Alexandria Troas Harabeleri (1764, Richard Chandler) İngiliz Gezgin ve araştırmacı Richard Chandler (1738-1810), klasik Yunan Roma antik dönem kültürünü araştırmak için bilgi edinme amaçlı, 1734 yılında, zengin ve soylular tarafından Londra'da kurulmuş bir dernek benzeri kuruluş olan Society of Dilletanti'nin Grek kültürünü araştırması için Ege'ye yolladığı ilk kişidir. Chandler'in bu misyon için seçilmesinin nedeni ise o dönemin en önemli Homeros uzmanı olan Robert Wood'un onu bu ilk misyon için önermesiydi. Richard Chandler, gezisine yanında mimar Nicholas Revett ve ressam William Pars ile birlikte çıkar. Misyonun tek amacı Anadolu ve Yunanistan'daki antik dönem eserlerini belgelemek ve incelemekti. 1764 yılının Haziran ayında Çanakkale Boğazı ve Anadolu kıyıları için yelken açarlar. Chandler'in bu gezisi 18. yüzyılın antik dönem kültürü için yapılmış en önemli gezi olarak kabul edilmektedir. Ancak Chandler, anlatımlarında Türk kimliğine karşı katı ve zaman zaman ön yargılı bir şekilde yaklaşmış ve ötekileştirmiştir:
"Çanakkale Boğazı'na giriyoruz, sağımızda Troas, solumuzda ise Cherronese ya da Trakya yarımadası. Sabahın altısında Yeniköy'e vardık, karşıda Mastusia burnu. Çok dar bir boğaza dağılmış durumdalar. Daha sonra IV. Mehmed tarafından 1659 yılında yaptırılmış iki kaleyi geçtik. Avrupa yakasındaki daha yüksekte, diğeri ise alçakta; her ikisinde de yerleşme var. Evler, zarif minareler ya da camilerin kubbeleri, selviler, dağlar, adalar ve ışıldayan sudan meydana gelen durum, son derece güzel bir manzara oluşturuyor...
Geniş bir ova yüzeyi görüyoruz, gözlerimizin önüne İlyada'daki savaşı, kaskallarıyla kahramanlar geliyor ve boğazın çıkışında kumdan bir set oluşturmuş Karamenderes (Skamander) nehrini görüyoruz...
Şimdi II. Mehmed tarafından yaptırılan içteki kalelere yaklaşıyoruz, iki kıtaya ayrılmış oldukça dar boğazı koruyorlar. İkisinde de yerleşim var, Asya tarafında beyaz bir bayrak çekilmiş, deniz kıyısında ise üzerinde çapraz işaret olan kırmızı bir bayrak var. Bunlar İngiliz ve Fransızlara ait...
Gemimiz Anglicana'dan indikten sonra, kıyıya ulaşıncaya kadar teknemizdeki kolları ve boyunları çıplak, yüzleri güneşten sararmış yabani denizcileri seyretmek için çok zamanımız vardı. Akıntı bizi kalenin aşağısına getirdi, buradaki kıyıda iki tane Türk kadını gördük. Ama ne tipler! İkisi de beyaz çarşaf giymiş, ayaklarında ise şekilsiz eski ayakkabılar. Bir grup Türk kıyıda gemiye bakmak için toplandılar; sanki yeni bir insan tipi seyreder gibi. Hepsi genel olarak iri ve uzunlar; bazılarının uzun, alımlı ya da saygı uyandıracak sakalları var. İri ve asil görünümleri, uzun sarık ve bol giysileri, farklı canlı renkleriyle, üstlerindeki yoğun elbiseler büyük ölçüde heybetli görünümlerine katkıda bulunuyor. Çanakkale Boğazı ve Karamenderes Deltası (1750, Robert Wood)
Kıyıda İngiltere konsolosu tarafından karşılandık, şişman, iyi görünümlü bir Yahudi. Kötü bir İtalyanca ya da Fransızca ile bizi selamladıktan sonra, şehrin içinden bizi, bu ulustan insanlara ayrılmış mahalledeki evine götürdü.
