1801
P

Philip Hunt

Sesli Dinle

Pınarbaşı Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Pınarbaşı Köyü (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
İstanbul'un İngiliz büyükelçisi Lord Elgin'in kâtibi ve elçilik rahibi olan Philip Hunt ve el yazması İncil koleksiyonu oluşturma amaçlı görevlendirilen Arap dilleri Profesörü Joseph Dacre Carlyle, 1801 yılının Mart ayında Çanakkale'yi ikinci kez ziyaret ederler. 1799 yılından sonraki ikinci ziyaretin amacı Homeros topoğrafyasını incelemek, Troya'nın gerçek yerini bulmaktır. Hunt ve yanındakiler Çanakkale Boğazı'nın kıyı kesiminden başladıkları ziyaretlerinde, ovaları ve Kaz Dağı'nı ziyaret ettikten sonra güneye doğru Assos'a gider ve sahilden Çanakkale'ye geri dönerler. Hunt'un bu gezi ile ilgili raporu dönemin bir başka gezgini olan, Robert Walpole'un kitabının içinde, önce 1817 daha sonra genişletilmiş baskı olan 1818 yılındaki baskısında yayınlanır. Arap dilleri Profesörü Joseph Dacre Carlyle'nin raporu ise yayınlanmaz. Ancak daha sonraki gezginler onun yayınlanmayan raporunu kullanır. Daha çok arkeolojik öğeler ön planda olmakla birlikte Çanakkale Bölgesi'nin o dönemdeki sosyokültürel yapısıyla ilgili ilginç bilgiler verilmektedir:

"1801 yılı 3 Mart'ında, İstanbul'dan (Constantinople) ayrıldık ve 4'ünde mermer ocaklarıyla, özellikle, İstanbul'daki (Constantinople) camiler, hamamlar ve mezar taşlarında kullanılmak üzere blok olarak getirilen yüksek kaliteli gri mermeriyle ünlü, şimdiki adı Marmara olan Proconnesus adasından geçtik...

Rüzgâr bize doğru esmeye başladı, Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) girişinde sürekli bir şekilde oldukça bizi zorladı. Avrupa yakasının sahilinde bir tümülüs gördük; ancak iki gün hiç ilerleyemedik; Asya kıyısında Kemer (Camaris) olarak adlandırılan küçük bir limanda demir attık. Burada karaya çıktık ve bazı madalyonlar aldık, bunlardan gümüş olanın üzerinde antik bir maskın etrafında Π Α Ρ Ι yazısı var. Bakır olanında ise aynı yazı, üzerinde tütsü yanan bir sunağın etrafında var. Burada çok sık çıkıyormuş. Biz bulunduğumuz yerin, Lampsakos'da onuru aşağılayıcı bir şekilde küçük düşürüldükten sonra, Priapus'un onun adına bir tapınak yaptırdığı Parion yerleşmesi olduğunu düşünüyoruz. Denize karşı, büyük kare mermerlerden harçsız yapılan kent duvarlarının kalıntıları halen görülmekte. Bir su kemeri, su deposu ve sütunlu girişin yıkılmış arşitrav kalıntılarını gördük...

Rüzgârın bizim için uygun olmayan bir şekilde esmeye devam etmesi üzerine, gemiden çıkma kararı aldık; güvertede İngiliz hizmetlileri bırakıp, geri kalanlarla Çanakkale'ye (Dardanelles) doğru yola koyulduk. Bu köyde bize ve çevirmenimize sadece üç at verdiler. Atlardan bir tanesinin sahibini de rehber olarak yanımıza aldık; yürüyerek bize eşlik edecek olan at sahibi bu hiç görmediği Çanakkale Boğazı (Hellespont) kıyılarını göreceği için çok mutluydu.

6 Martta Kemer'den (Camaris) yaklaşık saat on iki otuzda yola çıktık ve kısa bir süre sonra Parium'a su taşıyan iki kemerin kalıntılarının olduğu yere geldik. Burada, Türkçe ismi Satal Tepe Sou (Çakal Tepe Su) ya da Satal Dağı Nehri (Çakal Dağı Nehri?) olan bir derenin üzerine kurulmuş köprü var. Rehberimiz Satal Dağı'nın (Çakal Dağı?) yaklaşık dört saat uzaklıkta olduğunu ve orada da harabelerin bulunduğunu söyledi. Kemer'den (Camaris) yaklaşık üç saatlik uzaklıkta Corro Dere (Kuru Dere) isimli bereketli bir ovaya geldik. Bir tepeyi geçtikten sonra karşımıza bir başka vadi çıktı. Bahar mevsimi yeni başlıyordu ve çimlerin her köşesi canlı toplardaki kırmızı, beyaz, mavi renklerle kaplıydı. Bu renkler çiğdem, çirişotu, sümbül ve mor renkli orkidelerle iç içeydi; tepede ise farklı çalılar oldukça etkileyiciydi. Burada iki tür kocayemiş, güzel koyda pırnal meşeleri, yabani zeytin, çeşitli çalılar, fundalar, karaçalılar, yabani üzümler ve yabani asmalar gördük...

Parion Kalıntıları (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Parion Kalıntıları (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Güneş batarken Türk köyü Güreci'ye (Jouragge) ulaştık. Kulübelerin arasına serpiştirilmiş badem ağaçları çiçek açmaktaydı. Burada yorgun atlarımızın bu gece ulaşabilmesi için Lapseki'nin (Lampsacus) çok uzak olduğunu anladık. Konuştuğumuz kadının kocası ağaç kesmekten geliyormuş; bize şöyle bir baktı bizler ve atlarımız için kalabilmek için yer teklif etti, biz de memnuniyetle kabul ettik. Daha sonra, tavanında delik olan köşede büyük bir ateş yaktı ve kahvemizi içtikten sonra bize pipo ve tütün verdi ve ailevi bir ortamda sohbete başladı. Bize anlattığına göre, Güreci'de (Jouragge) altmış aile var ve hepsi de Türk; hepsinin vadide bir parça arazisi, dağlık alanda ise birkaç koyun, keçisi var. Hasat zamanı, bölgenin ağası her çiftliğin ürününü ölçmek için bir kişi yollar ve onda birini alır. Anadolu'nun bu bölgesinde, bu Türklerin değişmez ya da sürekli ödediği vergidir. Toplanan ürün Sultana aittir ve bu bölgedeki bazı Bey ve Paşalara belirli miktarda satılır. Sonra ise daha küçük bölgenin Ağası tarafından genel olarak tarım ürünü olarak değerlendirilir. Onda bir pay topraktaki ürünlerin tümü için geçerlidir. Ancak sadece katı olarak buğday için uygulanır. Çok çıkarcı bir Ağa dışında, genelde meyve ve sebzeler için ortalama bir miktar alınır. Ev sahibimiz, Sultan'ın Fransızlara karşı açtığı savaştan şikâyet etti. Tarlalarından 120 ambar buğdaydan daha fazla alamadığını söyledi. Sürüsü ise küçükmüş ve geçen yıl fazladan 200 piaster savaş vergisi vermiş. Daha sonra ise liman valisinin görevi kötüye kullandığını ve Türklerin onun görevinin değişmesinden hiç de mutsuzluk duymayacaklarını dile getirdi. Daha sonra ise Vezirinin Suriye'deki kamplarına giden askerlerin aşırılıklarından yakındı. Sürekli askerlerin yolculukları sırasında Güreci'den (Jouragee) geçtikleri haberi gelince, zavallı köylüler ellerindeki eşyalarla dağlara kaçıp, askerler gidene kadar çadırlarda kalıyorlarmış.

Evlerin birinde Grekçe bir yazıt parçası gördük, bir sunağın yanındaki, artık ata binme taşı olarak kullanılan diğer yazıttan ise Lucius Valeries Euthchus tarafından annesi ve kızının anısı için kutsandığı ya da yaptırıldığı bilgisini öğreniyoruz.

Uyumak için kirli yataklar ve eğri büğrü toprak yer olduğu için, biz de bütün geceyi Güreci'de (Jouragge) geçirecek durumda değildik. Bu nedenle sabah saatin üçünde, ay ışığında yola çıktık, yoğun ağaçlık bir alandan geçtik ve yeniden Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) kıyısına geldik. Yolda yüklerle dolu deve karavanları gördük, her grup beşli dizeler halinde arka arkaya diziliydi. Burada ve daha sonra türbanlı mezar taşı ya da baş taşı olmayan toprak tümsekleri gördük. Rehberimizin anlattığına göre yol tarafında, orada öldürülmüş seyyahların mezar işaretli mezar taşları varmış. Büyük bir olasılıkla seyyar Yahudi ya da Rum (Greekler) olan bu kişilerin; bölgede nasıl öldürüldükleri konusunda bölgenin Ağası tarafından hiçbir araştırma yaptırılmamış. Burada coğrafya oldukça farklı, oldukça yoğun ağaçlı tepeler var ve her vadi küçük bir dereyle Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) akıyor.

Geniş bir ovada, oldukça çok sayıda deveyi otlatan bir çoban kulübesi gördük. Bu mevsimde bu hayvan türünün erkek cinslerinin karakterleri tümüyle değişiyor ve vahşileşiyorlar; çobanlar develerin birbirlerini parçalamamaları için oldukça büyük çaba harcamak zorunda kalıyorlar. İzmir (Smyrna) ve Anadolu'nun diğer büyük kentlerinde, deve güreşi insanların en çok sevdikleri eğlenceler arasında. Saat dokuz buçukta Çardak (Sarthaki) isimli Türk köyüne ulaştık. Camiinin verandası granit sütunlarla ve değişik düzendeki mermer sütün başlıklarıyla desteklenmiş. Hepsi erken Grek İmparatorluk dönemi kilisesine ait gibiymişler gibi. Meydandaki çeşmede üç tane granit lahit gördük, üzerindeki yazıtlar tahrip olmuştu.

Güreci'den (Jouragee)sadece altı saat uzaklıkta olan Lapseki'ye (Lampsacus) saat on bire kadar ulaşamadık. Oraya vardığımızda Rum (Grek) papazı ya da rahibin evine gittik, kahvaltı yaptık. Ancak meraklı Türklerin ilgilerinden kaçamadık ve oldukça uzun bir süre kendilerini bize göstermekle mutlu olan, bu zahmet verici ziyaretçilere katlanmak zorunda kaldık. Zavallı Grek rahip onları ne kadar saygıyla selamlıyordu.

Parion Kalıntıları (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Parion Kalıntıları (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Pazara ya da dükkânlara giderken yolda düzensiz olan bazıları bize hakaret ediyorlar ama dilenen dervişlere birkaç kuruş verince daha uygar insan oluveriyorlar. Ermeni bir dükkân sahibi bize küçük bir antik Grek vazosu gösterdi. Bazıları ise onun Etrüks işi olduğunu söyledi. Bu dükkâncıda aynı zamanda birkaç tane bakır madalyon da var; ancak fiyatlarını öylesine garip bir şekilde fazla tuttu ki, biz de satın almaktan vazgeçtik. Bize gösterdiği vazolara benzer vazoların hemen yakınlardaki eski bir mezarlık alanı olan yerde çok sayıda bulunduğunu söyledi. Lapseki'de (Lampsacus) ne bir kalıntı ne de her herhangi bir iz bulamadık. Anadolu'nun bu bölgesinde bir zamanlar çok ünlü olan şarap, artık en kötüler arasında. Yaklaşık beş yüz evi olan kasabanın nüfusu, Türkler, Rumlar (Grekler), Ermeniler ve Yahudilerden meydana geliyor.

