
"(Girit adası nedeniyle 1645-69 yıllarında yapılan Osmanlı-Venedik Savaşı'nda, Venedikliler Osmanlı Donanması'nın Girit'i tamamen fethetmeye çalışan kara kuvvetlerine takviye yapmasını engellemek için Çanakkale Boğazı'nın Ege ağzını kapamayı denemişler ve bu nedenle Çanakkale Boğazı'nda oldukça çetin geçen savaşlar olmuştur. Venedikliler 1656 yılında Bozcaada'yı almışlar, ancak, 1657 yılında Osmanlı donanması adayı geri almıştır)." "Ayın dokuzunda Midilli adasından (Mytilene) ayrıldık ve iyi bir rüzgarla iki günde Monta Sante ya da Kutsal Dağ'a (Ayvalık Şeytan Sofrası?, R.A.) ulaştık: Kurtarıcımız olan bu tepe (dindar Romanların inanışına göre) şeytan tarafından zorlanınca yeryüzündeki tüm güzelliklerini gösterdi.
Onikisinde İstanbul (Constantinople) suyuna doğru yelken açtık; Troya önlerinde Venedik gemisini gördük; eski ozandan o kadar çok okuduğumuz o ünlü Troya'nın tam olarak nerede olduğuna karar vermesek de; burada görülebilen her şey, oldukça eski gözüküyor. Beyaz mermerden yapılmış kent kapısı ve küçük bir köy ile kenti yedi kez çevreleyen duvar temelleri; ancak yuvarlak bir biçimde değil de daha çok bir yılan şeklinde, ya da bir kule gibi (büyük bir ihtimalle burada Alexandria Troas'ın su kemerleri anlatılmakta, R.A.). Denize doğru bazı çukurlar ve kırmızı toprak var; bunun eskiden Türkler tarafından, Propontis (Marmara Denizi) yazar burada da Ege ile Marmara'yı karıştırmaktadır, R.A) ya da İstanbul (Constantinople) kanalını kontrol etmek için açmışlar.
Ondördünde tekrar hazırlık yaptık ve ben Little Princess gemisindeydim.
Onbeşinde, Bey'in savaş gemilerini gördük, boğazda durduğumuzu gördüler ve kürek çekerek Grek sahiline doğru gittiler, birlikte durduklarında 22 taneydiler.
Ayın onaltısında Sante'den Miedleton isimli bir İngiliz gemisi, filo için ekmek, kürek ve cephanelik getirdi, ancak Çanakkale Boğazı'na (Dardanelli) yaklaşınca Türk kadırgaları tarafından şiddetli bir şekilde saldırıya uğradı. Bunu duyduğumuzda onlara yardım etmek için elimizden gelen her şeyi yaptık, ancak hava öylesine durgundu ki, yelkenler direğe yapışıp duruyordu. Bu arada Türkler, İngiliz gemisine yoğun bir şekilde saldırmaktaydı; İngilizler ise cesurca kendilerini savunuyorlardı. Birkaç saat çatışmadan sonra, Türklerin ateşi geminin gövdesini vurunca, İngilizler geminin güvertesinin parçalandığını ve böylece geminin yandığını fark ettiler. Buna rağmen ana direk yanmaya başlayınca bile karşı ateşi kesmemişler, ta ki gemi batmaya başlayınca yüzmeye başlamışlar; teslim olmak ya da onursuz bir şekilde gemiyi teslim etmek yerine yanmak ya da boğulmayı tercih etmişler. Buna rağmen Türkler, köle yapmak için mümkün olduğu kadar çoğunu yakalamaya çalışmış. Gemide Venedik'deki Eğlence Kulübü'nün sahibi olan Penters ismiyle bilinen bir İngiliz kadında varmış; zorda kalan İngiliz ve Hollandalılara çok iyilik yapan bu kadının öldüğünü duyunca ülkemizden olan pek çok kişi çok üzüldü. Midleton gemisinin 30 topu ve 60 mürettebatı vardı, bunlardan 40'ı boğuldu ve öldü. Savaştan bir buçuk saat sonra onları toplayabildik. Daha sonra, Çanakkale Boğazı'nda (Dardanelli), çalıştırdığımız kölelerin anlattıklarından, savaş gemilerindeki 500'den fazla insanın öldüğü ve daha fazlasının da yaralandığını öğrendik.
