaşıyordu. Nehrin iki kıyısı da ürkütücü sarp kayalıklar ve gölgeli çam ormanlarıyla kaplıydı. Simoeis kıyısında beş-altı mil kadar tırmanıldığında, kayalara yaslanmış, selvi ağaçlarının gölgesinde adeta kaybolmuş, çok büyük bir ovaya tepeden bakan Aineias kentine ulaşılıyor.

Kente komşu tümülüs, halk arasında Enetepe ya da Savrantepe olarak biliniyor. Âlimlerin çoğu bu mezarın Ankhises'in oğluna ait olduğunu düşünürler. Bu kentin ötelerinde uzanan Bayramiç ovası, on dört-on beş mil uzunluğundadır. Simoeis yatağı çevresindeki yağmur suları çekildiğinde, tıpkı Nil nehrinde olduğu gibi, bu topraklar çok verimli tarım alanlarına dönüşüyor ve yaz boyu ülkenin en güzel karpuzları burada yetişiyor... Bayramiç yakınlarında, doğu yönünde, bölge halkının Kurşuntepe dediği koni biçimli bir tepe var. Eski Skepsis bu tepenin üzerinde yükseliyor. Orada, oldukça çok kalıntılara rastladık. Sütunlar, çanak çömlek parçaları bulduk. Çoğu zengin bu tepenin üstünde Zeus'a adanmış bir tapınak bulunduğunu söyler...

Üç saatlik bir yürüyüşün ardından Avcılar Köyü'ne ulaştık. Bu köy Troas bölgesinin en ucundaki son yerleşim birimi. Avcılar'dan sonra ıssız bir arazi ve İda'nın sarp kayalıkları başlıyor...

Son gecemizi Pınarbaşı'nda, Kaptan Paşa'nın çiftliğinde, yoksul Müslümanların arasında geçirdik. Konukseverlik çatısı altına girmeden önce, gecenin ilk saatlerinde, Bateia tepesinde temiz havayı teneffüs ederek uyuyan Troas'ı izledik...

Yenişehir köyü, tepeye yayılmış rüzgâr değirmenleriyle uzaklardan bile seçilebilen bir köy. Tamamı Rumlardan oluşan köy nüfusu en fazla dokuz yüz kişi kadar. Bu Rum nüfusun kökeni, haliyle yerleşmenin Antina kolonisi olduğu günlere dayanıyor. Yenişehir Rumları arasında uzunca bir süre kalabilsek, günlük yaşamlarında antik dönemden gelen bazı alışkanlıklar ve izlerle her halde karşılaşabilirdik. Geçmişin izleri, mermer ve tunç anıtlar da dâhil olmak üzere, köyler gibi dar alanlarda büyük şehirlere göre genellikle çok daha iyi korunuyor. Sakaiai halkının neredeyse tamamı tarımla uğraşıyor, çoğu kendi toprağına sahip. Evleri temiz ve kullanışlı. Çoğu Rum gibi yiyip içmeyi, şarkı söyleyip eğlenmeyi seviyorlar. Ama bunların da batıl inanca karşı eğilimleri hayli yüksek.

Yenişehir köyünde, en önemlileri Saint Jacque, Saint Spridion ve Saint Georges olmak üzere epey kilise var.

Kırmızı kiremit kaplı kiliseler dışarıdan bakıldığında bizim taşra ağıllarımıza ya da Alplerdeki dağ evlerimize benziyorlar. Çoğu Rum kilisesinde olduğu gibi bu düzensiz yapılarda zevksiz ve değersiz süsten bol bir şey yok. Bununla birlikte, bizim gibi gezginler bu kiliselerden birinin kapısı önünde durup bir cadde gibi uzanan antik mermerlere bakmadan yapamıyorlar. Eskiden, üzerine çok eski bir kayır bulunan Skaiai taşını görmek için gelinirdi. Lord Elgin bu taşı almış götürmüş, şimdi İngiltere'de. Köy halkı bu gasptan üzüntüyle söz ediyor; ama dertleri taşın antik değeri değil, geçmeyen baş ağrılarına iyi geldiğine inanılması. Doğu'da o kadar yer dolaştım, ama hiçbir yerde bir heykel ya da değerli bir mermerin Fransa'ya götürüldüğü gibi bir lakırdı işitmedim. Fransa olarak Doğu hakkında çok güzel kitaplar yazdık; ama Doğu'dan bir şey taşıyacaksak bu ancak harita üzerinde taşıdığımız resimler ve şekiller oldu. Ama İngilizler bizim gibi değiller. Şu an bizi aydınlatan güneşin altında parlamış binlerce şaheser, Londra'nın puslu havasında ne kadar parlayabilirlerse o kadar parlıyorlar...