Saat on ikiyi çeyrek geçe yeniden yola koyulduk. Lampsacus'un yanından akan Chiergee (?) çayını geçtik ve buradan iki saat uzaklıkta, Avrupa yakasına oldukça uzak olan bir noktada Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) kıvrılarak dökülen bir başka çay gördük (Umurbey Çayı ?). Daha sonra bu nehrin setlerindeki Beergan (Bergaz) olarak isimlendirilen köyü geçtik. Eğimli tepelerin üstündeki ağaç grupları buranın etrafında resmedilmeye değer bir manzara oluşturarak ve vadiden akan berrak bir çay ile muhteşem bir manzara sunmakta.

Gerçekten, tüm bu kıyı devamlı bir şekilde zengin bir coğrafi mirasa sahip.

Lapseki'den (Lampsacus) dört saat, kıyıdan ise bir mil uzaklıkta, antik bir Grek kasabasına ait duvar kalıntıları gördük. Türkler buraya Kangırlı (Gangerlee) diyorlar; daha sonra ise iki çayı geçtik, Yapıldak (Yapoudak) ve Musa Köy (Moosah), bu iki çaydan bir tanesi antik Sarıçay (Rhodius) nehri. Bereketli ve güzel Karayurt (Karajouree) vadisine ulaştığımızda, bir zamanlar Abydos'un olduğu Nara (Narla) burnu gözüktü. Karacaören (Karadjo) köyünü geçtikten sonra, yaklaşık akşam yedide Çanakkale'ye (Dardanelles) ulaştık.

Nağara Burnu ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Nağara Burnu ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)

Burada, uzun yıllardır aile olarak İngiltere'nin konsolosluğunu yapan Yahudi Senyör Tarragona'nın evinde konakladık. Peşah bayramı nedeniyle ailenin çok sayıdaki üyesi bir araya gelmişti. Burada Yahudiler genelde on sekiz yaşında evleniyorlar; kızlarda ise bu daha erken oluyor. Bu ailedeki on sekiz yaşlarındaki eşlerden biri, daha bu yaşta üç çocuk annesiydi. Bir süre önce on dört yaşındaki bir kızları evlenmiş ve en genç kızları olan güzel Rachel ise, babasının bize anlattığına göre, üç ayrı talip tarafından evlenmek için istenmiş.

Dardanelles kenti, Türkler tarafından Chanak (Çanak) Kalesi, Grekler tarafından ise yakınındaki kaleler nedeniyle Τα μεσα Κάστρα, Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) ortasında olması nedeniyle, Orta Kale olarak isimlendiriliyor. Burada gördüğümüz tek garnizon, geri dönen savaş gemilerini selamlayan sadece üç ya da dört tane kasklı ya da Türk topçulardan meydana geliyor. Çok sayıda olan toplar oldukça kötü arabaların üstünde; mazgallarda aydınlatma yerleri var. Sıra halindeki büyük topların kalibreleri farklı ve bu topların yüksekliği deniz seviyesinde; delikleri ise neredeyse üç fett (1 feet= 30, 48 cm. R.A.). Bu büyük toplar için piramit biçiminde bir araya getirilmiş granit gülleler gördük. Konsolosumuz bunların Türklerin Alexandria Troas'a verdikleri isim olan Eski İstanbul'da bulunan sütunlardan kesildiklerini söyledi. Bu büyük topları kullanmak için arabalar yerine güçlü kaldıraçlar ve kasnaklar kullanılıyor. Çanakkale'de (Dardanelles) yaklaşık iki bin aile var. Bunların çoğu Türk ve ticaret yapmak için kendilerine ayrılmış yerlerde Yahudilerin yaklaşık üç yüz evi ve bir de sinagogları var.

Buralarda her türlü yiyecek oldukça bol, ama şehirdeki her şeyin fiyatının gezimizde ödediğimizden iki kat daha fazla olduğunu gördük. Bu durum, buğday ve yiyecekte tekel uygulayan valinin baskısı nedeniyle ortaya çıkmakta.

Türkiye'de, yağ, şarap, meyve ve mısır gibi pek çok şey ağırlıkla satılmakta. Okka yaklaşık 2, ¾ avordupoise, ya da 400 drahmi (1 okka yaklaşık 1,25 kg. R.A.); kantar 40 okka, yaklaşık yüz İngiliz ağırlığı ve bir kilo buğday, İngiliz bushele eşdeğer. Sikkeler ise para ve piaster; bir paranın değeri yaklaşık yarım İngiliz penny değerinde; 40 para ise bir piaster yapmakta. Bu ölçüleri bilince, andığım bazı yiyeceklerin fiyatını anlayabiliyorum.

Neredeyse Hemen karşımızdaki Gelibolu'da (Gallipoli) buğdayın kilosu 100 para iken, Çanakkale'de (Dardanelles) beş piaster, neredeyse bir bushel sekiz shilling. Bir okka koyun eti de 10 paradan 18 paraya çıkmış.

Burada antik Dardanos kentine ait ne bir kalıntı ne de her hangi bir antik buluntuya rastlamadık; ama bir Yahudi tarafından İngiliz gezginlere satma amacıyla Troas'dan getirilen eserler gördük. Bunların arasında, iç taraflardaki birkaç saat uzaklıktaki Chiblak'tan (Hisarlık/ Troya'nın hemen bitişiğindeki Türk köyü Çıplak R.A.) getirilen kadın heykeli vardı. Onu, şimdi koleksiyonunda olan Lord Elgin için aldım.

Lapseki Koyu (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Lapseki Koyu (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
7 Mart. Troas turumuza başlamadan önce Yahudi konsolosumuz tarafından, ferman ve pasaportlarımızı göstermek için formel olarak Çanakkale (Dardanelles) valisi Hadımoğlu ile tanıştırıldık. Bizi büyük bir devletli gibi ağırladı ve bize kendi alanında gezimizi rahat bir şekilde yapabilmemiz için emir vereceğini söyledi. Hadımoğlu, sadece Çanakkale Boğazı'nın (Dardanelles) girişindeki önemli bir komutan değil, aynı zamanda Paşa ve aileden bizlerin araştırmayı istediği bölgenin feodal reisi. Türkiye'nin en zengin kişilerinden. Bu zenginliği sadece bu çevredeki ve Anadolu'nun diğer bölgelerinde sahip olduğu geniş arazilerden gelmiyor. Aynı zamanda, bu denizlerdeki ticaretlerini, mürettebatı Osmanlı tebaasındaki Rus bayrağı altında gemilerle gerçekleştiren Rum (Grek) tüccarlardan; ama aynı zamanda yasak mal ve buğday taşıyan Avusturya ve Dubrovnik Cumhuriyeti ve diğer ticaret gemilerinden aldığı rüşvete dayanmakta. Bununla birlikte, yasak olmayan trafik yasa dışı trafiğe göz yummayan Kaptan Paşa konusunda ise zayıf durumda. Geçenlerde Mısır'a yaptığı seferde Çanakkale Boğazı'na (Dardanelles) demir attığında, Hadımoğlu sadece tüm Türk filosunun ihtiyaçlarını karşılamış ve aynı zamanda yolculukları için bisküvi de vermiştir, ama sadece 100 İngiliz parası tahsil etmiştir. Nitekim Kaptan Paşa, Ege adalarındaki yıllık vergileri toplamak için çıktığı yıllık gezide, Hadımoğlu'nu evinde uygun bir şekilde ziyaret etmiş ve değerli hediyeler sunmuştur. Ancak kasasına girenler sadece bundan ibaret değil, kaçakçılığa göz yumması konusundaki şikâyetler saraya kadar ulaşmakta; bu nedenle o da, düzenli bir şekilde İstanbul'da (Constantinople), kendisine karşı her hangi bir şikâyetin olup olmadığı konusunda bilgi edinmek için bir ajan bulunduruyor. Bu nedenle mal varlığının elinden alınmaması ve boynuna bir kement takılmaması için mahkemelerdeki adamlarına kırk elli kese altın yolluyor. Türk mali yönetimi öylesine yozlaşmış ki, hırsızlık ve açgözlülüğün önüne geçmek için Çanakkale Boğazı'nda (Dardanelles) aktif ve bağımsız bir gümrük görevlisi olacağına, Hadımoğlu'nun damadı o büroda görevli ve o da gerçek ve etkili bir kontrol yapılmasına engel oluyor.

Kendisine elimizdeki ferman ve Kaptan Paşa'dan aldığımız tavsiye mektubunu gösterdikten sonra, bize sadece kendi bölgesindeki tüm Bey ve Ağalara yazılmış bir buyruk ya da kimlikten başka, Troas'daki tüm ziyaretimiz boyunca bizlere eşlik edecek bir görevli de verdi. Biz de on beş piaster (kuruş) ödeyerek Yenişehir burnuna gitmek için bir tekne kiraladık. Soğuk kuzey rüzgârının getirdiği akıntılar nedeniyle buruna iki saatten biraz daha az bir sürede ulaştık. Teknemiz yavaşça Çanakkale Boğazı (Hellespont) kıyısına yanaştı; teknenin reisi ya da ustası bize Karadeniz ve Marmara Denizi'nden Ege adalarına doğru giden akıntının düzenli bir şekilde saatte dört mil hızıyla aktığını söyledi. Bu durum eğer rüzgâr kuzeyden eserse, ona karşı seyri sefer yapan gemiler için çok zor bir durum ve bu aynı zamanda tüm yaz boyunca Akdeniz ve İstanbul (Constantinapole) arasındaki ilişkiyi de etkilemekte. Yazın esen mevsim rüzgârları (etesian) ya da Mayıs'ta başlayan yıllık kuzey rüzgârları bazı kısa aralıklar ve değişiklikler dışında Eylül'e kadar devam eder. Boğaz burada yaklaşık 1,5 mil (1 mil= 1, 6 km. R.A.).

Çanakkale Boğazı (Hellespontus) burada oldukça güzel. Buradaki tepeler çok yamaç; ağaç çok ve iç tarafa doğru ilerleyen vadiler ise İngiltere'deki gibi yeşil. Arka plan manzarası olarak Gökçeada (Imbros) ve Semadirek (Samothrace) adaları, Trakya yarımadasının arkasından karlı zirveleriyle yükseliyorlar. Asya kıyısında geçtiğimiz ilk köy sadece Türklerin yaşadığı Kus Köy/Çınarlı (Cous-Keui), daha sonra rehberimizin önce Gavur Köy (GhiourKeui) olarak adlandırdığı İt Gelmez/Erenköy (Eet Guelmess) köyünü geçtik; kısa süre içinde bu ismin Müslümanlar tarafından Türk aileleri olmayan köyler için kullanıldığını öğrendik.