Kanalın girişinde demirlemiş ve yeniden savunmasız bir şekilde Dardanelli önünde öylece dururken, adamlarımızın çoğu iskorbüt hastalığı enfeksiyonu nedeniyle acı çekmekte ve taze su istemekteydiler. Elde edeceğimiz tek su kaynağı, Troya nehrinden alacağımızdı ve bu da büyük bir çaba ve hayatımızı tehlikeye atmayı gerektiriyordu. Türkler çok sayıdaki gizli çukurlarda saklanıp, sessize bekliyor ve bizleri şaşırtıyorlardı. Kötü şansım nedeniyle, ben ve diğer 7 arkadaşım bir tekneyle su almaya yollandık. Troya'ya geldik, uzaktan çok zengin bağlar gördük. Çok uzun süreden beri bir serinleme hasreti çektiğimiz için, aramızda üzüm toplamaya kimin gitmesi gerektiği konusunda kura çektik ve kurada ben çıktım. Ben de fazla zaman kaybetmeden açık kıyıyı seyrederek yola çıktım, ortalıkta hiç kimse gözükmüyordu. Cesurca yukarıya doğru tırmanıp iki elimle toplamaya başladım. Bununla uğraşırken, bir gürültü duydum, arkamı döndüğümde, benimle nehir arasındaki çok sayıdaki gizlendikleri yerden bana doğru koşan Türkleri gördüm. Bizim adamlar ise daha yeni sahile gelmiş ve varillerini suyla doldurmaya çalışıyorlardı. Düşmanı görünce olabildiğince hızlı bir şekilde kıyıda bekleyen tekneye geri döndüler, teknede olan silahlarla herkes tekneyi harekete geçirene kadar Türkleri oyaladılar, böylece kaçmayı başardılar.
Bu arada ben öylece çakılı kalmış ve başımı bağların arasına sokmuştum. Önümdeki yola bakıp, deniz kıyısına ulaşmak için hiçbir umudum olmadığını anladım. Kendi kendime bundan sonra ne yapacağımı düşünmeye başladım ve (beni ele geçirdiklerinde) oldukça acımasız olabileceklerini de tahmin ederek, bu kadar çok sayıda adama karşı direnmenin çok akıllıca olmayacağına karar verdim. Nasıl bir deliyi ellerine geçirdiklerini anlamak için geldiklerinde, korku hayaletini kovmak için sarımsağın hazır olduğunu, anlamaları için çok zaman geçmemişti. Beni önce çok zaman önce Troya'nın olduğu küçük bir köye götürdüler (burası Kumkale'nin hemen güneyindeki Yenişehir köyü (Sigeon- olmalı, R.A), daha sonra ise Çanakkale Boğazı (Dardanelli) girişini kontrol etmek için karşı karşıya yaptıkları kaleye götürdüler. Burada beni bir savaş gemisinin içine koyup, üstümdeki elbiseleri çıkardılar, saçlarımı kestiler ve beni uzun bir küreğin önüne oturttular. Burada kendimizi oyalamak için yeteri iş vardı ve sadece çıplak olmamam için bir keten pantolon vermişlerdi. Beni 24 yıldır bu gemide olan bir Rusla birlikte zincirlemişlerdi; tüm yabancılar Venedik savaş gemilerinden gelmekteydiler ve tüm hayatları boyunca, hiç kurtuluş şansı olmadan bu gemideydiler. Aklım başıma geldiğinde, yaptığım hataları düşünmeye başladım ve Durgerdam'da (Struys'un Hollanda'da doğduğu kent, R.A) pancar ve salatalık toplasaydım, Troya'nın bağlarında üzüm toplamaktan daha mutlu olurdum.
