1588
R

Reinhold Lubenau

Sesli Dinle

Reinhold Lubenau (1556-1631), 1587 yılında, Roma Cermen İmparatoru II. Rudolf'un mu'tad (alışıla gelmiş) haracını Osmanlı Hükümdarına teslim etmek içim İstanbul'a yollanan elçi Bartolomaus Petz'in elçilik maiyetinde eczacı olarak seyahat etmiştir. Königsbergli (Kuzey Almanya) Lubenau'nun yolculuğu Tuna Nehri üzerinde bir gemiyle başlar ve Belgrad'dan itibaren kara yolculuğu şeklinde İstanbul'a kadar devam eder. Osmanlı İmparatorluğu'nun çalkantılı olan III. Murat dönemindeki İstanbul hakkında verdiği bilgiler oldukça ilginçtir. Türklere karşı hayranlığı olsa da, dönemin Avrupa'daki hâkim olan Türk algılaması nedeniyle Türkleri kötülemeden de edemez. 1628 yılında yayımladığı günlüğünde Türk kültürünü ve özellikle de imaretleri çok över. Oldukça ayrıntılı olan günlüğünde gittiği her yerdeki mitoloji, tarih, botanik ve zooloji alanındaki gözlem ve yorumlarını da yazar. Lubenau, Troya'dan aldığı eseri, ülkesine götürebilen ilk yabancıdır. Anlatımlarında Troya'da aldığı bir plakayı ülkesine götürürken, taşıması zor oluyor diye, Venedikli memleketlisine bırakmıştır. Troya ve Çanakkale Bölgesi ile ilgili gözlemleri oldukça detaylı ve ilginçtir. Lubenau 1587 yılında Kaptan-ı Derya Hasan Paşa'nın yönetimindeki Osmanlı kadırgasıyla yola çıkar ve Çanakkale Boğazı sonrasında, kadırga Akdeniz'i dolaştıktan sonra 1,5 yıl sonra ülkesine döner. Bazı araştırmacılar söz konusu bu gezinin Akdeniz ile ilgili büyük bölümün uydurma olduğunu öne sürmektedirler:

"Gelibolu, Chersonesco Tracico'nun bir ucunda bulunan çok eski ve büyük bir kenttir, fakat surları yoktur. Burası eskiden beri çok ünlüdür ve limanı birçok gemiyi güvenle barındırabilecek özelliklere sahiptir. Çok büyük gemiler limana sığmasalar da, limanın önünde demir atarak güven içinde yatabilirler. Limanın kıyısında bulunan kale bir zamanlar gayet sağlam ve korunaklıyken, şimdi çok harap durumdadır. Gene de bu kalede çok sayıda nöbetçi asker bulundurulmaktadır.

Çardak Camii (1811, Antoine-Laurent Castellan)
Çardak Camii (1811, Antoine-Laurent Castellan)

Kalenin yakınındaki tersanede on adet büyük kadırga, dolaylarında da ayrıca başka tekneler ve 20 adet top vardı. Deniz kıyısında sekiz köşeli bir kuleye benzeyen büyük ve sağlam bir gümrük binası bulunmaktadır. Türk hükümdarları toplanan gümrük vergileri sayesinde büyük bir gelir sağlamaktadır. Çünkü buraya gemilerle getirilen mallar boşaltılıp gümrük işlemleri yapıldıktan sonra memleketin içlerine sevk ediliyor. Özellikle Ermenilerin malları, Bursa, Ankara ve Olimpos dağında üretilen yünlü ipekli dokumalar (Grobrum, Moher) ve halılar, burada gümrükleri ödendikten sonra başka ülkelere, ta Lehistan'a kadar gönderiliyor. Kentte, Türkler, Rumlar ve Yahudiler yaşamaktadırlar. Burada düz dokumalar da üretilmektedir. Kent, Marmara Adası'dan 70 İtalyan mili mesafededir...