Hadımoğlu'nun bize verdiği bölgenin oldukça acımasız ve adil bekçisi bölgenin nasıl bir yer olduğunu anlaşılması için bize, efendisinin bu köyden bir hırsızı Edremit (Adramyttian) körfezine kadar takip edip yakaladığını ve daha sonra ise ayakkabılarındaki çiviler çıkana kadar falakaya yatırdığını, sonra kulaklarını kestiğini ve eğer soyduğu kişi onu hapishaneye yollamasa onu asacağını anlattı. Zaten o sadece bir gavur ya da imansız bir Hristiyan'dı.

Kemer Köyü (Parion) ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Kemer Köyü (Parion) ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier)
Daha sonra Asya kıyısındaki Ak Yar'ı geçtik. Burası denizciler tarafından, boğazın bu bölümünün sığ olduğu ya da çökmüş kayaların olduğunu anlatmak için birdenbire ortaya çıkan kireç kayalıklar. Karşı taraftaki Trakya yarımadasının kıyısında muhteşem güzel vadiler dağların arasından uzanmakta; üstü zengin yeşilliklerle kaplı ve her yerde gölgelikleri olan ağaçlar var. Bu vadinin girişinde Rum (Grek) Hristiyanların küçük bir kilise yaptıkları Ayazma ya da kutsal bir çeşme var. Buradaki suyun büyüye, nazara, cinlere karşı ve diğer bazı hastalıklara karşı iyileştirici bir gücü olduğu söyleniyor. Buranın hemen yakınındaki konik biçimli tepenin ise Cynossema ya da Hecuba'nın mezarı olduğu tahmin ediliyor.

Asya kıyısının sonuna doğru yaklaştık, burada da yine aynı biçimdeki Türklerin İn Tepe (En Tepe) ismini verdikleri bir tepe gördük; Chevalier, Morrit ve diğer gezginler buranın Ajax'ın mezarı olduğunu belirtmekteler. Daha sonra ise, eskiden Çanakkale Boğazı (Hellespont) suları altına kalmış, daha sonra kumluk bir sahil gibi ortaya çıkmış sığlık yerdeki küçük bir noktaya yapılmış Kum Kale (Coum-Kale) kalesini geçtik. Kalenin yaklaşık 200 adım kuzey doğusunda, Marmara Denizi'ni geçtik sonra gördüğümüz en büyük nehir olan Menederes ya da Karamenderes Nehri'nin (Scamender) boğaza dökülen ağzı görülmekte. Daha sonra kıyıya çok yakın olan iki tümülüs ya da konik tepeyi daha geçtik. Rehberimizin anlattığına göre; buraya Theoe Tepe denilmekte ve bunların Akhilleus ve Patroklos'un mezarı olduklarına inanılmakta. Yenişehir burnu ya da antik Siegeum çıkıntısı kıyılarına ulaştığımızda güneş neredeyse batıyordu. Yukarı çıkış dikti, ama yukarı ulaştığımızda ortasından nehrin kıvırılarak aktığı Troya ovasının güzel manzarasıyla karşılaştık. Bozcaada adası (Tenedos) hemen altımızda. Semadirek (Samothrace), Gökçeada (Imbros) ve Limni (Lemnons) sağ tarafımızda; karşımızda kıtada ise uzaktaki ufuk çizgisinde, zarif bir şekilde Athos Dağı görülüyor.

Yakından görebildiğimiz karşımızdaki manzara, o kadar çok İlyada ve Odyseia Destanlarındaki sahnelerle karşılaştırıldı ki; çeşmeler, tepeler, akarsular ve diğer başka şeyler, neredeyse altımızdaki ovadaki her taş, Troya Savaşı'nın bazı anları için yorumlanmış. Ben ise kendimi daha çok gezimiz sırasında olanlarla ve günümüzde Troas bölgesinde yaşayan insanların alışkanlıklarını anlatmakla sınırlayacağım. Öğrendiklerimi ve usta rehberimin bölgenin işlevi hakkında anlattıkları ve halen var olan anıtlarını, Homeros şiirlerindeki bölgesel sahnelerin anlatımıyla olan ilişkisi açısından değerlendireceğim.

Ben ve gezi arkadaşım 1799 yılında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki elçilik görevini üstlenmeye giden savaş gemisinden izinli olarak karaya çıktığımızda, ünlü Sigean yazıtı ve muhteşem güzel heykel parçaları için bu köyün yakınlarındaki yer işaret edilmişti. Evinde kaldığımız Rum (Grek) papazın bize anlattığı ilk durum, bu hazinelerin kaybıydı. Anlattığına göre eserler Çanakkale Boğazı'ndan (Dardanelles) gelen, ellerinde, bu mermerlerin Sultan tarafından İngiliz büyükelçisi Lord Elgin'e verildiğini yazan, Hadımoğlu'nun buyruğu (Bouyurdee) ile İstanbul'dan (Constantinapole) alınmış imparatorluk fermanı olan bir grup İngiliz asker (orada kalenin onarımı için çalıştırılmakta olan) ve yanlarındaki subaylar tarafından alınmıştı. Rum (Grek) papazın iç çekişleri ve gözyaşlarıyla anlattığı bu hikâye doğru değil, bununla birlikte bu mermerin antika önemini yücelten hikâye, onunla ilgili bilinenlerden çok uzak ya da onun tahmin edilen tanrısal Troya destanıyla olan ilişkisiyle hiç ilgisi yok. Çünkü bize anlattıklarına göre, cemaati çeşitli ağır hastalıklara karşı kullandığı bir ilacı kaybetti.

Kemer Köy'deki Roma Dönemi Su Kemeri (1801, Thomas Calyle)
Kemer Köy'deki Roma Dönemi Su Kemeri (1801, Thomas Calyle)
Bunu açıklamak için, bu çevrenin büyük bir bölümünün kış ve bahar mevsiminde sular altında kaldığını, bunun da burada yaşayanlarda sıtmanın yol açtığı ateş ve titremeye yol açtığını belirtmek gerekmekte ve Hristiyan Grekler arasındaki inanışa göre, bir hastalık, ellerindeki ilaçlarının ötesinde kronik bir hal alırsa, o hastalığı cinlerle ilişkilendirirler. Papazlar ya da rahipler hastayı cini çıkarmak için çağırırlar; bu da genellikle kilisenin girişinde yapılır. Acı çekenin üstünde Kutsal Kitaptan uzun bir bölüm okunur, bazen de gerçekten dört İncil'in tümü okunur. Yenişehir'de buna ek olarak hasta, yazıtının anlamı hiçbir zaman çözülemeyen, iyileştirici bir gücü olduğuna inanılan Sigean yazıtının olduğu mermerin üstüne yatırılır. Ancak bu uygulama yazıtı neredeyse yok etmiş.

Grek rahiplerin şeytan çıkarma uygulamaları halen Ege adalarının bazılarında söz konusu, bu sadece insanlar için değil; büyük baş hayvanlar, ipek böceği, hatta evlerin bile şeytanların kötü etkilerine mahzur kaldıklarına inanılmakta. O törenlerin birinde, koza örme mevsiminde ipek böceği üzerindeki nazarı ortadan kaldırmak için dua edildiğini gördüm. Kısaca ziyaret ettiğimiz köyün birinde ise, yeni yapılan bir evi kötü ruhlardan korumak için, pencere eşiğinde rahibin elinde tütsü ve kutsal su kabıyla dua ettiğine şahit oldum.

Burada Ptolemies dönemi bakır sikke ve Alexandria Troas'a ait bazı küçük sikkeler satın aldık; ancak köylünün birini, aralarındaki en güzeli olan, bir yüzünde tam bir kadın yüzü, diğer yüzünde iki tane baykuş olan bakır sikkeyi satmaya ikna edemedik.

Burada yaşayanların hepsi Rum (Grek) kilisesine bağlı Hristiyanlar oldukça yoksul ve bakımsız gözüküyorlar. Merakları öylesine rahatsız ediciydi ki, bizler bir Türk konağının huzurunu arzuladık. Buna rağmen öğrendiğim Levant bölgesi Grekçesiyle, yanımızdaki çevirmenin yardımı olmadan, bizi konuk eden papazla küçük bir sohbet yapabildim ve onun kendi hikâyesi ve durumuyla ilgili bilgiler edindim.

Bana anlattığına göre, Yenişehir ya da Gavur Köy, iki mahalleye ayrılmış; onun resmi olarak papazlık yaptığı mahalleden geliri, yıllık yaklaşık 350 piaster ya da 250 sterlin; ancak her yıl Piskoposluk merkezi ve Metropolitan'a 150 piaster ödemek zorunda. Geliri ise, vaftiz etme beş para ya da iki pence- yarım penny; ancak evlenme ve cenaze törenleri daha iyi gelir getirmekte...

Bir sonraki gün ovada atla dolaşmak istediğimiz atları temin etmek gerekti ve burada Mustafa bizler için otoritesini kullanmaya başladı ve dört at talep etti. Ancak bizler sahiplerinin hiç memnun olmadığını görünce, özel olarak onlara günlük her at için dört buçuk piaster ödeyeceğimizi söyledik, çok memnun oldular, atları geri getirmek için bir çocuk yollayacaklarına, her at sahibi atına rehber olarak eşlik etmeyi kabul etti.

Siegum'dan Çakal Tepe (Rhoetean) burnuna giden yoldaki ilk durağımız, İstanbul'a (Constantinople) yolculuğumuzda, onları inceleyecek zamanımızın olamayacağı kuşkusuyla seyrettiğimiz Akhilleus ve Patroklos'un tümülüsü olduğu söylenen konik tepeler, ya da yükseltiler oldu...

1787 yılında Fransız büyükelçisi M. Choiseul Gouffier, Akhilleus tümülüsü olarak adlandırılanı kazmak için birisini tutmuş, ama çalışma çok derine inmemiş, sadece tümülüsün yükseldiği yüzeye kadar inilmiş. Bay M. Fauval'un bana anlattığına göre, burada bulunan antik kalıntılar Ptolemies zamanında yaygın olan ve Alexandria yakınlarında sık sık bulunan, başında bereket sembolü olan, ayakları iki atın üstünde, her iki omzunda sphenks olan tunçtan bir Mısır idolüymüş.

Yapılan kazılar tümülüsün derinliğinin üçte birinden daha fazla değil. Açılan yerin çapı ise beş ya da altı feet kadar, kazının tepeye yakın yerdeki yüzeyin birinde, duvara benzer bir kare mermer gördüm. Zorlukla kaldırdım ve toprağa doğru olan tarafında Grekçe yazılar gördüm, ama incelediğimde, kısa kitabenin biçimi açısından yüksek antik döneme ait olmadığını görmek beni hayal kırıklığına uğrattı.

"Heroclea ya da Hieroclea, Lucicus'ın karısı ya da kızı, elvada", okunuyordu. Oradan alındı ve Graf (yazı) Lord Elgin'e verildi.

Tümülüsün olduğu tarlanın yakınında, üstünde defne ya da zeytinden çelenk kabartması olan beyaz bir mermer plaka var, fakat hiçbir yazı yok. Burası bir Yahudi mezarlığı.

