Çimenlik Kalesi (1717, Joseph De Tournefot) Mary Wortley Montagu (1689- 1762), 18. yüzyılın en ünlü İngiliz kadın şair ve yazarıdır. Soylu bir ailedendir. Kendisinden 11 yaş büyük bir politikacı olan Edward Wortley Montagu'ya âşık olur. Ailesinin karşı koymasına rağmen, 1712 yılında Edward Wortley Montagu'yla evlenir. 1716 yılında eşi İngiltere'nin Osmanlı elçisi olarak atanınca Lady Montagu eşi ve oğluyla birlikte İstanbul'a gelir. Lale Devrinin başlangıcına rast gelen bu dönemde iki yılını İstanbul'da geçirir. İngiltere'deki arkadaşlarına İstanbul'daki izlenimlerini en ince ayrıntılarıyla anlatan birçok mektup yazar. 1718 yılında eşiyle birlikte Londra'ya geri döner ve sosyetenin aranan bir üyesi olur. Hikâyeler ve çeşitli konularda makaleler yazar. Diğer soylularla çeşitli konularda topluma açık tartışmalara girer. Bazı görüşlerinden dolayı feminizmin ilk savunucularından biri olarak kabul edilmektedir. Lady Montagu, çiçek hastalığı geçirmişti ve yüzünde bu hastalığın izleri görülmekte idi. İngiltere'de henüz bulunmayan Çiçek aşısının İstanbul'da yaygın bir şekilde kullanıldığını gören Montagu, hemen iki çocuğunu İstanbul'da aşılatır. İstanbul'dan yazdığı mektuplarla ve Londra'ya döndükten sonra bizzat kendisi çiçek aşısını İngilizlere tanıtır. Osmanlı uygarlığını över. Osmanlıların kadınlara verdiği değeri anlatır:
"31 Temmuz 1718:
Geçen ayın altısında İstanbul'dan ayrıldım. Dünyanın en güzel parçasında yaptığım yolculuğun zevkine sizi de katma konusundaki tüm isteklerime karşın, sonunda bir tek mektup postalayabildiğim ilk liman Tunus. Dünyanın en güzel yöresinde, her sahne şiirsel bir görüşü anımsatır:
Tutuşmuş olarak şiirsel bir coşkuyla,
Ölümsüz adaları ve ünlü denizi seyrediyorum.
Çoğu kez, harpını titreştirirken esin perisi burada,
Yükselen tüm dağların şarkısı söylendi.
Bu şiirsel çılgınlık için sizden özür diliyorum. Eğer olabilirse, anlatımımın geri kalan kısmını düz yazı halinde sürdüreceğim. İkinci gün, peçemi taktıktan sonra, Chersonese Körfezi'nde kurulmuş ve Avrupa'daki ilk fetihleri olduğu için, saygı duydukları güzel bir kent olan Gelibolu'nun önünden geçtik. Ertesi sabah, ayın beşinde, Hellespont'da, şimdi Çanakkale Boğazı denilen Sestos ile Abydos şatoları arasında demir attık. Burada, eski ve önemsiz iki şato var. Tepelere egemen durumdalar. Eğer kaptanımızla, subayların dikkatini çektiğini duymamış olsam, bu yarıntılara aldırış etmezdim. Aklım fikrim çok iyi bildiğiniz trajik öyküdeydi.
Yüzen sevgili ve gecenin gelini,
Hero'nun aşkları ve Leandre'nin ölümü.