Türk gemileri daha özgürdür, burada bir günden daha fazla kalmaları gerekmemektedir, hatta rüzgâr uygun olursa, yarım günden fazla da alıkonmuyorlar. Bu yüzden Suriye'ye veya İskenderiye'ye yolculuk yapmak isteyen Hristiyanlar, Türk gemilerine binmeyi yeğliyorlar ve çoğu kez 10 veya 12 günde İskenderiye'ye varabiliyorlar. Özellikle Ağustos ayının sonunda ve tüm Eylül ayı boyunca rüzgâr daha çok kuzeyden, baharda ise güneyden eser. Burası tutsakların çeşitli yöntemlerle başvurarak kaçmak için tercih ettikleri yerdir. Gelibolu'daki Aziz Augustinus manastırının bahçesinde Cenevizli keşişler limon, portakal gibi narenciye çeşitleri ve nar ağaçları yetiştirmektedirler. Manastırın yöneticisi bana bütün yıl boyunca meyve veren bir bağ kütüğü gösterdi. Böylece hiç olgun üzüm kıtlığı çekmezlermiş ve bağ kütüğü bir yılda yedi kere meyve verirmiş. Keşişin bana anlattıklarını olduğu gibi yazdım ve orada olduğum sırada bağ kütüğünün üstünde olgun üzüm salkımlarını gözlerimle gördüm. Burada Aziz Markos adında çok zarif bir Rum kilisesi var. Sakız adasında doğmuş dindar bir adam olan kilisenin yöneticisi Dionisus, bana etrafta görülmeye değer şeyleri gösterdi. Bu arada soylu bir aileden gelen ve 1584 yılında Osmanlı "Kapı"sına gönderilen armağanları getirmiş olan Bay Hans Ludwig Lichtenstein'ın mezarını da ziyaret ettim. Söz konusu beyefendi, erkek kardeşi Bay Georg Hartman von Lichtenstein'ın 19 Ocak 1585 tarihinde İstanbul'da (Konstantinopolis) ölmesi üzerine çok üzülmüş, bedenen ve ruhen sağlığını kaybetmiş. Bunun üzerine memleketine dönmeye karar vererek, hizmetkârlarının çoğunu kara yoluyla Viyana'ya göndermiş, kendisi de Venedik'e gitmek üzere bir Venedik gemisine binmiş, ama Gelibolu'ndan öteye gidememiş ve burada ölmüş...

Gelibolu kentinin dışında çeşitli sebzelerin yetiştirildiği çok güzel bahçeler vardır: Salata, turp, sarımsak, kabak, kavun, karpuz vb. Türklerin karpuz dediklerine, İtalya'da Anguriae denmektedir. Bunlar İstanbul'a (Konstantinopolis) gönderilir.

Düz bir tarlada birçok yuvarlak, muntazam tepecik gördük. Eski zamanlarda buralara Trakya krallarını defnetmişler...

Denizde çok sayıda üstü yassı ve kıç tarafı açık gemiler gördüm. Bunlar Avrupa'dan gelen ve Asya'ya giden veya aksi yönde yolculuğa çıkartılan develeri, atları, eşekleri gemiye rahatça sokabilmek için bu biçimde inşa edilmişlerdir. Gelibolu, Trakya'da deniz kıyısında bulunan dört Türk kentinin en sonuncusudur ve "Propontis" burada son bulmaktadır. Buradan başlayıp Ege denizine kadar uzanan denize "Hellespontus" adı verilmektedir. Çünkü kitaplarda yazılı olduğuna göre, Thece kralı Atamantis'in kızı Helle burada boğulmuştur. Propontis'te ve özellikle Helesponto'da bol bol kamış yetişir ve buralarda yaşayanlar, ot biçer gibi kamışları kesip kille karıştırırlar evlerinin yassı damlarını bu karışımla örterler. Yerliler buna "Arkeilli" adını vermektedirler...

27 Eylül'de gece yarısı bütün kadırgalar demir alıp yola çıktılar ve Gelibolu'ndan uzaklaşarak Asya yakasına doğru ilerlediler. Bir zamanlar ilk Türk hükümdarı olan Osman'ın Gelibolu kalesini zapt etmek için, bir avuç savaşçısıyla birlikte ağaçları birbirine bağlayıp yaptığı sala binerek yola çıktığı yere geldik. Gelibolu beyinin orada bir çiftliği ve güzel bir bahçesi var. Hemen yakınında da güzel bir camisi olan büyük bir köy bulunuyor(Çardak R.A.).