İn Tepe/Ajax (En Tepe tümülüsü) üzerinden Rhoetean burnuna doğru, Kum Kale (Coum Kale) kalesinin yakınlarında Türk rehberimizin Menderes Suyu (Mendere Sou) ve Rumların (Greklerin) Karamenderes (Scamander) olarak isimlendirdikleri bir nehrin üzerinden geçtik. Üstündeki tahta köprü yüz ayak uzunluğunda, nehir ise Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) akan diğer akarsularla karşılaştırıldığında belki de geniş ve hızlı akıyor. Ve burada Hellespont'un suyu Ege Denizi'ne akan, büyük bir nehir izlenimi verdiği notunu eklemeden geçemeyeceğim... Akhilleus'un yakınlarındaki yola yakın olan Patroclos tümülüsü ise daha hiç kazılmamış. Onun anısına yapılmış bir anıtın olduğu ve külünün de Akhilleus'un külüyle aynı kaba ve aynı tümülüse konulduğu tahmin edilmekte.

Yenişehir ya da Siegum'dan dört buçuk mil uzaklıkta, İn Tepe (En Tepe) olarak isimlendirilen, Ajax'ın tümülüsü olduğu tahmin edilen yüksek bir tepeye ulaştık. Ulaşmadan önce ise Kemer Su (Camara Sou) ve tuzlu bir bataklıktan geçtik.

Kazdağı Ayazmadaki Su Kaynakları (1801, Thomas Calyle)
Kazdağı Ayazmadaki Su Kaynakları (1801, Thomas Calyle)
Rehberimiz Türklerin birkaç yıl önce mezarı kazdıklarını ve buradan oldukça kaliteli taşlar çıkardıklarını; bu taşlardan ise yakınlardaki tuzlu bataklık ve sulu yerlerden geçmek için günümüzdeki geçit yolunu yaptıklarından bahsetti. Bize anlattıklarına göre deniz kimi zaman buraya kadar ulaşmakta ve bu göletlerden bir tanesine Tous-Lazma (Tuzla ?), diğerine ise En Tepe Lazma (?) denilmekte. Bu da belki, Çanakkale Boğazı (Hellespont) dalgalarının Troya Savaşı sonrasında bu tümülüsün temelini yıkadığına inanan kimilerinin görüşlerini onaylayabilir...

İn Tepe'de (En Tepe) biten tepelerden oluşan yamacın temeline doğru çıkıyoruz ve hemen küçük bir çay, Kemer Su (Camara Sou) ya da su kemerinin ırmağı karşımıza çıkıyor. Üstündeki küçük köprüyü geçiyoruz ve buradan İn Tepe'nin yaklaşık iki mil güneyindeki kumlu köye, Kum Köy'e (Coum Keu) doğru ilerliyoruz. Köyün yakınlarında, antik kamusal bir yapıya ait binanın kalıntıları ovada dağılmış durumda, bunlar büyük bir olasılıkla İlium kentinin üstünde yer alıyor. Yerlerde ve kırılmış Ionik ve Korinth tipindeki sütunlarda derin yivler var, genel olarak üç feet uzunluğunda ve yarım feet çapındalar.

Bu köydeki bir Türkün evinde mermer bloktan bir Grekçe yazıt buldum, yazılar oldukça küçüktü ve kelimeler arasında hiç boşluk yoktu. Bu yazıtı Lord Elgin için satın aldım, şu anda onun koleksiyonunda. Tam değil, kırılmış, sonuna doğru tahrip olmuş. Aşağıdaki kopyayı yerinde aldım. Doktor Metrodorus'a savaş sırasında kral Antiochus'un boynundaki yarayı tedavi ettiği için onurlandırma ödülü. Verdiği bu hizmet, ama aynı zamanda kral Antiochus ile Seleukuslar ve kentlerine yaptıkları nedeniyle, kendisine bazı ayrıcalıklar ve onurlandırmalar verilmiştir. Maalesef, Troas'ın bu bölgesi ile ilgili bilgilerde kentin ismi belirtilmemiştir...

Kum Köy'ün (Coum Keui) yaklaşık üç buçuk mil doğusunda yoğun bir Türk mezarlığı bulduk, minaresi duran bir camii harabesi vardı. Burası Halileli (Chali-Leui) köyünün arazisi içerisindeydi. Sütun parçaları, sütun başları ve tapınak frizleri Müslüman mezarlarının üzerine mezar taşı olarak dikilmişti. Dağıldıkları alan 260 adım genişliğindeydi, ancak bizler bir Grek ya da Roma yapısına ait bir plan ya da temel tespit edemedik. İki feet (1 feet= 30, 48 cm, R.A.) altı inç (1 inç= 2,, 54 cm, R.A.) çapında olan beyaz mermerden yapılma sütunların bazıları İonik bazıları ise Korinth tarzında; friz alınlıklarından burada Dorik tarzında bir yapının olduğunu gösteriyor; tahrip olmuş ve kırılmış düz kabartmanın birinde, deniz tanrıları tritonların çektiği deniz kabuğu biçimindeki savaş arabasındaki bir kadını betimlemekte; diğer parçada ise zafer tanrısı savaş arabasında görülüyor, friz kirişinin bir bölümünde ise kanatları çelenk ya da çiçeklerle desteklenmiş bir kadın betimlemesi var. Başka heykel parçaları da var, ama öylesine tahrip edilmişler ki neyi temsil ettiklerini anlamak çok zor. Tüm parçalar, bir araya getirilen yazıtlarda da görüldüğü gibi hiç kuşkusuz Yeni Ilium'a (Troya) ait...

Halilelin'deki (Chali-Leui) bu kalıntıların bir buçuk mil (1 mil= 1, 6 km. R.A.) güney batısında Çıplak (Chiblak) köyü var. Caminin avlusu ve bazı evlerin duvarlarında mermerden bazı mimari parçalar gördük ve aynı zamanda mezarlıkta çok sayıda kırılmış sütün başlıkları, kırık sütunlar var.

Buranın yaklaşık bir mil güney doğusunda, bir tapınak kalıntılarıyla dolu çok eski bir Türk mezarlık alanı var. Orada çok sayıda yazılı mermer parçaları görülmüş. Bunların arasında biz de bir tane gördük...

Halileli'den (Chali-Leui), Kemer Su'ya (Camara Sou) akan Dümrek Çayı'na (Gheumbrek Sou) vardık. Onu geçip yarım saatlik bir sürede Gheumrek (Dümrek) köyüne vardık. Kemer (Camara) ve Dümrek Çayı'nın (Gheumbrek Sou) aktığı vadi, Thymbra Vadisi olduğu tahmin ediliyor; vadi hafifçe yükselen tepelerle sınırlanıyor ve çok güzel çalılarla dolu.

Dümrek köyü (Gheumbreak) Halileli'nden (Chali-Leui) dört mil uzaklıkta ve köylülerin bizi antik yapıların kalıntılarını görmek için götürdükleri uzun çamlardan meydana gelen kasvetli koruluğun yakınında. Bize küçük bir Dorik tapınağın kalıntıları gibi geldi; ancak hiç yazıt parçası ya da yapıldığı döneme işaret eden süslü heykeller, hangi tanrıya kutsandığı ile ilgili bir isim yok.

Burada merakımızı arttırmak ya da rehber daha fazla ücret elde etmek için, bize dört beş mil uzaklıktaki büyük bir harabelik olduğu ve şimdiye kadar hiçbir gezgin tarafından ziyaret edilmediği garantisi verildi. Güneye doğru dağlar arasında, bir buçuk saat içinde çalılar ve ağaçların arasında, Eski Akça Köy (Palaio Atche Keui) isimli harabelere vardık. Yolda, artık araştırmalarımızı bir daha anlayan Mustafa, sevinçle bizi üzerinde Grekçe bir yazıt olan mermerin yanına götürdü: bu Agrippa heykelinin kaidesiydi.

Bu yazıtın yanında oturur vaziyette bir kadın figürü var; sol dizin üzerinde incelikle duran bir şal göğüslerinin altını kaplamakta. Sandalyenin iki tarafında birer aslan oturmakta... Etrafta çok sayıda farklı yıllara ait yazıtlar dağılmış durumda...

Karamenederes Nehri'nin Çanakkale Boğazı'na Döküldüğü Yer (1801, William Gell)
Karamenederes Nehri'nin Çanakkale Boğazı'na Döküldüğü Yer (1801, William Gell)
Şimdi kuzey doğu yönüne doğru devam ettik ve yeniden Kemer Su (Camara-Sou) yatağına vardık, burası oldukça vahşi ve bir resim gibi güzel. Nehrin üzerine yapılmış, nehrin yatağından oldukça yüksek olan bir su kemeri bulduk. Zamanla oldukça tahrip olmuş olsa da, halen altından akan çaya "Kemer nehri" adını verecek kadar iyi durumda. Kemerin ana yapısı otuz beş feet çapında ve halen tüm; burası ise Ilium Apollo Tapınağı'nın harabeleri olan Eski Akça Köyün'den (Palaio Atche Keui) üç mil uzakta.

Nehrin aktığı kayalık yatak, burada birden bire kesilen teraslar kemerli suyoluyla birleşiyor ve ağaçlarla taçlandırılan buradaki etkileyici manzaranın skecini çıkaracak gücüm olmamasına hayıflanıyorum...

Şimdi gece kaldığımız Pınarbaşı'na (Bounarbashi) doğru yola çıktık ve güney batı yönüne doğru ilerledik. Rehberimizin bize isimlerini verdiği Mal Tepe, Asarlık Tepe (Asalack Tepe) ve Hanaytepe (Khanina Tepe) isimli üç tümülüsü geçtik; Asarlık Tepe, Yeni Akça Köy'ün yakınında ve diğerlerinden daha büyük; yaklaşık otuz mil yüksekliğinde ve tepesi düz ve çapı ise yaklaşık yüz feet. Biçimi kesik koni şeklinde.

Üç buçuk mil daha ilerlediğimizde, yeniden Menderes Suyu'na ulaştık, geniş nehir burada Troya ovasıyla birleşiyor. Bize göre burası çok genişti ama at sırtında geçmek için çekinecek kadar da derin değildi. Rehberimiz bu nehri Menderes ve Scamandros olarak isimlendiriyordu ve bize anlattıklarına göre kaynağı karlarla kaplı Kaz Dağı'ndan gelmekteymiş. Hesaplamalarına göre buradan üç günlük yol uzaklığındaymış, tahminen altı mil: aynı zamanda Kemer Suyu'n kaynağının yumuşak dağlarda olduğunu söylediler. Menderes Suyu'ndan bir mil uzaklıkta Pınarbaşı köyüne geldik. Ovadan oldukça yüksekte, Yenişehir'den (Yenicher) yaklaşık on iki mil uzakta ve Çanakkale Boğazı'na (Hellespont) en yakın noktadan dokuz mil uzakta. Burada Hadim Oglou'nun (Hadımoğlu) çiftlik evinde kaldık.