Yine dizeler! Kesinlikle geçtiğim yerlerin şiirsel havasına bulaşmışım. Abydos'un havası kuşkusuz aşk dolu. Şatoyu, kuşatma yapan Orhan zamanında, bir ihanetle, Türklerin eline geçiren işte bu tatlı tutkudur. Valinin kızı düşünde, müstakbel kocasını gördüğünü (onun yastığının altında bir düğün pastası koyup koymadığını ya da Azizi Agnes Bayramı günü, oruç tutup tutmadığını öğrenemedim) ve saldırganlardan birini sevgilisine benzettiğini düşünür. Yazgısına boyun eğmeyi isteyerek, ona verdiği yazılı bir pusula atar. Adam pusulayı generale gösterir. General içtenliğini sınamaya razı olup genç adama seçkin savaşçılardan oluşan bir birlikle gece yarısı geri dönmesini buyurarak ordusunu geri çeker. Genç kız öngörülen saat, genç adamı kaleden içeri alır. Adam garnizonu kılıçtan geçirir, babasını tutsak edip kızla evlenir. Bu kent Asya yakasında, bir zamanların Gelibolu yarımadasının başkentiymiş. Boğazı gördüğümden bu yana, artık Leandre'nin serüvenlerini o kadar gerçek ve de Kserkses'in (Darios'un oğlu, Pers kralı) gemilerinin güvertesini o kadar olağanüstü bulmuyorum. Gelibolu (1717, Joseph De Tournefot)
Boğaz o kadar dar ki âşık bir genç adamın boğazı yüzerek geçme girişiminde bulunması ya da kralın ordusunu geçirmeye çalışması şaşırtıcı değil. Fırtınaların sık sık oluşunu bilince, âşık gencin kaybolmasına ve köprünün yıkılmasına şaşılmaz. Buradan hareketle, İda tepesi hakkında güzel bir görüşe sahip oluruz.
Junon'un eskiden Jupiter'i okşadığı yerde,
Dünyanın efendisinin aşka boyun eğdiği yerde.
Birkaç mil uzaklıkta, zavallı ihtiyar Hecube'nin gömülü olduğu toprak parçasını gördüm. Bir fersah daha uzakta, ünlü Yenişehir Burnu (Sigee Burnu) bulunuyor. Burada demir attık ve merakım bana Aşil'in mezarının bulunduğu yeri görmek için, tepeye tırmanma gücü verdi. Ona saygılarını sunmak için, Alexander çırılçıplak bir halde, tepeyi koşarak dolaştı ve hiç kuşkusuz gölgesiyle avundu. Çok büyük bir kentin harabelerini gördüm ve üzerinde Bay Worthley'in çok belirgin biçimde, "Sigee Kenti" sözcüklerinin anımsadığı bir taş buldum. Taşın gemiye götürülmesi için buyruk verdik. Fakat bir açıklamada bulunmasına olanak vermeyen bilgisizliğine karşın, bir Yunanlı rahip bize, daha başka çekici taşlar getirdi. Küçük kilisenin kapısının iki yanında, hemen hemen on feet uzunluğunda, beş feet genişliğinde ve üç feet yüksekliğinde kocaman bir taş bulunuyor. Bir yüzünde, bir kabartma oluşturan güzel bir yontu var. Kaideli bir koltuğa oturmuş bir kadını, kuşkusuz bir ilaheyi gösteriyor. Gözyaşı döken bir kadın kucağında tuttuğu küçük bir çocuğu ona sunmaktadır. Bunu aynı şekilde, çocukları taşıyan bir kadınlar alayı izlemektedir. Bu, kesinlikle çok eski bir mezar. Ancak, iyi bir açıklama yapmayı düşünmeye cesaret edemiyorum. Sol taraftaki taş üzerinde, çok güzel bir yazıt var. Bunu yanlışsız olarak kopya ettiğimden eminim. Ancak, Yunancası Bay Wortley'in çeviremeyeceği kadar çok eski. Yoksul halktan ucuza alabileceğimiz bu yazıtın orijinaline sahip olmadığım için üzgünüm. Fakat kaptanımız, özel yapılmış bir makine olmadan, taşı deniz kenarına taşımanın olanaksız olduğuna ve bunun teknesine konulamayacağına bizleri inandırdı.