Köyün kervansarayı belki bin kadar deveyi barındıracak büyüklükte. Buraya her gün Bursa, Ankara, Karaman, Bitinya'nın, Frigya'nın Misi'nın çeşitli kentlerinden bir çok çeşitli mallar yüklenmiş olan deve kervanları geliyor, bazı yükler boşaltılıyor, bazıları ise develerle birlikte karşı kıyıya, Gelibolu'ya geçiriliyor. Böylece zaman zaman bu köyde iki bin, üç bin deve bir arada bulunuyor. İda dağından çıkıp, Rumların Mesaulon adını verdikleri güzel, düzgün araziden geçerek Abydos kalesi dolaylarında denize dökülen Karamenderes (Skamandros/ Scamander) veya şairlerin Xantus diye andıkları ırmak, köyün yakınından geçiyor (Bahsettiği ırmak Sarıçay olmalı R.A). Pek çok yazarın yapıtında adı geçen Simenotis ırmağı da bu yörededir. Fakat bu ırmak, hakkındaki yazılanlara bakılarak sanıldığı kadar derin değildir. İnsan atla veya yürüyerek bir kıyısından ötekine geçebilir. Bu Scamander ırmağının bir zamanlar Büyük İskender'in, İran kralı Darius'un kumandanlarını yendiği Granico (Granikos/Biga Çayı n. R.A). Akarsuyu olup olmadığını bilmiyorum. Bir kitapta okuduğuma göre Büyük İskender o ırmağa kendi ismini vermiş. Granico ırmağının da İda dağından çıktığını söylediler. Ben bu büyük zaferin kazanılmış olabileceği başka bir ırmağın varlığını saptayamadım. İskender, Troya kentini onarmış ve yenilemiş, Palladis mabedini de inşa ettirmeye başlamış. İskender'in ölümünden sonra Lysimakhos bu mabedi tamamlattırmış ve Troya kenti güzelleştirilmiş. Ben Troya kentini İda dağının yakınında, Scamandro ırmağının kıyısında çok aradım. Oysa İda dağının eteğinde, sol tarafta çam veya katran ağaçlarından oluşan büyük bir orman vardı... Kaptan Paşa, bir gün önce bu ormandan odun kesip eşeklere yükleyip kadırgalara taşınmasını emretmişti. Zira niyeti denizde dolaşıp birçok yere uğramaktı ve oralarda, özellikle Kiklad adalarında odun bulunmayıp sadece bazı yerlerde hiçbir işe yaramayan mersin çalıları bulunduğundan, bu odunları oraya götürecekti. Bu odun taşıma işiyle bütün bir gün geçirileceği için, yukarıda sözünü ettiğim İngiliz bana gelip Kaptan Paşa'dan izin almamızı ve çevrede bulunan antik Troya kentini, İda dağının yakınındaki İlia, Dardania, Teucria, Trositzo adlarıyla bilinen yerleri gezmemizi teklif etti. Ben kadırgadaki reislerden birini göndererek Kaptan Paşa'dan benim için izin istemesini rica ettim. Zaten Kaptan Paşa'nın teveccühünü kazanmış olduğumdan bana hemen izin verdi ve yanıma da yöreyi iyi tanıyan bir yeniçeri kattı... Eski, antik Troya kentini görebilme imkânını elde ettiğim için çok sevinçliydim. Çünkü pek çok kişi artık bu kentten hiçbir eser kalmadığına inanmaktadır ve hatta bazıları bu kentin sadece bir şairin hayal ürünü "figmentumpoeticum"olduğunu ileri sürmektedirler. Vergilius yapıtında şöyle yazmıştır: "Campus ubi Troya fuit" (Troya elbette düştü). Ve Ovidius der ki, "Troya icacet certe Danais invisa puellis. İbidem Seges est ubi Troya fuit" (Yunanistan'ın kızları tarafından nefret edilmiş onlara. Troya'nın olduğu aynı yerde buğday ekili). Ama şimdi oralarda hiçbir şey görülmemektedir.

Her birimiz yanımıza bir miktar azık aldıktan sonra, İngiliz dostum, yeniçeri ve ben eşeklerimize bindik. Ben eşeklerin sürücülerine, hayvanları hızlıca koştururlarsa bahşiş vereceğimi vaat ettim. Köyde karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk. Hızla ilerleyerek ormanın kenarına, hatta neredeyse İda sağına kadar geldik. Orada eşeklerimizden indik ve ben eşek sürücülerine bahşişler vererek onları memnun ettim. Yaya olarak yolumuza devam ederek, Troya kentinin bulunduğunu tahmin ettiğimiz sağ tarafımızdaki tepeye doğru ilerledik. Burası ormandan yarım Alman mili mesafedeydi. Dağları ancak uzaktan görebildik. Eğer buraya kadar eşeklerle gelmiş olsaydık, daha çabuk yol almış olacaktık. Ege Denizi ile burası arasındaki mesafenin çok daha kısa olduğunu fark ettik. Çünkü Ege Denizi'ne doğru uzanan ve eskiden Jarganum adı verilen Caput St Mariae burnundan Troya kentinin harabeleri pek güzel görülebiliyor (anlatılan yer Bozcada'nın karşısındaki Alexandria Troas antik kenti. R.A.). Birçok yerlerde kent surlarının bazı büyük bölümleri henüz yerinde durmaktadır ve bunlar denize oldukça yakındır. Nitekim biraz daha yaklaştıkça kentin bulunduğu tepenin üstündeki harabeler göründü; bunlar daha önce belirttiğim gibi, eski surlardan artakalan büyük duvar parçalarıydı... Surların büyük bir kısmı yakında bulunan ve Rumların Assos adını verdikleri dağdan elde edilen siyah, sert, dört köşe, kesme taşlardan, tıpkı İznik kentinde gördüğümüz tarzda inşa edilmişti. Yakında adını Assos dağından almış olan ve aynı sert, siyah taşlardan inşa edilmiş olduğunu Rumlardan öğrendiğim Assos kenti bulunmaktadır. Surların arasında birçok eski kulenin kalıntıları da görülmektedir...