Buranın doğu–güneydoğusunda arazi bir buçuk mil uzaklığında yükseliyor, daha sonra ise büyük oranda düz olan tepeye ulaşılıyor. Buraya Troya Akropolisi (kalesi) denmekte. Yolumuzda her hangi antik bir yapıya ait temel ya da kalıntı görmedik, hatta burada eskiden yaşayanlara işaret eden kırılmış taş ya da çanak çömlek parçası bile yoktu. Bu yüksek yer ya da düz tepe yaklaşık bir mil çapında, uzunlamasına bir biçimi var, uzunluğu ise 650 adım, bu da genişliğinin 250 adım olduğu anlamına geliyor. Üzerinde üç tane tepecik ya da konik tepeler gördük; rehberimiz buraya Ballı Dağ (Ballh Tepe) diyor. Kuzey batı sınırında, günümüzde Hektor'un mezarı dedikleri yerde, sanki yakındaki taş ocağından çıkartılmış gibi, kaba taş yığınları karışık bir şekilde kullanılmaya hazır bir şekilde bir araya toplanmış. Buranın hemen bitişiğinde duvar temelleri var; duvar işçiliği kabaca ve yaklaşık yedi feet kalınlığında; yapının temel planı düzenli değil, ama düzgün olmayan yüzeyin üzerine yerleştirilmiş. Çap olarak yaklaşık kırk adım. Bu temellerin altını kazınca döşeme ve sıva bulduk. Bu yığıntı ya da tepeden yaklaşık 120 adım uzakta, günümüz topografları tarafından Priamos tümülüsü olarak isimlendirilen ikinci tepe var. Yapı kalıntıları tepede görülüyor, bir sunak ya da küçük bir şapel anıt mezar yapılmış buraya, temellerin çapı yaklaşık sekiz feet...

Pınarbaşı köyünün yaklaşık çeyrek mil altında, güney batı yönünde içinde pek çok mimari, mermer ve granit sütün parçalarının olduğu bir Türk mezarı var. Stilleri yüksek antika kalitesinden uzak. Ne tepede ne de yolda Tiryns, Argos, Miken ve Yunanistan'ın diğer bölgelerinde görülen Kiklopik duvar tarzına benzer kalıntılara rastlamadık. Küçük Asya ve Yunanistan'da eski kent kalıntılarında oldukça zengin bir şekilde gördüğümüz, ne bir vazo ne de çanak parçası görmedik. Köyün farklı yerlerinde, bir tanesinde koç kafasından asılı çelenk kabartması ve bir mimari süsten başka birkaç parça kabartma parçası gördük...

Pınarbaşı'ndaki (Bounarbashi) çiftliğin ve caminin yaklaşık bir mil altında bir derenin kaynağı olan kaynak sular var. Türkler buraya Kırkgözler (Kirk-joss) diyor. Bu su kaynaklarının en güçlülerinden biri bir tür depo ya da sarnıç biçimine getirilmiş ve bazı mermer levhalar ve kırık sütunlarla köylüler tarafından çamaşırlarını yıkamak ve kaplarını doldurmak amaçlı düzenlenmiş. Bu kaynaklardaki suların ısısı bana normal geldi, ama rehberimizin bize anlattığına göre, bitişikteki kaynaklardan daha sıcak sular akarken buharlar çıkıyormuş...

Gecelemeyi düşündüğümüz çiftlikteki sorumlu kişi, bize o kadar kaba ve terbiyesizce davrandı ki onun evini terk ettik ve rehberimizin tanıdığı bir kişinin evine gittik. Bu arada akşam bizi geleneksel bir konser ve dansla eğlendirdiler. Gösteri yapanlardan birisi kolunun altında değil de dizinin üstüne yerleştirdiği bir tür küçük bir keman çaldı. Gruptan diğeri ise küçük bir gitar ya da komşu tepelerde sıkça rastlanan kara kaplumbağası kabuğundan yapılma basit bir ut çaldı. Daha önce anlattığım eski dönem kuşatma aracının (Testudo) bu ülkede iki farklı türünü gördük, ziyaretimizde gördüğümüz bize çok daha eski zamanları hatırlatmaktaydı. Troas'da kullanılan araba ya da küçük bir çekicinin tekerlekleri var ve sağlam bir yapısı var; arabaların genel görünüşü Homeros kahramanlarının, antik dönem kabartmaları ve Grek ya da Etrüsk vazolarında resmedilmiş savaş arabalarını andırmakta. Karadeniz ve Ege adalarının bir bölümünde seyri sefer yapan Türk gemileri de bazı antik dönem özellikleri taşımakta...

12 Martta Pınarbaşı'ndan ayrıldık, kale ve kalıntılar solumuzda, Aesyetes'in mezarı olduğu tahmin edilen Üvecik Tepe (Udjek Tepe) sağımızda, ya da batıya doğru. Pınarbaşı'ndan bir buçuk mil sonra, rehberimiz tarafından Araplar Tepesi (Arabla Tepesi) olarak isimlendirilen toprak bir tepeye ulaştık. Üstü düz ve üzerinde eski bazı yapıların kalıntıları vardı. Menderes suyu Araplara bitişik akmakta ve burada ırmak çok güzel; Kara Dağ'ın bir terasındaki sarp falezler ve hemen bitişiğindeki vadi yabani çiçeklerle doluydu. Irmağın bir yüzü ise zakkumlar, zeytin ağaçları ve mersin ağaçlarıyla doluydu. Nehrin ayrılan iki akıntısı burada bir adacık meydana getirmişti ve burada çok sayıdaki sığır otlamaktaydı. Bize halen, Pınarbaşı'ndan, yanında güzel bir tazı getiren Mustafa eşlik etmekteydi. Bu favori köpeğin eğitimli soylu atlar gibi sıcak giysileri var; kuyruk, kulak uçları ve sırtındaki bazı noktalarda, kızıl ya da koyu turuncu bir renginde lekeler var. Bu boya eski zamanlarda olduğu gibi günümüzde de Türkler tarafından kullanılmakta. Türklerin sakalları oldukça sık bu renkle boyanmakta ve Türk kadınların ayak ve el tırnaklarına da bunu uyguladıklarını çok sık gördük...

Şimdi Menderes'in ana yatağını sol tarafımızda bırakarak ayrılıyoruz ve güneyden takip eden ve Ezine Deresi (Ene) ovası denilen yerden geçip, ona dökülen bir nehri geçip Ezine kasabasındaki Hadımoğlu'nun oğlu, ağa ya da feodal şef olan Hacı Ahmet'in evine varıyoruz.

Hacı ismi, ya Mekke'ye giden ya da haç masraflarını verdiği kişinin kendisi için hacca gitmesi sonrasında isme eklenmekte. Aynı ek Greek Hristiyanlarında Kutsal Toprakları ziyaret edenler için kullanılmakta. Ene (Ezine), Pınarbaşı'ndan on üç mil uzaklıkta ve Hacı Ahmet burada bir tür feodal toprak ağası gibi yaşamakta. Evinin avlusundan girerken, genç biri girişte asılı davula vurarak ses çıkardı. Hemen tanıştırıldığımız ağa bizi nezaket ve misafirperverlikle karşıladı ve ancak bir Müslüman ve hacı olarak, yemeğimizde günaha girmemek için şarap servis ettirmedi. Bekçilerinden birini, kasaba ve çevresindeki antikalara bakmak için bizimle rehber olarak yolladı, ama keşfettiklerimiz çok önemli değildi. İlk gördüğümüz Grekçe yazıt, çarşıdaki bir dükkânın duvarındaydı ve kırık ve tahrip olmuştu...

Ezine büyük bir kasaba, 800 aile yaşıyor, çoğunluğu Türk, bir sarı deri işleyen küçük fabrika çalıştırılmakta. Kasabanın erkek çocukları bizi kalabalık bir şekilde takip ediyor, ancak son ana kadar hiç kabalık yapmadılar. Öğleden sonra üç buçuğu biraz geçe Ezine ve konuksever ağadan ayrılıyoruz; nehri solumuzda bırakarak ilerliyoruz. Yolculuğumuzu Kaz Dağı'na doğru devam ettirmeyi planlıyoruz, Kozlu Köyü (Kozoul Keui) denilen yere geçiyoruz. Ezine'den beş mil uzaklıkta Balıklıdere (Baloukli Dere Sou) denen küçük bir çaya varıyoruz, bir mil ileride ise Tchourmagee (?) isimli diğer çaya ulaşıyoruz, ikisi de Menderes Çayı'na (Mendere Sou) dökülmekte. Daha sonra Hadımoğlu'nun çiftlik evini geçiyoruz ve Ezine'den yaklaşık on dört mil mesafede, Hadımoğulların eski yerleşmesi olan Bayramiç'e (Bairamitche) ulaşıyoruz. Burada iyi bir şekilde karşılanıp, konforlu bir şekilde konaklıyoruz. Ev öylesine büyük ki ana galeriye açılan yirmi yedi oda saydık.

Kasaba ve birkaç millik çevresinde zenginlik ve kendine bağımsız yaşama havası var: çok iyi ekilmiş tarlalar, iyi çitler, sağlam evler buraları işletenlerin rahat yaşamına işaret ediyor. Yollar boyunca yolcuların ihtiyaçlarını karşılamaları için kuyu ve çeşmeler var. Hadımoğlu'nun atalarının feodal bir unvan ve ataerkil bir misafirperverlikle yaşadıkları yer burasıymış ve o, ailesi arasında kırsal kesimdeki bağımsızlığından, büyük sıkıntılar çekerek, saraya bağımlı çalışmayı kabul eden ilk kişiymiş. Daha önce Çanakkale'de onunla ilgili ağır suçlamalar yapıldığını belirtmiştim ve onun arazisini işleyen icarlar ise onun sırayla kendilerini baskı altına alacağından korkmakta olduklarını; tüm bunların çok kısa bir süre içinde hizmet ettiği kurumun kurbanı yapacağı ve böylece de uzun zamandır bu topraklara sahip olan ailesinin yok olacağını söylemekte. Bayramiç'te (Bairamitche) yaklaşık altı yüz aile bulunmakta ve gezginlerin konaklamaları için inşa edilmiş oldukça büyük bir han ya da kervansaray bulunmakta. Bu handa, daha önce de söylediğimiz gibi, bize hizmet eden iki köylü, bizim gelmemizden üç gün önce konakladılar.

Sokaklardan bir tanesinde bir çeşmenin deposu olarak kullanılan granit bir lahit gördük, altı feet uzunluğunda ve iki feet derinliğindeydi. Üstünde çok eski karakterli bir yazıt gördük, ama sadece şu kelimeleri okuyabildik, KAIK0ɸANEIA ≡ ENOɸAEI. Devamında ise Xenophaë ve bir İonya su perisi ismi olan Calliphaë benzeri bir yazı tespit ettik. Bir Rum'a (Greek) ait evin avlusunda küçük bir kadın heykeli gördük, nerdeyse tam ve çok güzel bir işçiliği var. Elbiselerindeki çizikler sanki sol diziyle yukarı doğru kaldırılmış. Aynı Rum'un (Grek) evinde başka büyük bir heykele ait baş vardı (Dr. Clarke, buradan yaklaşık iki saat uzaklıktaki Kouchounlou Tepe'de (Kurşunlu Tepe) bazı önemli kalıntılar keşfetmiş).

