1708
J

John Heyman

Sesli Dinle

Çanakkale Boğazı'ndaki Kilitbahir, (1714, Cornelis de Bruyn)
Çanakkale Boğazı'ndaki Kilitbahir, (1714, Cornelis de Bruyn)
Hollanda'nın Leyden Üniversitesi'nde, Doğu dilleri profesörü olan John Heyman (1667-1737) 1700-1708 yılları arasında bilimsel amaçlı bir seyahate çıkmıştır. Özellikle Hristiyanlık dini için önemli olan ülkeleri, coğrafyası ve gelenekleriyle anlattığı günlüğünün ilk baskısı Felemenkçe olarak 1757 yılında basılmıştır. Kısa bir süre sonra İngilizceye çevrilen seyyahın izlenimleri, 1759 yılında, ondan çok daha sonra seyahat eden J. A. Von Egmont'un eseriyle birlikte basılmıştır. Heyman'ın yolu geri dönüş gezisinden kısa bir süre önce Çanakkale'den geçer. Anlatımlarında antik dönem yazarlarına yaptığı atıflar öne çıkmaktadır.

"Bu adalardan biraz uzakta, Midilli adasını kıtadan ayıran bir boğazdan geçtik. Bu kıyıda bundan sonraki ilk yerleşme Türkün, oraya gömülmüş derviş ya da Baba nedeniyle Baba burnu olarak adlandırmakta ve kim Türklere akıl verdiyse, korsanlar hep komşu denizlerdeler. Bu burun çok tehlikeli, çünkü dağlardan ani fırtına rüzgârları gelmekte.

İyi bir rüzgârla buradan geçerken, Türkler yukarıda andığım dervişe saygı olarak denize ekmek parçaları atarlar, bu ekmekler, bu bölgedeki bir tür deniz kuşları tarafından hemen alınıp götürülür: ve bu tür inançlar onun ruhunun mutluluğu için dua gibi sunulur. Sonunda fırtınadan biraz daha az olan rüzgâr ve bize karşı olan akıntı bizi Bozcaada (Tenedos) ve Troya sahilindeki kanalda demir atmak zorunda bıraktı.

Bozcaada (Tenedos) yaklaşık on leagues (1 leagueg yaklaşık = 1, k km. R.A) çapında ve anakaradan çok fazla uzak değil ve Vergil'a göre antik Troya'dan sadece iki league uzaklığında...

Bu adanın merkezi de Tenedos olarak adlandırılıyor ve üstlerinde kale iki tepe arasında kurulmuş. Kasaba bir amfi tiyatro görünümünde ve eskiden Tenedos vazoları olarak bilinen çanak çömlekleriyle ünlüymüş. Ancak günümüzde en önemli ticareti gerçekten enfes olan misket şarabıyla bilinmekte.

Troya sahilinin olduğu anakara oldukça alçak, ancak yeşillikler güzel bir görünüm ortaya çıkarıyor. Ovid'in anlattığı gibi Troya'ya ait pek çok mezarla donatılmış...

Ancak şimdi görülen tümülüsler hiçbir zaman o ünlü Troya kentine ait değilmiş. Ancak bazı başka kent ve köyler o zamandan çok daha sonra yapmışlar bu mezar tepelerini.

Çevre doğal olarak çok verimli, hayat için gerekli şeyler oldukça ucuz ve hiç kuşkusuz özgür bir yönetimin elinde tarımsal olarak büyük avantajlara sahip olurdu. Burada aynı zamanda mürekkep ve sulu boya yapımında kullanılan meşe palamudu üretimi var...

Daha sonra ilk geçtiğimiz ada (Samandrachi, antik dönemde Samothracia ve Gökçeada (Imbroz/Embra) Semadirek olarak bilinmekte; adadaki dağlarda hayret edilecek bir şekilde yabani keçi var. Buradan aynı zamanda uzaktan Athos dağı gözükmekte ve kısa bir süre sonra uygun bir rüzgârla, Avrupa ve Asya'yı birbirinden ayıran ünlü Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) girdik.