Buradan tüm kenti ve denize kadar uzanan araziyi, ilerde de Bozcaada (Tenedo/Tenedos) adasını görebilmek mümkün...

Kadırgalar Gelibolu'dan aldıkları yeniçerilerle birlikte geri geldikten sonra, donanmanın tüm gemileri yelkenlerini açtılar ve yola çıkıldı. Forsaların da ayrıca kürek çekmeleri gerekiyordu. Böylece bütün gece yol aldıktan sonra 28 Eylül sabahı Dardanelle denilen ve bir zamanlar Abydos ve Sestos adı verilen iki kalenin bulunduğu yere geldik. Tüm bu çevre Dardania adıyla bilinmektedir. Türkler ise her iki kaleye Boğaz hisarları (Bogazaslar) demektedirler ve bu, "deniz geçidindeki kaleler" anlamına gelmektedir. Denizin ötesinde, Avrupa yakasındaki kaleye Sestos ve çevresindeki araziye de Dardania denilmektedir. Çünkü karşısında, Abydos'un gerisinde Troya ve Dardanio bulunmaktadır. Zaten vaktiyle Romalıların egemenliği altında bulunan tüm Graecia, Bitinya ve Pontus bölgelerine Romania denmektedir ve Türkler de buraları Rumeli diye adlandırırlar. Sonuç olarak bu dolaylardaki arazi günümüzde Dardania, Troas veya Troya arazisi adını korumaktadır, ama herkes istediği adı kullanabilir. Burada deniz öylesine daralır ki bir kaleden diğerine Hellespont üzerinden küçük bir tekneyle kolayca geçilebilir.

Donanmanın kadırgaları, kaleler görünür görünmez, tüm yelkenleri indirdiler ve gene boru sesiyle verilen komutlara uyarak hilal biçiminde dizilip savaş düzenine geçtiler, Kaptan Paşa'nın kadırgasını tam ortalarına aldılar. Kaptan Paşa bir fırkate ile kalelere mektuplar gönderdi. Bir yandan da kadırgalardan toplar atılıyor, gemi ve yelken direkleri güzel bayraklarla süsleniyordu. Kaledekiler de bayraklarını göndere çektiler ve denizin üzerinden karşılıklı birbiri arkasından top atışları başladı. Bu selamlama yarım saat kadar sürdü. Bundan sonra Asya yakasında bulunan Abydos kalesinden verilen bir işaret üzerine, tüm donanmanın kadırgaları belli bir düzen içerisinde, top atışları arasında, Abydos kalesine yaklaştılar ve demirlediler...