At bulmadaki zorluklar nedeniyle öğlene kadar Bayramiç'te (Bairamitche) kaldık. Misafirperver ev sahibi atları bizim için hazır eder etmez Kaz Dağı'na doğru yola çıktık. Zirvesine çıkmak için oldukça kararlı olduğumuz halde, gelen haberlerle zirve umutlarımız biraz söndü, en azından günlerdir kıvrımlarını takip ettiğimiz Menderes'in kaynağına ulaşmak istiyorduk. Bayramiç'ten (Bairamitche) yaklaşık beş ya da altı mil uzaklıkta üzerinden karşıya geçtiğimiz nehir, halen rehberimiz tarafından duruma göre Scamender olarak isimlendiriliyordu, buradaki genişliği elli ya da altmış adım idi. Bazı antik yapılara ait kalıntılar gördük ve rehberimizin ikisine de Gavur Köy (Ghiour Keui) dediği, iki küçük köyden geçtik. Burada nehir daha hızlı ve daha geniş akmaya başlıyordu ve biz yeniden karşıya geçerken genişliğinin yirmi beş adımdan daha fazla olmadığını gördük. Buradaki vadi öylesine yeşildi ki, gölgeler öylesine dinlendiriciydi ki, su güçlü granit yataklarından öylesine güzel akıyor ve öylesine temizdi ki bize ilham veriyordu. Etrafımızdaki güzellik ve manzara çok çarpıcıydı; iki tarafımızdaki ulu ve güzel ağaçlı tepeler hiçbir ışık parıltısını geçirmiyordu, böylece her meşenin şekli açıkça görülebiliyordu. Ormanlar, bağlar, meralar, evler ve sürüler benzeri olmayan renkli bir uyum içindeydiler. Gargarus Dağı'nın zirvesi vadiyle birleşiyor ve etrafında koyu çam ağaçlarının olduğu karlı zirve, uzaktan parlak bir ışık saçıyordu.

Öğleden sonra dördü çeyrek geçe, Kazdağı'nın eteklerindeki Evciler (Evjilah) ya da avcıların köyüne ulaştık. Buradaki karşılanmamız şimdiye kadarki en kaba ve en kötü misafirperverlikti; ne ağa ne de bir köylü bizi evlerinin kapısından içeriye almayı düşünmedi ve konaklama için bize sundukları tek yer harabe haline gelmiş kerpiç bir evdi. Ferman ve buyruğu göstermemiz, döndüğümüzde fermanı bize verenlere, bize nasıl davranıldığı ve yaşadıklarımız konusunda vereceğimiz raporun Ağa'yı ve onun otoritesini de kapsayacağı anlamına geldiği için, bir köylüyü yollayarak bize bir ev ayarlandı. Kaba bir hamur işinin yanında sadece İda Dağı'nda bir köylünün vurup getirdiği tavşanla idare etmek durumundaydık. Hava bizi üşütmeye başlayınca bizim için büyük bir ateş yakıldı ve uzun çam ağaçlarının yağlı parçaları, lamba ya da kandil yerine bizi aydınlattı. Buranın yerlileri, Türkler olmalarına rağmen, bu meşaleler için antik dönem kavramıyla ilişkili olabilecek Δαζα kelimesini kullanıyorlar.

Camii imamı ve köyün yaşlısı nargilelerini içmek için geldiler ve akşam ateşin etrafında sohbet ettiler. Kendilerine kahvemizden ikram edince daha sosyal ve daha iletişime açık hale geldiler. Bizi ziyaret edenler arasındaki en akıllısı gençliğinde denizcilik yapmış, Karadeniz ve Mısır kıyılarını görmüş bir Türk'tü. Artık doğduğu köyde emekli olarak yaşamakta ve ayrıca kendi geçimi için, İda'da yılın büyük bir bölümünde yetişen köknar ağaçlarından odun katranı ve reçine üretimiyle uğraşıyor. Kış aylarında ise geçimini Gargara dağlarındaki yabani hayvanları vurarak sağlıyor. Kaz Dağı'nın harikalarını, derin mağaralarını, derelerini, kuyularını, şelalelerini ve zirvesindeki manzarasını anlattı.

Ona gezimizin amacının dağın zirvesine çıkmak olduğunu söyleyince; yılın bu mevsiminde böylesi soğuk ve zor bir işi başaramayacağımızdan duyduğu kuşkuyu dile getirdi, ama bizim bu denemeyi gerçekleştirmek için kararlı olduğumuzu görünce, bize rehberlik yapabileceğini söyledi. Bir sonraki sabah yediye çeyrek kala yola koyulduk. Menderes nehrinin şimdi yaklaşık dört yard (1 yard= 0,91 mt) genişliğinde, ancak granit bloklar arasından akış hızı ise çok güçlü ve hızlı. Nehir yatağında harabe bir yapıyla karşılaştık, yanımızdakiler bazı ölçüler aldılar. Bana orijinalinde geç Grek dönemine ait bir kilise kalıntısı gibi geldi. Uzunluğu on beş adım, genişliği ise sekiz adımdı; duvarların kalınlığı dört feet (1 feet= 30, 48 cm) ve oldukça kaba taş ve harçla yapılmış, ancak burada ne sütün ne de heykel kalıntısı vardı. Rehberimiz burası ve daha sonra gördüğümüz diğer bazı kalıntıları Klishia olarak isimlendirdi; bu isim belirgin bir şekilde εκκλησία ilişkili; büyük bir olasılıkla burası Grek Caloyers yerleşmesi ya da daha erken dönemlere ait bir yer.

Şimdi Kaz Dağı'nın eteklerinden tırmanmaya başladık ve kısa süre içinde çamların olduğu bölgeye ulaştık. Tırmanışımız sırasında oldukça uzun köknarlardan oluşan yoğun bir ormanın içinden yürüdük; bu ağaçlar büyük oranda çıra üretimi için kullanılıyor gibi ve yol boyunca reçine kaynatılması ve katran için yoğunlaştırılması için kullanılan çok sayıda büyük fırın gördük. Bu geniş ormanların yandığını düşünürsek, bizler, karla kaplı tepelere kontras olacak, siyah kömür gibi dikili duran binlerce çamın arasında, hiçbir yerleşme olmayan buradaki tek kalıntı olurduk. Katran fırınları ve sezonluk olarak katran çıkarmak için Troas'dan ama aynı zamanda Salamis adasından gelen işçilerin kaldıkları birkaç kulübe, bizlerin dağın bu ilginç bölgesinde gördüğümüz tek yapı kalıntısıydı.

Saat dokuzu çeyrek geçe ya da Evciler'den ayrıldıktan üç saat sonra, Menderes'in muhteşem şelalesinin eteklerine ulaştık; şelalenin yüksekliği yaklaşık elli feet (1 feet= 30, 48 cm) kadar. Daha sonra kayadan kayaya sıçrayarak, şelalenin başladığı yerden yaklaşık dört yüz ya da beş yüz feet sonra ovaya ulaşmakta. Kayalar ve bozuk zemin üzerinde, amacımız olan kayadaki yarığa doğru zorlukla ilerledik. Uzaktan, güçlü bir akıntıya sebep olan Menderes suyu, açık havada şiddetli bir patlama, gürültü ve derin bir sesle, dağa doğru uzayan geniş bir mağara ağızından akmaktaydı. Eğer bu kaynak Scamender ise, bizler için bu sürpriz olmadı, çünkü mitolojinin olduğu günlerde ancak bir nehir bu kadar soylu ve gizemli tanrısal kaynaklarıyla, Xanthos ya da Scamender ismiyle kutsanabilir...

İda'nın bu bereketli zirvesinde çok büyük olmayan düz bir alan vardı; uzunlamasına bir biçimi vardı ve etrafı kaba taşlardan yapılmış, içinde birkaç tane küçük mermer bloğun olduğu bir duvarla çevriliydi. Bu eklemeler belki de buradaki bir kiliseye aitti ya da bu duvar burada yaz aylarında otlayan koyun sürülerini korumak için yapılmıştı.

Maalesef buraya ilk ulaştığımızda, kar öylesine yoğun yağıyordu ki ve hava öylesine sisliydi ki, çevrede açık günlerdekine göre çok az şey görebildik. Güneşin kısa bir süre çıkmasıyla, ayaklarımızın altında yayılan tüm Menderes (Scamandrian) ovasını, içinden geçen nehrin serpantinlerin arasından akışını tümüyle görebildik. Bu anda rehberimiz bize uzaktaki ufuk çizgisindeki bazı yerleri işaret etti; Gökçeada (Imbroz adası) ve Semadirek (Samothrace), Makedonya'daki Athos dağı, Alexandira Troas, Sigeum ve Euxine (Karadeniz). Karda onun etrafına bir daire çizdim, bu eski bahriyelinin bana anlatabildiği kadarıyla topografyayı anlamaya çalıştım. Yüksekliği konusunda herhangi bir fikrimiz olmayınca, M. Choiseul Gouffier'in hizmetindeki Alman mühendis Bay Kauffer'nın takımadaları yüksekliğinden hesapladığı 775 toise (Fransa'da 1812 yılına kadar 1 toise altı feet = yaklaşık 1.949 metre olarak kabul edilmiştir) yüksekliği belirttim...

Şimdi artık İda'nın karanlık orman ve kayalıklarına geri dönüyoruz ve kısa süre sonra Evcilere (Evjilah) ulaştık, köylülerin bizim Kaz Dağı'nın zirvesine çıkmış olmamız karşısında şaşkın olduklarını gördük. Burada oldukça basit olan yemeğimizi yedik, ekmeğimiz şimdiye kadar gördüklerimizin en kötüsüydü, mayasız beyaz mısır unundan yapılmıştı.

Evciler'de yaklaşık otuz ev var, hepsi Müslüman. Evleri çok kötü, duvarlar kerpiçten, damlar ise yatay köknar kirişlerinin üstüne atılmış çalı ya da topraktan yapılma. Güzel havalarda Türkler boş zamanlarının çoğunu bu evlerin teraslarında geçiriyorlar; altında ise büyük kasvetli bir oda var, bu damların çoğunda küçük granit bir sütün parçası var, yumuşak yüzeylerin üstünde yuvarlıyorlar. Buradaki tek kişi, bir şeye ihtiyacı varmış izlenimi veren, Çanakkale'de (Dardanelles) valinin hizmetinde görev yapan ve biraz para biriktirdikten sonra kendi köyüne emekli olarak dönen, şimdi ise Ağa'nın yerini dolduran ve bir belediye başkanı ya da barış saplayan hâkim kapasitesinde olan, bir tek Türk var. Kendi parasıyla burada bir cami yapmış; caminin imamı ya da sorumlusu bizi ziyaret etti: Geliri altmış piaster yılda dört poundtan daha az olarak belirlenmişti; resmi olarak cami ve okulla ilgileniyordu. Bunlara bazen sünnet ve cenaze töreni de ekleniyordu. Geçimi için mesleğinden çok küçük çiftliğindeki ürünlere bağlıydı. Köyün sakinleri tarımdan daha çok sığır meracılığı ve avla geçinmekteler; genel olarak hayatın tadını çıkarıyorlar gibi, ama bizler bize gönülsüzce verdikleri küçük şeyler için istedikleri yüksek fiyatlar karşısında şaşırdık. Rehberimiz de bizimle Kaz Dağı zirvesine çıkmadan önce yedi piasteri (ya da yarım guinea) peşin aldı ve bizim ülkemizden gelen diğerlerinin kendisine bu paranın iki katını verdiğini söyledi.