TOURNEFORT, _tenedos__Jo- seph Pitton de Relation d'un Voyage du Levant, fait par ordre du Roy Contenant l'his- toire ancienne Bu büyük kentin harabeleri arasında, şimdi Chio giysileri giyen yoksul Yunan köylüleri oturmaktadır. Kadınlar, askılıklarla tutturulan kısa etekler giymektedir. Ayakkabılar ve çok temiz çoraplarla, beyaz ince keten bezinden geniş kolları ve başlarının üzerinde, omuzlarına kadar inen iri pilili kocaman Müslim örtüleri var. Bay Sandys (kitabını okuduğunuzdan eminim, türündeki en iyi kitaplardan biri) bu harabelerden söz ederken, onların Bizans'ı kurmazdan önce, Konstantin tarafından yapılmaya başlanmış bir kentin temelleri olduğunu varsaymaktadır. Fakat ben bunun nedenini anlamıyorum ve bunların daha eski olduğuna inanmak eğilimindeyim. Bu burundan, İda Dağı'na inen ve geniş bir vadi içerisinde akan Simoeis Irmağı'nı çok belirgin bir biçimde görüyorduk. Şu anda Simoeis denilen bir akarsu vadisinde, küçük çamurlu bir ırmak gibi görünen, fakat belki de ilkbaharda kabaran Skamander ile birleşmektedir. Bu, ilahlar için Homer denilen Ksantos'u ve bu yüce adladır ki Oenonesu perileri Paris'e yazdığı mektubunda bunu ileri sürmektedir. Truva'nın bakireleri, La Fontailne tarafından öylesine güzel biçimde anlatılan serüvenin bu çok tanrılı töreni kaybettirinceye kadar, Skamender adı altında ilk lütuflarını armağan etme alışkanlığına sahiptirler. Simoeis ile bu ırmağın birleşmesinden sonra, ikisi birlikte denize dökülmektedir. Truva'dan geriye kalan tek şey, kentin üzerine yayıldığı topraktır. Zira kesinlikle eminim ki, civarda bulunan tüm antik yapılar çok daha yakın bir zamana aittir...
Sigee Burnu'nun kuzey kısmında, Ajax'ın mezarıyla ünlü Rhoetos Burnu'nu gördük. Bu ünlü kırsal alanlarla ırmaklar karşısında, elimde bulunan Homer coğrafyasının doğruluğuna hayran kalıyordum. Dağlarla ovaları nitelendiren hemen hemen tüm sıfatları hala doğru ve ben Martesinos Tepesi'nde, Don Quichotte gibi, hoş düşler içerisinde iki saat geçirdim. Ertesi gece, genel olarak Truva'nın bulunduğu kıyıya doğru yelken açtık ve ben, alışıla geldiği biçimde yabancılara gösterilen ve Türklerin "eski İstanbul" (Alexandria Troas. R.A.) dedikleri bu harabelerin söz konusu olduğunu düşünüyorum. Karada birkaç mil yol almak ve çok geniş olan eski surların etrafında dolaşmak için, bir eşek kiraladım. Bir tepenin üzerindeki bir şatonun ve vadide bulunan başka bir şatonun harabeleri arasında, üzerinde Latince yazıtlarını çıkardığım kırık sütunlarla birlikte iki kaide bulduk.
Kuşkusuz, en yakın harabeler Agustus'a adanmış bir tapınağın harabeleri. Romalılar tarafından yapıldığına göre, Bay Sandys'ın buna bir Hristiyan tapınağı demesinin nedenini anlamıyorum. Günden güne eriyip giden, Türk topları için çok büyük mermiler yapmaya yarayan kaliteli mermerden birçok mezar da var. Bu akşam, eskiden Apollon'un koruması altında bulunan Bozcaada (Tenedos Adası)'nın önünden geçtik. Çevresi yalnızca iki mil uzunluğunda. Fakat şu anda çok zengin ve çok kalabalık ve de nefis şaraplarıyla ünlü bir yer. Adaya adını vermiş olan Tennes hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Ancak, kıyısı boyunca gittiğimiz Midilli (Mytilene) adını söylemekle, Sapho'nun şarkı söylediği, Pittacos'un saltanat sürdüğü, şu büyük şiir, felsefe ve müzik ustaları olan Alcee Theophraste ve Arion'un doğuşlarının ünlendirdiği Lesbos'dan söz etmek zorundayım..."