Çanakkale Boğazı'ndaki Kilitbahir, Çimenlik, Nagara ve Eski Kumkale (1714, Cornelis de Bruyn)
Çanakkale Boğazı'ndaki Kilitbahir, Çimenlik, Nagara ve Eski Kumkale (1714, Cornelis de Bruyn)

Özellikle Asya Phrygia'sından, Avrupa kıyısında yapılmış yeni kalelerin duvarlarına oldukça yakın geçiyoruz. Burada on altı tane top saydık, su seviyesine doğru konumlandırılmışlar. Ancak arabaları ve atış mangalları olmadan, sanki etkileyici büyük demir kapı gibi görülmekte. Bunun karşısındaki Asya kıyısında diğer kale var; ortalama mesafe yaklaşık dört mil, gemiler uygun rüzgârla toplardan hiç korkmadan ikisinin arasından geçebilirler.

Bu kaleler kalın duvarlar ve çok az güçlü siperlerden başka bir şey değiller.

Uygun bir şekilde Çanakkale (Dardanels) olarak isimlendirilen iki eski kaleye gelir gelmez, daha önceki gibi aynı mimariye sahip olduğunu ancak ikisi arasındaki mesafenin bir iki milden daha fazla olmadığını gördük.

Bu dört kale küçük köy ya da küçük kentlerle çevrili ve Asya yakasındaki silahlar şaşılası büyüklükteler. Toplar yirmi sekiz inç (1 inç= 2,54 cm) çapında; aynı zamanda topların yapıldığı gri granit de Mısır'dakiler kadar güzel olmasa da oldukça ilginç. Söz konusu bu granit antik Troya kentinin olduğu tahmin edilen yerin yakınlarındaki ocaklardan çıkarılıyormuş (burasının Ezine/Koçali köyü yakınlarındaki granit taş ocağı olması gerek, R.A.). Avrupa yakasındaki kale, çok güçlü olmasa da, bir tepenin yamaçlarına yapılmış.

Asya yakasındaki köyde yaşayan Fransız konsolos dört yüz yirmi piaster (kuruş) yıllık maaşın yanı sıra, aynı zamanda bu boğazdan geçen her Fransız gemisi ona sekiz piaster (kuruş) ödemekte. İstanbul'dan (Constantinople) gelen Hristiyan gemileri bu kalede köle aramaktalar. Etraftaki arazi çok güzel ve bereketli ancak bakımsız. Kalenin solunda küçük bir çay var ve köyde kaba mal çanak çömlek üretilmekte. Buradan aynı zamanda önemli miktarda yağ ihracı yapılmakta, ama hava çok iyi olmadığı için burada daha fazla ilerlememeye karar verdik.

Çanakkale'den (Dardanels) dört mil (1 deniz mili= 1609 mt. R.A.) uzaklıkta, denizin kenarındaki eğimli bir tepenin üstüne kurulmuş küçük bir kasaba olan Eceabat'a (Maydos/ Meita) geçtik; burada büyük oranda Rumlar (Grekler) yaşamakta. Bu kasaba Gelibolu (Gallipoli) piskoposluk bölgesi içinde yer almakta. Boğazın iki kıyısında da yerleşimler var. Köyler kıyıdan iki üç mil içerde birbirlerine yakın, bu nedenle de manzara her yerde oldukça güzel. Gelibolu'nun (Gallipoli) küçük limanına girerken güney tarafında yaklaşık yedi mil uzaklıkta, bir zamanlar Priapos tanrısına tapıldığı eski Lapseki'nin (Lampascum/Lampsakos) olduğu yere kurulan ve şimdiki adı Lampei olan oldukça büyük bir köy var. Ancak kentin eski görkeminden geriye bir şey kalmamış. Ortalık harabelerle dolu, bunların arasında zamanla silinmiş bazı yazıtlar da var. Şarap ise, Kserkses'in Themistocles'e hediye olarak buradan yolladığı antik dönem kalitesinde. Burada eski kalenin harabeleri halen var. Bu bölgede her yerde etrafınızı saran ve sizden değerli hediyeler alma umudunda olan dervişler var. Gelibolu'ya (Gallipoli) demir attığımızda Cenevizler tarafından yapılmış iki cephaneliğin harabelerini gördüm ve aynı zamanda liman ve kenti koruyan görkemli bir kale de var. Burada yaklaşık yüz elli Ermeni, üç yüz Yahudi ve birkaç bin Türk evi var. Birkaç yıl önce kalenin silah depoları alev almış ve kalede büyük bir kaza meydana gelmiş. Bu kazada çok sayıda ev harap olmuş ve sekiz yüz kişi kalıntıların altına gömülmüş"