Akşam yemeği sırasında katran fırınlarındaki kurum içindeki işçiler sohbet etmek için yanımıza geldiler; bize Salamis adasından gelen Hristiyanlar olduklarını söylediler; Kaptan Paşa'nın yıllık olarak bazı köylüleri İda'nın ormanlarında çalıştırmak için yolladığı gemi servisinden etkilediklerini de dile getirdiler.

Evciler'de bir gece konakladıktan sonra gücümüzü toplayıp, bir sonraki gün Yenişehir'e doğru geri yolculuğumuz başladı; rotamız bizi antik Skepsi'nin bir bölgesine yönlendirdi; bazen geldiğimiz yolu kullandık ve daha sonra ise, yaz aylarında kuru olan Menderes'in bir kolu olan (Chiousluk Sou'nu (?)) geçtik. Yolumuz Menderes'in batı teraslarındaydı. Evciler'den dört mil uzaklıkta Bayramiç'in zengin vadisinden geçtik ve sol taraftan ilerlemeye devam ettik. İki mil daha ilerde, Yasbekal-Chaya olarak isimlendirilen geniş ama sığ bir çaydan geçtik. Buradaki Türk mezarlığında, antik bir yapıya ait bazı parçalar gördüm. Buradan dört mil uzaklıkta rüzgârlı bir tepe Kızılköy'e (Kezil Tepe) vardık. Burada Doğuya ait çınar ağaçlarının altında mola verdik ve daha sonra Örenli (Oranjaou) isimli Türk köyünden geçtik ve hemen sonrasında yol tarafında akan bir çeşme gördük; yeniden Hadımoğlu ailesine ait işlenmiş ve etrafı çitle çevrili topraklara ulaştık. Sanderlee çayının kaynağı muhteşem ve yakınlarda ceviz ağaçlarının açık yeşilliği ve tekdüze çam ormanlarından sonra göze çok hoş gelen Gargaros'taki karları gördük.

Akşam saatlerinde Büyük Pınarbaşı'na (Boyuk Bounarbashi) vardık (bu ismi Scamandriya ovasındaki diğer köy isminden ayırmak için kullanıyorlar R.A.). Köy Türk düğünü nedeniyle oldukça neşeli ve gürültülüydü ve dinlenmeye çekilmeden önce, Çanakkale'den (Dardanelles) düğün için getirttirilen müzik grubu dansçılarıyla birlikte yanımıza geldiler. Müziklerini üç tane klarnete benzer alet ve farklı büyüklükteki davullarla yapıyorlardı. Çubuklardan çıkan tiz ses ve davulların gürültüsü içinde oturduğumuz küçük mekâna hiç de uygun değildi. Hem müzisyenler hem de dans edenler Türk kıyafetlerindeki çingenelerdi; bir tanesi palyaço ya da şaklaban rolü oynuyordu ve dans öylesine edebe aykırıydı ki, onları hemen geri yolladık.

Hadımoğlu'nun bize anlattığına göre, Gargaros'un eteklerindeki Evciler'den yaklaşık yirmi mil uzaklıktaki Büyük Pınarbaşı, Yenişehir yakınlarındaki daha önce ziyaret ettiğimiz Pınarbaşı'ndan daha zengin. Diğer isimdekinde olduğu gibi, bunun da yakınında su kaynakları var. Üç kaynaktan akan, büyük modern bir çeşme, büyük bir olasılıkla yakınlardaki bir harabeden getirilen taşlardan yapılmıştı; ama bizler antik döneme ait ne yazıt ne de heykel gördük: mezarlığın sınırında birkaç tane granit sütün vardı.

Buradan güney batı yönüne doğru gittik, Türkmenli (Turmanly) isimli bir köyü geçtik; yolumuz, Karadağ olarak isimlendirilen bir tepenin hemen sınırında yer alan Salkecheui Deresi'nin ovasından ilerledi. Burada durmadan geçtiğimiz Sapoory (?) isimli bir başka köy vardı ve Büyük Pınarbaşı'ndan yaklaşık on dört mil uzaklıkta Ayvacık'a (Aivajek) vardık. Bu kasabada yaklaşık iki yüz ev var; burasının sorumluluğu Hadımoğlu'ndan bağımsız olan Osman Ağa'da, ya da en azından valinin buyruğunu küçümseyerek bizde böyle bir etki bırakmak istiyor. Burada kaba ve terbiyesiz bir şekilde karşılandık ve şüpheli ağanın gelip pasaportlarımızı kontrol edip rehberimizi sorguya çekmesini bekleyene kadar bir hana yollandık. Bizi kabul etmedi ve zaman kaybetmeden kendi bölgesinden çıkmamızı emretti ve bizde birkaç at bulduktan hemen sonra buradan ayrıldık. Alıkonulduğumuz han bu ağanın döneminde yapılmış; yan yana yaklaşık otuz odası var, bazıları sepetçi, terzi ya da buraya zaman zaman gelip kalan zanaatkârlara kiralanmış. Hiç misafirperver olmayan Ayvacık'tan ayrıldık, dağların arasından kıvrılarak giden bir yoldan, pek çok yerde uzun ve dar yarlardan geçen Tuzla Çayı (Tousla Chya) ya da tuz bataklığı olarak isimlendirilen akan nehre ulaştık. Burada ilk kez Edremit (Adramyttium) körfezi ve küçük takımadalarını gördük. Ayvacık'tan sekiz mil uzaklıkta, yakınlarında, büyük bir alana yayılmış antik dönem kalıntılarının olduğu Türk köyü Behramkale (Behram) var; kalıntıların oranları öylesine büyük ve güzel ki zavallı Türk köyü Behram'ın evleri, onların yanında konargöçer bir grubun günümüzdeki kulübeleri gibi duruyor.

Bir sonraki sabah, Assos olduğu kabul edilen kentin muhteşem kalıntılarını meraklı bir şekilde incelemeye başladık. Burada, kentin girişinde bizi beklerken bulduğumuz, dikkatli bir konuksever ve yararlı bir rehberle karşılaşacak kadar şansımız vardı. Bize, Alexandria Troas'a giden yolların yakınlarındaki yerleri araştırmak isteyen iki İngiliz gezginin varlığından haberdar olduğunu, bu nedenle konaklama için yer ayarladığını, Ağa'nın onunla bizim için yiyecek yolladığını söyledi. Midilli'den gelen bir denizciymiş. Akşam yemeği olarak arpadan yapılmış koyu bir çorba, ıspanaklı fırınlanmış yufka ve üzerine ağır tereyağı gezdirilmiş pilav vardı; aynı zamanda balda yüzen, tereyağlı çörek de aynıydı.

17 Mart. Assos, denize doğru teraslı bir şekilde inen bir tepenin üstünde yer almakta ve Midilli (Lesbos) ve Edremit (Adramyttian) körfezine hâkim bir konumda. Duvarları oldukça güçlü ve yaklaşık 5 mil çapında. Antik döneme ait üç kent giriş yolu oldukça iyi korunagelmiş; dördüncüsü yıkıntı halinde; yüksekteki duvarlar orijinalinde "ΑσΤυ" akrapolis ya da kaleymiş, oldukça teraslı tarafı granit kayalardan meydana gelmekte. Tepede devrimden sonra bir Ceneviz kalesi, bir Grek kilisesi ve günümüzde bir Türk camisine dönüştürülen eski bir yapının kalıntıları var...

Antik kentin farklı yerlerinde, Etrüsk ve Grek olarak adlandırılan çok iyi üretilmiş, çok güzel siyah desenleri olan yığınla kırık vazoya rastladık. Burada kazı yapacak her hangi birisi, antik dönem sanatına ait çok değerli kalıntıları keşfedebilir.

Maalesef bizler kentin ismini taşıyan bir yazıt ya da bir Grek sikkesi bulamadık. Rehberimiz burada çok sayıda bakır sikke buldu, ama çok değerli şeyler değil, yazıları okunabilir durumda değil. Günümüzde burada yaşayanlara ait geleneğe göre, burası bir Ceneviz kalesiymiş.

Öğleden sonra saat üç buçukta, bu ilginç harabelerden ayrıldık ve kuzeye doğru yol almaya başladık. Behramkale'den (Beyram) bir buçuk mil uzakta, Tuzla Çayı (Tousla Chya) ya da tuz nehri isimli sudan geçtik. Sağ tarafta yüksek tepeler var; daha sonra büyük kayalıklarla çevrili bir ovaya girdik, bunlardan en yükseğinin adı Topal Tepesi'ydi. Beyram'ın altı mil kuzeyinde, Tousla Chya'na dökülen Goulfa Chya'nı (?) geçtik. Bazı teraslı tepeleri çıktıktan sonra, Beergaz köyünün dışında, solumuzda, Beyram'dan dokuz mil kuzeyde, küçük bir köy olan Tamış'a (Tamush) vardık. Üzerinde çok sayıda keçi sürüsünün otladığı kayalık bir yerde kurulmuş; aşağıda ise yayvan çukurluklar ve küçük vadiler var. Ağa'yı tek başına ve düşünceli bir şekilde bulduk. Mesafeli bir şekilde bizi onurlandırarak kaldığımız kulübeye akşam yemeği yolladı. Çok fazla soru sormadı, sadece bir av köpeği karşılığında bir saat, tabanca ya da dürbünümüz olup olmadığını sordu. Bu yerin tarihi hakkındaki tüm sorularımıza kaçamak cevaplar verdi. Ayrılırken, kaldığımız odada şaraptan vazgeçmemiz konusunda bizi uyardı, çünkü yerdeki kilimler ve hasırların, namaz zamanlarında Müslümanlar tarafından kullanıldığını ve kirlenmemesi gerektiğini söyledi. Hatta beş ya da altı adamını, tüm gece kaldığımız odada durmaları için yolladı; gerçi aralarından bir tanesi bu gereksiz ajanları uzaklaştırdı, ama bir tanesi tüm gece bizlerin üzerinde yattığı kilimin olduğu tarafta oturdu. Burada yaklaşık elli aile var, hepsi de Türk ve Mekke'ye gitmiş ve konukseverliği öğrenmiş, Hacı Ağa hariç, hepsi otlayan keçiler gibi kara cahil. Bir sonraki sabah, Ağa'nın birkaç koruması eşliğinde, tepeye gitmemize ve oradan kasabaya bakmamıza izin verildi. Oradan Tuzla Çayı'nın yatağını gördük; bize, suyun, Baba Burnu'nun (Baba Bournou) kuzeyinden üç saat ile Eski İstanbul'dan (Alexandria Troas) üç leagues uzaklıkta denize döküldüğünü söylediler. Nehrin ağzının denize döküldüğü yerdeki ovaya Keçideresi altı (Tchesederesi) denmekte. Yolumuz, ismi Çıyanderesi (Tscahyanderesi) ya da şeytan çukuru olan, bir tarafı sarp olan küçük bir vadiden geçti. Tuzla Dağ'ına gelene kadar Gargaros dağ silsilesi ya da İda'nın batıdaki devamı söz konusuydu. Tamış'dan (Tamush) yedi mil uzaklıktaki Baba Deresi isimli bir köyde durduk. Buradaki bizi Beyram'da konuk eden dostane rehberimiz denizci bize yakınlardaki Tuzla (Tousla) isimli yerle ilgili oldukça ilginç bilgiler verdi. Sıcak su kaynakları ve tuz işçiliği var, eğer Alexandria Troas'a giden yolumuzdan sadece bir saatlik bir süredeki başka bir yola saparsak oraya gidebileceğimizi belirtti. Bizde o yöne gitmeye karar verdik. Baba Deresi'nde kerpiç duvarları olan fakir bir cami var, ama verandası, ünik işçiliklere sahip farklı tarzlardaki başlıkları olan üç antik dönem sütunuyla destekleniyor. Köyün mezarlığında birkaç tane antik mermer var.