Avrupa yakasındaki Sestos kalesi (Kilitbahir Kalesi) yazar burada Osmanlı kaleleri ile antik Sestos ve Abydos kalelerinin yanlış bir şekilde aynı kaleler olduğunu düşünmekte. R.A) yürek biçimindedir. Tam ortada yüksek, sağlam, köşeli bir kule bulunmaktadır ve ayrıca da etrafı duvarla çevrilidir. Denize doğru 27 adet büyük top dizilmiştir. Kalenin arkasında katran ağaçlarından oluşan büyük bir orman vardır. Fakat bu ağaçlardan elde edilen katran, İda dağındaki ağaçların katranından çok daha koyu renktedir. Dağlar kaleye o denli yakındır ki, oradan kaleyi gözetlemek ve ateş etmek mümkündür. Kalede çok sayıda asker bulundurulmaktadır, çünkü Türkler, Konstantinopolis'in güvenliği bakımından bu kalelere çok önem vermektedirler. Kalenin çevresinde Maito (Maydos/Eceabat, yazar burada da bir hata yaparak Kilitbahir'in Maydos olduğunu düşünmektedir, R.A) adında oldukça büyük, güzel bir yerleşim vardır ve bunun da deniz tarafı bir surla korunmuştur. Küçük Asya'da bulunan Abydos kalesi (Burası Çimenlik kalesidir; ancak Nara kalesi ile karıştırılmaktadır, n. R.A) daha korunaklıdır ve bir düzlükte kurulmuştur, Dörtgen biçimde olup, kesme taşlardan yapılmış güçlü burçlarla güvenceye alınmıştır. Tam ortasında üzerinde büyük toplar bulunan dört köşeli büyük ve sağlam bir kule vardır. Etrafı bir setle çevrili değilse de geniş bir hendekle korunmuştur. Denize bakan tarafındaki çukurlara yirmi büyük top yerleştirilmiştir. Ama bunların tekerlekleri yoktur, sadece arka tarafları büyük taşlarla güvenceye alınmıştır. Böylece yerlerinden oynatılamazlar. Deniz kenarındaki topların bazıları ise tekerleklidir. Yakınlarda Rum balıkçıların yaşadıkları birkaç küçük ev bulunmaktadır. Evler tek kattan ibaret olup doğu ülkelerinde çok sık rastlanıldığı gibi çatısızdır. Burası küçük bir köyü barındırmaktadır. Hemen yakınında da Scamender veya Xhantus (yazar burada da Sarıçay, antik Rhodios çayını, Skamender nehri ile karıştırmaktadır, n. R.A) akarsuyu denize dökülür. Bu bölgenin tüm Türkiye'nin anahtarı durumunda olduğu ileri sürülüyorsa da, bence bu çok abartılı bir iddiadır. Aslında bu kalelerin yapılmasındaki amaç, Konstantinoplolis'e saldırmak isteyen düşman filosunun burada alıkonmasıdır. Hristiyan gemileri denizde dolaşırken buraya öylesine yaklaşırlar ki, top atılsa isabet ettirilebilir. Konstantinopolis'e giden veya oradan gelen gemiler bu kalelerin önünde demir atmak zorundadırlar. Burada geminin içinde arama yapılır ve Konstantinopolis'ten gelenler, kadı veya bizzat padişah tarafından verilmiş bir pasaport göstermek zorundadırlar. Kadırgalar da pasaportsuz buradan geçemezler.

Fakat bütün sıkı önlemlere karşın, gene de kölelerle dolu bir kadırga buradaki nöbetçileri kandırmayı başarmış...

Kaleler ziyaret edildikten sonra Kaptan Paşa donanmaya hareket emrini verdi. Yelkenler açıldı ve yola çıkıldı. Abydos kalesinden çok uzak olmayan bir düzlükte birçok eski ve büyük bina harabesi görülüyordu. Sahilde de tuğladan inşa edilmiş, savunma tesislerine benzeyen eski, büyük duvarlar yükseliyordu. Bunlara Kaput Gimensium diyorlar. Bina çökmüş, bir tuğla yığını haline gelmişti. O civardaki bir burnun üzerinde eskilerin Sigaeum (Çanakkale Boğazının Ege'deki girişinde, Skamender Nehri'nin (Karamenderes) Troya Ovası'ndan boğaza döküldüğü yerde olan, bazı gezginlerde Rum köyü Yenişehir'in üstüne kurulduğu antik Sigeion yerleşmesi; günümüzdeki adı Orhaniye Tabyalarıdır, n. R.A) Capo de Janiczari bulunmaktadır. Burada iki burun arasında kalan bir deniz girintisi üzerinden eski Troya kentinin harabelerine ulaşmak için rahat bir yol vardır. Vaktiyle bu bölgede büyük sarnıçlar ve erzak depoları bulunuyormuş, fakat bunların büyük bir kısmı harap olmuş. Yalnız yağmur sularının toplandığı sarnıçlar henüz duruyor. Biz sağa doğru dümen kırarak Chersoneso tracico adıyla bilinen ve günümüzde Aziz Georg'un kolu denen yarımadanın (Gelibolu Yarımadası) üzerindeki dağların önünden geçtik. Hecuba'nın (Troya kralı Priamos'un ikinci eşi) ve Protasilai'nin (Protesilaos, Troya efsanedinde adı geçen Yunanlı bir kahramandır. Gemiler karaya yanaşır yanaşmaz düşman toprağına ilk ayak basan asker olup Hektor tarafından öldürülmüştür) mezarları buradadır..."