Bize yapılanların ne kadar insanlık dışı ve barbarca olduğunu, ne hiç bir ses tam olarak anlatabilir, ne de hiçbir kalem tam olarak yazamaz. Bu savaş gemisinin bekçilerinin, tüm gemiler arasındaki en acımasızı olarak ün yapmışlar, buna rağmen biz oldukça çalışkan bir izlenim verdik; oturduğumuzda çıplak kaburgalarımızın kırbaçlanacağından emindik. Eğer birisi saklanırsa haksız bir şekilde kurban edilmekte, bir bağırtı ve haykırış duyulduğunda kimisi ise dikkatsiz olduğu için, kimi tembelliği içim cezalandırılmakta. Ancak Rus, önce de şimdi de kaçmamız gerektiğini söylüyordu; ancak sonsuza dek birbiri ardına engeller çıkıyordu ve aynı zamanda sahil Türkler tarafından çok sıkı gözlemleniyordu. Rus pek çok kez kaçmayı denemişse de, her seferinde yakalanmış ve ne burnu ne de kulağı kalmıştı. Bu cezalar beni korkutmaktaydı, hiç o kadar cesaretim yoktu. Ama bir gün, bir sırada söyledikleri beni oldukça cesaretlendirdi: Bak kardeşim, hangisi daha iyi, sonsuza kadar köle olarak mı kalmak, ya da gerçekleştirebilirsen kaçmak mı? Daha verimli olacak durumu seç ve bizler bu yolu denemeliyiz, ben en sert cezayı alacağımdan eminim, ama sen en kötü durumda tabanlarına yüz sopa yersin. Bu gerçek, eğer bir daha kaçmayı denersem beni yakacaklarını söylediler ve ben tutukluyum, ancak her gün bu cehennem köpeklerinin kırbaçları altında yaşamaktansa ve senin de gördüğün gibi binlerce işkence çekmektense kaçmayı denerim. Gel, gel, kurtulalım...
Altı hafta bu duruma katlandıktan sonra bu sefil kölelikten kurtulma fırsatını bulduk: Suda özgürlüğümüze kavuşmak için, birlikte zincirlendiğim arkadaşımla önce karada uzaklara gidip, uslu bir şekilde geri döndük ve bunu 2-3 kere yaptık; böylece şüpheleri engellemiştik, sonuncu kez ise gözlerden oldukça uzaklaşmıştık, böylece planımızın yarısını gerçekleştirmiş olduk. Gece olduğunda yağmur başladı, biz sığınaklı bir yer olan bir kayanın içindeydik, arkadaşım ateş yaktı ve önümüzü görebiliyorduk, biraz çabaladıktan sonra zincirlerimizden kurtulmuştuk. Gece oldukça karanlıktı, bu da bize avantaj sağlıyordu, böylece gün ağarmadan bir saat önce sahile geldik, bütün çadırları görüyorduk.
Oldukça yağmurlu ve fırtınalı bir geceydi, bekçiler yerlerinden çıkmamışlardı, biz de böylece ortalarından hiçbir kontrol olmadan geçebildik; kontroller başlamadan yüzmeye başladık. Ancak şüphelenmeleri için çok zaman geçmedi, ancak su çok tuzlu olduğu için, ellerindeki son barutu ateş gibi yakmak kolay değildi. Bu nedenle uzun oklarının geminin burnundan attılar. Oklar burnumuzun yanından geçti, bazen de suda kaldı, ta ki son bir tanesi Rusun gövdesine isabet etti. Buna rağmen ateş hattından çıkana kadar yüzdük, zavallı adam acılarla bağırıyordu, "beni bu okla yalnız bırak, yalnız bırak" diye. Böylece birlikte, Venedik savaş gemisinin olduğu yere kadar iki league (1 league yklş. 5, 6 km) yüzdük; akıntı bizim tarafımızdaydı. Gemiye geldiğimizde Amraham Offering kalyonuna alındık, Rusun gövdesindeki ok çıkartıldı, kemiğe rastlayan ok çıkartılıncaya kadar, ona büyük işkence çektirmişti, sekiz kancalı bir harpundu. Ama buna rağmen, oldukça yetenekli olan cerrah sayesinde yarası kısa sürede iyileşti. Tanrıya onu tiranların elinden alıp bize verdiği için, bizi tehlikeli fırtınalarda koruduğu ve bizleri Hristiyanların arasına getirdiği için minnettarız."