Kumkale'den dün sabah yola çıktık. Sağımızdaki Akhilleus mezarını selamlayıp Simois deresini, yarı yarıya harap durumdaki bir tahta köprüyü aşarak geçtikten sonra her hangi bir özelliğini göremediğimiz bataklık araziye ulaştık. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Halileli Deresi'ni, solumuzda kalan Aias anıtı kalıntılarıyla inşa edilmiş bir taş köprünün üstünden geçtik... Sarp yamaçlarda birkaç karakeçi sürüsü otluyordu. Sürülerin başında görülen çobanların bu civarda rastlanan ayı ve başka yabani hayvan postlarından yapılma başlıkları dikkatimizi çekti. Berber burnu ve beyaz lekeler önümüzde uzanıyor, her zaman şiddetli esen kuzey rüzgârlarından korunmak için burnun arkasına sığınacak bir kuytu arayarak Çanakkale boğazında ilerleyen gemiler görülüyordu... Ağır ağır ilerlediğimizden, Hellespontus ve kıyılarını sürekli gözleme fırsatı yakalıyoruz...

Çanakkale Boğazı, bunca trafiğe sahne olan çok bilinen bir yer olmasına karşın, bu boğazda seyretmek pek kolay bir iş değil ve çeşitli tehlikeler içermekte. Boğazın hemen her yerinde akıntılar var ve bu akıntılar ancak iyi bir rüzgârla aşılabiliyor. Boğazın hiçbir yeri, büyük gemilerin ters rüzgârlarla hâkim olabilmesini sağlayacak manevra yapmasına yeterli genişlikte değil. Hemen her zaman kıyı boyunca ilerlemek ve genellikle kör kayalıklar arasında seyretmek durumunda olan gemiler, her gece demirlemek zorundalar. Bazen kıyılara savrulmuş durumda görülen gemi iskeletleri böyle bir talihsizliğin her an yaşanabileceği hakkında gemicileri uyarıyor. Ayrıca, bu boğazda seyretmeyi daha da can sıkıcı hale getiren, hatta insanı öfkeden deliye döndüren bir şey varsa, o da bazı rüzgârların aylar boyu değişmeden esiyor olması. Boğazda yaz ayları boyunca kuzey rüzgârı, kış ayları boyunca da güney rüzgârı egemen. Gemiler, Afrika rüzgârı estiği sürece boğazdan aşağıya inemiyorlar. Karadeniz'den esen poyraz altında da Akdeniz'den Marmara'ya geçmeleri mümkün değil. Yani, Haziran'dan Eylül ayına kadar deniz yoluyla İstanbul'a gitmek neredeyse olanaksız denecek kadar zor, aynı şekilde Ekim-Nisan arasında da İstanbul'dan gemi yoluyla Akdeniz'e çıkmak hemen hemen olanaksız gibi bir şey. Bir ara Çanakkale Boğazı için buharlı gemiler inşa edilmesi ve diğer gemilerin boğazı bunların yedeğinde geçmeleri düşünülmüştü; ama bu memlekette her şey o kadar yavaş ilerliyor ki!...

Çanakkale güzel bir şehir, ahşap evleri kiremitle kaplı. Cami ve pazardan yana da hayli zengin. Boğazdan gelip geçen yolcu ve denizciler gereksinimlerini bu şehirden karşılıyorlar. Şehir ahalisi Yahudi, Ermeni, Rum ve Türklerden oluşuyor. Osmanlılar nüfus içinde ağırlıklı bir konuma sahipler. Kaledeki askeri birlik dâhil şehrin nüfusu beş-altı bin kişi civarında. Şehir koltuk yapımıyla ünlü, ayrıca bir de çok büyük bir çömlek fabrikası var. Ziyaret ettiğimiz bu fabrika İstanbul'a kadar seramik vazolar gönderiyor. Böyle bir üretim ülke gereksinimlerine çok uygun. Bir ev ya da bir kulübeciğin ilk mobilyası bir çömlektir, seramik bir kaptır. Bu yörede yaşayan biri başını sokacak bir yer ya da bir giysi yerine, abdest alacağı ya da yaşamın her anında gereksinim suyu saklayabileceği bir toprak kabı tercih eder...