Bir saat içinde tuzlu suların buharlaştırıldığı sığ havuzlara varıyoruz. Tuz kaynakları burada öylesine zengin ki, istenildiği kadar tuz toplanabiliyor, geri kalan ise Tuzla Çayı'na bırakılıyor, oradan da denize dökülüyor. Burada yılda 100.000 kova ince beyaz tuz elde ediliyor. Kaynakları satın alan ya da Sultan'dan işletme yetkisine sahip Hadımoğlu'nun tekeli var. Bir tane sıcak kaynak hamam olarak yapılmış. Damı burayı kullanan hastaların adak olarak sundukları saç düğümleri ve bir elbise parçası ya da metal kaplamalı malzemelerle dolu. Tuzla kasabasını geçtikten sonra, gerçekten, çıktığı kaynaktan oldukça yükseğe kadar çıkan ana sıcak kaynaklara geldik, sular yere akmadan önce büyük bir basınçla yukarıya fışkırmakta. Sıcaklığı kaynar su seviyesinde, yakınındaki taşlar yanmış gibi görünüyor. Bu yoğun kaynaklardan yaklaşık yüz metre uzaklıkta, ayrı bir kanaldan Tuzla nehrine akan bir tane soğuk su kaynağı var. Yeşil bir bariyer sıcak kaynakla soğuk kaynağı birbirinden ayırıyor.

Hava öylesine sıcaktı ki, rehberimiz ve bize eşlik edenler, genel bir manzaranın görülebileceği tepeye bizimle çıkmakta pek gönüllü değiller. Bu nedenle Bay Carlyle ve ben birlikte yola çıktık ve oradan tuz kaynaklarından Tuzla nehrine dökülene kadar yaklaşık üç millik mesafeyi gördük. Yolumuzun üstünde yapılara ait zayıf kalıntılar gördük, ancak oraya vardığımızda her hangi bir yapı kalıntısına rastlayamadık. Baba Burnu ya da Lectum Burnu'nun yüksek dağları karşıdaki Makedonya kıyılarındaki Athos'u görmemizi engelliyordu. Tuzla'da grubumuza katıldıktan sonra ayrıldığımız yola tekrar döndük. Bize Kösedere'de (Tscesdere) kalacak yer ayarlaması için önceden yolladığımız Mustafa kısa süre sonra bizi geçti. Üzüm bağlarında birlikte çalışan çok sayıda Türk çiftçisi gördük ve meyvelerin olgunlaştığı dönem ve hasat zamanında birbirlerine yardım etmenin gelenek olduğunu öğrendik. Ancak bununla birlikte bağlar şarap yapmak için kültüre alınmamışlar; üzümler Türkler tarafından meyve ve kuru üzüm olarak kullanılmakta. Aynı zamanda üzümden Pekmez (Petmez) ismi verilen bir şurup da yapılmakta; kurumuş tatlı-et gibi olan bu ürünü şerbet yaparken şekerin yerine kullanıyorlar. Türk kasabası Kösedere'de yaklaşık üç yüz ev var, yönetimi Ayvacık ağasında, onu temsilen ise burada Ali Ağa yaşamakta: Ali Ağa mezarlığı bir duvarla çevirtmiş; bizler Troas'da bu şekilde korunan başka bir mezarlık yeri görmedik.

Öğleden sonra saat üç buçukta yeniden denizi görebiliyorduk ve yeniden Hadımoğlu'nun bölgesine girdik. Burada sınır, Vezir (Vizier) ya da Paşa Tepe ismi verilen bir tümülüsle belirlenmekte. Sahile doğru, rehberimizin verecek isim olarak Beşik Tepe (Beş Tepe), beş tümülüsünden başka isim bulamadığı çok sayıda tümülüs var.

Yolumuz bizi şimdi meşe ağaçlarından oluşan ormana doğru yönlendirdi. Büyük kabukları olan palamut taneleri boyacılıkta kullanılıyor ve Türkiye'nin bu bölgesindeki en önemli ihraç ürünü. Bu ağaçlar şu anda yapraklarla dolu.

18 Mart. Buradan denize doğru uzanan vadiye Olimichi Ouessi (?) denilmekte. Saat beşte bazı harabelerin olduğu yere ulaştık ve çok sayıda kırık lahit gördük. Doğal bir sıcak su kaynağı üzerine yapılmış bir Türk hamamında (Kestanbul) bir kadın heykeli var. Kısa bir süre sonra, Türklerin Alexandria Troas'a verdiği isim olan, rehberimizin Eski İstanbul Kapısı olarak isimlendirdiği antik su kemerine ulaştık. Çok yoğun geçen gün nedeniyle bu yoğun harabeleri gezemedik ve bu nedenle geceyi geçirdiğimiz Geyikli'de (Gaikli) mola verdik. Bu köyde birkaç yıl öncesine kadar yüz elli Türk ailesi varmış, ama kavga çıkardıkları için çoğu Ağaları tarafından Bozcaada'ya (Tenedos) çok yakın bir yere sürgün olarak yollanmış. Şu anda burada yirmi beş evden daha fazla yaşayan yok.

Ev sahibimize Eski İstanbul harabelerini ziyaret etmek istediğimizi söylediğimizde; bize, oranın hemen yakınlarında Hadımoğlu'nun sürülerinin otladığını ve sürülerin elliye yakın bekçi köpeğiyle korunduğunu, yabancıların onların arasından geçmelerinin çok tehlikeli olduğunu söyledi. Buna rağmen birkaç piaster, onun önden gidip, çobana, patronun arkadaşlarının harabeleri ziyaret edeceklerini söylemeye ve doğru ya da yalan, söz konusu bu tehlikelerin ortadan kalkmasına yetti.

Bir sonraki sabah, Herodes Atticus tarafından yaptırılan antik su kemeri harabelerinin arasından geçtikten ve sağa döndükten kısa bir süre sonra önemli bir binaya ulaştık, bir olasılıkla eskiden hamamdı ve iç tarafı düzenli künklerle döşenmişti. Onun yanında taş ve harçtan yapılmış, belki de bir giriş yolunda kullanılan bir kaide var. Rehberimiz bizi harabelerin sözüm ona Priamos Sarayı olduğuna inandırmak istiyordu. Kalıntılar, Hadrian ve Antonines döneminde, hamamı olan bir gymnasium olarak yapılmış gibi durmakta... Antik limanın yanında, son Kaptan Paşa'nın Çanakkale'deki (Dardanelles) kalelerin ihtiyacı için ısmarladığı granitten yapılma bir yığın top güllesi gördük.

Alexandria Troas harabelerinden ayrıldık ve kısa bir süre sonra Geyikli'deki çam ormanından geçtikten sonra saat birde Yenişehir'e (Yenicher) vardık. Yolumuzun üstünde kıyıya yakın bir yerde Yole (?) ismi verilen bir göl gördük, büyük bir olasılıkla Strabo'nun Pteleos'u; sağda ise Devise Tepe isimli tepe ya da tümülüs vardı. Daha sonra, bize söylendiğine göre Pınarbaşı'ndaki Kırkgözler'den buradaki çitlikte olan su değirmenini çalıştırmak için su getirmek amaçlı açılmış bir kanal ya da su yatağına ulaştık. Köylüler buranın yaklaşık elli yıl önce buradaki arazinin sahibi olan Hanım Sultan tarafından yaptırıldığını ve daha sonra burayı tamir ettiren Hasan Paşa'ya devredildiğini söylediler.

19 Mart. Bu küçük çayı bir köprüyle geçtik ve rotamızı kaynak su gölü boyunca neredeyse üç mil devam ettirdik. Kıyıdan uzak olmayan bir yerde sol tarafımızda, Peneleus'un olduğu tahmin edilen konik bir tepe var ve bizimle Pınarbaşı arasında oldukça dikkati çeken Üvecik Tepe (Udjek-Tepe) ya da Aesyetes mezar tepesi var.

Yeniköy'e ya da Greeklerin isimlendirdiği Neachore vardığımızda, Latince bir yazıtı kopyaladığımız köyün kilisesini incelemek için durduk.

C. MARCIVS. MARSV

V. F. SIBI ET SVIS

Burada oldukça konuşkan bir çerçiye rastladık, bize Troas'ın bu bölgesiyle ilgili devlete saygılı bir şekilde aşağıdaki bilgileri verdi.

Neachore'de yaklaşık yüz tane Grek Hristiyan aile var; bunlardan yetmiş tanesi arazi sahibi ve çiftçi, otuz tanesi ise işçi ve dükkan sahibi. Ürünün yüzde onundan fazlasını aşmayan devletin öşür vergisinin yerine, zor kullanan Ağa, saray için, üreticiden yüzde sekizini alıyor.

Kişi başına alınan vergi şöyle hesaplanıyor: Yetişkin erkekler yılda beş piastres, gençler üç, erkek erişkinler iki buçuk ödüyor. Ne kadınlar ne de çocuklar bu vergiye tabii değil... Genç kadınlar daha çok yün eğirmede çalıştırılıyorlar; ortalama gelirleri dört günde yüz drahmi, ellerine geçen 24 para, yaklaşık bir shilling; bir somun ekmek iki kuruş... Çalışamayacak durumda olan ya da çok yaşlılar, her çiftçinin belirli oranda verdiği arpadan, kotadan, her fakir aile başına yılda on sekiz kova arpayla, destekleniyor. Fakirler için kilisede önemli törenlerde papaz tarafından para da toplanmakta, bununla genel olarak onların ev kiraları ödenmekte...

Artık Troas bölgesinde yaptığımız geziyi tamamladık. Bu gezide antik sanat işçiliği için önemli olan birçok buluntuyu not ettim ya da bölgenin tarih ve coğrafyasını betimlemeye çalıştım..."