
"Eğriboz'dan ayrılırken, sancakbeyi yahut vali bize bir galyot verdirdi. Bu gemi bizi bir adaya kadar altmış ila seksen mil arası götürdü. Bu adadan, çok da yol almadığımız bir kayığa bindik; zaten rüzgâr sürekli ters yönden esiyordu ve bu nedenle karaya yakın ilerliyorduk. Çanakkale Boğazı'na yaklaştığımızda, rüzgâr nedeniyle boğaza girmeyi başaramadık ve karaya çıkarak bizi Gelibolu'ya götürecek atlar aramak zorunda kaldık. Gelibolu, Trakya'daki bu boğazın ve kolaylıkla görülen Sestos ve Abidos kalelerinin altında kalır.
Gelibolu, oldukça güzel şehirdir; deniz kıyısında yer almasına rağmen yine de limanı yoktur. Nüfusu, Türkler, Rumlar ve Yahudilerden oluşur. İhtiyacımızdan dolayı ferahlamak için burada bir buçuk gün kaldık. Ancak hayatımda beni hiç bu denli öfkelendiren ve canımı sıkan bir yolculuk yapmamıştım. Kayalıkların ve huzur bulmak için geçmek zorunda kaldığımız ancak takımları bayağı kötü olan atların sıkıntısı ve değişimiyle birlikte bir de gündelik bir ateşe yakalandım.
Bu ateş Eğriboz'dan itibaren beni tamamen ele geçirdi ve İstanbul'a vardıktan bir gün sonra bir nefes darlığıyla bıraktı. Daha da kötüsü nefes darlığı bende uzun bir süre devam etti. O denli kötü oldum ki benden daha hasta olan ve Gelibolu'da kalan sekreter gibi ben de yollarda ölmeyi diledim. Bununla birlikte, büyük bir gayret göstererek at sırtında Gelibolu'dan İstanbul'a dört günde vardım."