Çanakkale çevresinde birkaç kez dolaşmaya çıktık. Toprak çok verimli ve genellikle iyi işlenmiş. Bazı yamaçlar asmalarla kaplı ve bu bölgenin şarabı Doğu'da yaşayan Avrupalılar arasında çok tutuluyor. Şehrin batı yakasındaki bahçeleri gezdik. Lahananın yanında soğan, onun yanında marul, biraz ilerde balkabağı, altın sarısı kavunlar gördük... Çitlerle çevreledikleri bahçelerinde çalışan bahçıvanlarıyla çevirmen aracılığıyla konuştum. Hepsi de Rum milletinden bahçıvanlar mal mülklerine Türklerin saygılı olduklarını, emek verip yetiştirdikleri şeyleri kimsenin ellerinden almadığını söylediler... Bahçelerden ayrılıp yürüyüşümüzü Rhodios'a kadar uzatıyoruz. Nehrin sağ yakasında büyük taşlardan bir siper gibi inşa edilmiş bir duvar yükseliyor, taşkınlıkları önlemek için yapılmış, nehrin zaman zaman şehri sular altında bırakmakla tehdit ettiği açık...

Fransa konsolosu, Paşa'dan bizim için bir tezkere, yani pasaport aldı, biz de Nara Burnu'nda demirlemiş olan kayığımızla buluşmak üzere Çanakkale'den ayrıldık. Poyraz hala çok sert esmekteydi, kayığı yöneten Rumlar denizin biraz daha sakinleşmesini beklememizi tavsiye ettiler... Fakat fırtınaya karşın çok da güzel zaman geçirdik. Karaya çıktığımızda bir bağa sığınmış, büyük bir ceviz ağacının altında halka olmuştuk. Ceviz ağacının korunaklı dalları arasında yeterince kaldıktan sonra Abydos şehrinin bulunduğu uca yürüdük. Bu toprak parçası denize doğru üçgen biçiminde uzanır, derinliklerinde bir Türk kalesi bulunmaktadır...

Saat sabahın dördünde denizciler gelip kayığımızın bizi beklediğini söylediler. Rüzgâr hala ters yönden estiğinden, deniz yoluyla fazla ilerlemeyeceğimizi düşündük ve Lampsakos ya da Lapseki'ye kadar karadan gitmeye karar verdik... Hazır gelmişken Lapseki çevresini de görmek istedik. Şehirden çıkışta, güney doğu yönünde bir ova ve bu ovayı sulayan tertemiz bir dereyle karşılaştık. Derenin geldiği yöne doğru tırmanmaya başladığımızda, önümüzde önce çok yüksek, çok sık ağaçları olan koruluklar çıktı; dalların sıklığından gökyüzünü görmek olanaksızdı. Vadi tümüyle bağ bahçelik bir yer. Her taraf asma ve yüksek ceviz ağaçlarıyla kaplı ve kuzey yönüne doğru bu şekilde yayılarak gidiyor. Kiraz bize Doğu'dan gelmiştir; ama Lapseki'ye gelinceye kadar kiraz ağacına rastlamış değildim, burada gördüm...

Çanakkale Boğazı'nda genişliği iki mil bile olmayan bir noktadan karşıya geçip Gelibolu şehrinin önüne demirledik. Karaya ayak basar basmaz burada bir Fransız konsolosu var mı diye soruşturdum. Bizi önce Sardunya konsolosluğuna götürdüler. İspanyol asıllı bir aileden gelen bu Yahudi memur bizi çok iyi karşıladı; ama Şabat gününe rastladığımızdan olmalı bize pipo ve kahve ikram etmedi...

Yemekten sonra iki konsolos dostumuzun ziyaretlerine gittik. Bize şehirde görülebilecek yerleri gezdirmeyi teklif ettiler. Tabii ki hem şaşırdık, hem de çok sevindik... Yahudi konsoloslar bizi önce pazara götürdüler. Her mal ayrı bölgede satılıyor, her işin, her zanaatın icra edildiği ayrı bir mahalle ya da sokak var. Gümüş vazoları üst üste gördüğümüz zaman, kuyumcular sokağında olduğunuzu anlıyorsunuz. Girdiğiniz sokaktan gül suyu kokuları taşıyorsa, bilin ki, kokucular sokağındasınız. Kumaş ve ipeklilerin ayrı bir sokağı var. Gelibolu dükkânları bize İzmir dükkânlarından daha da seçkin, daha da özenli geldi. Ama bu şehirde asıl ilgi çekici olan pabuçlar, yani ayakkabıcılar pazarıydı...

Günümüzde Gelibolu, tüm Hellespontus yöresinin en önce gelen şehri. On altı ila on sekiz bin civarında, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşan bir nüfusa sahip olduğu sanılıyor. Deniz sularının ikiye ayırdığı kayalık bir katman üzerine oturan şehirde, küçük tekne trafiğinin çok yoğun olduğu iki liman var. Türklerle ilgili eserler, başka yerlerde de olduğu gibi, sadece cami ve çeşmelerden ibaret. Çeşmelerden bazıları Arap tarzında yapılmış olup sütunlarla desteklenmiş durumda, üzerlerinde de Türkçe yazılar görülüyor..."