Birkaç basamakla, çift katlı döşemesi olan odaya çıktık, kilimlerle kaplı odaya girdik. Üç tarafı, yaslanmak için yastıklarla kaplı alçak sofayla çevriliydi. Serin esinti, tahta panjurların arasından içeri giriyordu. Yahudilerin inançlarına göre, sabah (cuma günü güneşin batışından, cumartesi güneşin batımına kadar) ateşe dokunmaları yasaktır; ev sahibimiz keyfimizin yerinde olması konusunda sıkıntılıydı. Bununla birlikte kısa bir süre içinde geleneksel olarak rahatlamak için kullanılan hafif tütünlü bir pipo getirdi, bir kaşık dolusu tatlı ağzımıza tıktı, ellerin yanmasını önlemek için dışı filigranla kaplı çini porselende kahve sundu.
Çapraz ayaklarla doğulu oturma modeli bize çok zor geldi. Ama akşam yemeğinde, halının üzerine konulmuş alçak, geniş bir tepsi vardı. Oldukça aceleci bir şekilde yemek tabakları servis edildi ve onun hemen ardından bir kupa şarap servisi de yapıldı. Tabak, çatal ve bıçağımız yoktu, ellerimizle yedik. Yemeğin tümü ve etraftaki her şey antikti. Daha sonra yemek en iyi kalitedeki meyvelerle, leziz incir, kavun ve sıcak iklimlere özgü, bağlardan daha yeni koparılmış farklı türlerdeki üzümlerle tamamlandı. Konsolos bizimle birlikte yedi, ancak kardeşi ve diğer bir Yahudi ise beklediler. Yemeğimiz bittiğinde hizmetkârlardan biri bir tas ve havlu getirdi, elimize su döktüler. Daha sonra herkese birer kahve geldi. Basık havadan yorgun olan ev sahibimiz ile sahilde yürümek ve ardından valiye geldiğimiz konusunda bilgi vermek için dışarı çıktık.
Akşam konsolosla birlikte şehre dolaşmak için dışarı çıktık. Evlerin çoğu ahşaptandı, sokaklar ise oldukça dardı. Önemini yitirmemiş çanak çömlek üreten fabrika gördük; testilerin modasının değişmediğini, antik dönemden gelen eski profil ve biçimlerin devam ettiğini düşünmekteyiz. Yerleşmenin konumu alçak olduğu için salgın hastalıklar açısından dezavantajlı. Bunun yanında alışıldığı üzere her yıl burada yaşayanları ziyaret eden veba salgınının zararları dikkat çekici, hastalık çok fazla burada kalmasa da. Yükselmiş mezarlıklar kentin etrafını genişçe sarmış; içindeki çok sayıdaki kırılmış granit sütün parçaları ve mermer fragmentlerle mezar taşı işlevi görmekte, bazılarının üstünde Türkçe yazıları kazınmış, süslenmiş ve boyanmışlar. Ermeni mezarlarının olduğu yerde uzun bir Grekçe yazıt keşfettik. Beyaz bir mermer üzerindeki yüzeye işlenmiş, ancak okunaklı değil. Marmara Denizi'ne (Propontis) doğru olan kayalık yükseltinin üstünde çok sayıda yel değirmeni var.
Kent ve kalenin güneyinde İda Dağı'ndan kar ve yağmurlardan sonra büyük bir güçle gelen nehir (Sarıçay) yatağından taşmakta. Yapılan geniş bir duvar ve ağaç dizisi, taşkınlar sırasında evleri korumak amaçlı yapılmış. Nehrin ağzında Karamenderes (Skamender) gibi kumdan bir set var. Nehir yatağı genişçe ve taşlı; yeşil çalılıklarla dolu; ancak su ile dolu çukur yerlerde kadınlar sıkıntılı yüzleriyle yoğun bir şekilde çamaşırlarını yıkamakta ve kurutmak için yerlere sermekteler...
Akşamdan yakındaki komşu yerleri gezmeye devam etme konusunda anlaşmıştık. Çanakkale Boğazı'nın (Hellespontus) girişinin yakınlarındaki adaları gezmeyi planlamıştık. Sabahın erken saatlerinde konsolos yemek içmek ve tekne gibi diğer gerekli şeyler için para istedi. Saat sekiz ile dokuz arasında işe koyuldu. Yanımızda dört tane silahlı Türk ile bir Yahudi hizmetkâr vardı. Son iki kişi ve konsolos, önümüzdeki küçük bir kilimin üstünde ayakları çapraz şekilde oturdular; arkada teknenin kaptanı küreklerle tekneyi onların omzu üzerlerinden bakarak kontrol ediyordu...
Antik ismi Morto Koyu (Coelos) olan liman ya da koyun girişini geçtikten sonra, on bir sularında Trakya yarımadasına çıktık.
Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) girişindeki Avrupa kıyılarındaki ilk kalenin yakınındaki yerleşmede fakir bir Yahudi'nin çok kötü durumdaki kulübesine çıktık. Burada deniz kenarına doğru, üzerinde bir örtü olan toprak tabanlı bir odada yemekler hazırlandı. Öğle güneşi dayanılacak gibi değildi. Konsolos her zaman olduğu gibi uyudu; biz de dinlenmeye çekildik ya da pencereden manzaranın keyfini çıkardık. Altımızda parıldayan Çanakkale(Hellespont) vardı. Sağımızda Mastusia burnu, karşıda Asya kenti ve kalesi, Karamenderes tarafından (Skamender) bölünen güzel ova ve daha önce sözünü ettiğimiz tepecikler, iki tanesi kıyıdan çok uzakta değil, Sigeon'un üstünde ve çok uzağında değil.
Ortalama ve çok kötü durumdaki bu kentin antik ismi Eleus (Seddülbahir/ancak antik kent şu an Çanakkale Abidesi'nin olduğu tepede R.A), cadde ve sokaklar dar ve karışık. Kalenin kuzey tarafı kıyı boyunca uçuruma kadar gitmekte.
Biz kıyıya çıktıktan sonra, Türkler kürek çekerek Mastusia'nın etrafına döndü ve her hangi bir şey olmadan bizleri bekledi. Valinin bahçesinde biraz dinlendikten sonra tekneleri kıyıya çekip kalenin duvarlarına yasladılar. Büyük bir Korinth sütunu ve süslü bir sunak gördük, mısırı dövmek için içi oyulmuş. Kasabının (Seddülbahir) diğer tarafının sonunda çıplak bir tepecik var. Burası, eskiden beri Protesilaus'un kutsal toprağı ve büyük bir olasılıkla mermer parçalarının ait olduğu tapınağı olarak kabul edilmekte. Hektor tarafından öldürülen Protesilaus, Troya seferinde en önemli askerlerden biridir. Ölümünden sonra kahraman olarak saygı gördü ve Eleus'un koruyucusu ve varisi olarak ün saldı...
Daha sonra Limni'ye (Lemnos) gitmeyi planladık, fakat tersten esen rüzgâr bizi Bozacada'ya (Tenedos) sürükledi.
Bozcaada (Tenedos) kayalık ama bereketli bir ada. Antik dönemde çevresi sekiz stadia ya da on mil olarak hesaplanmış; Sigeum'dan uzaklığı on iki buçuk mil. Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) girişine çok yakın olan konumu ve İstanbul'a (Konstantinopolis) giden gemilerin kötü ve rüzgarlı havalarda sığınabileceği, demir atabileceği güvenli bir liman olması nedeniyle eski çağlardan beri çok önem taşımış. İmparator İustinias, İskenderiye'den gelen tahılların korunacağı büyük depoların bulunduğu bir bina yaptırmış. Bu bina doksan metre uzunluğunda, 25 metre genişliğinde çok yüksek bir binaymış. Mısır'dan yapılan gemi seferleri bu depo sayesinde tesadüflere bırakılmadan gerçekleşmekte ve depodaki tahıllar başkente ulaştırılmaktaymış. Yunan İmparatorluğu'ndaki karışıklıklar burada da kötü bazı olayların yaşanmasına neden olmuş. Bu denizleri güvensiz hale getiren korsanlar uzun yıllar burada yuvalanmışlar. Bu durum Osmanlıların 1302 (bu tarih doğru değildir R.A.) yılında burayı alıp, gemileriyle çevredeki adaları da denetim altına sokuncaya kadar devam etmiş.
Bozcaada'nın (Tenedos) limanı bir duvarla çevriliymiş ama bu duvardan geriye su yüzeyinde görülebilecek hiçbir kalıntı göze çarpmıyor. Sadece bu duvarın temelleri üzerine taş atılarak buranın bir dalgakıran işlevi görmesi sağlanmış. Liman sırtını bir tepeye dayamış, güneydeyse birçok yel değirmeni ve tabya görünüyor.
Karşısında bir kale yer almakta. Bu kale 1615 yılında dört günlük bir kuşatmadan sonra Venedikliler tarafından alınmış, ama kısa bir zaman sonra çok kötü bir durumda terk edilmiş. Sayıları oldukça çok olan evler yamacın dibinde ya da üzerinde yer alıyorlar. Evlerin önündeki bölgede denize atılan toprakla doldurulmuş. Adada 600 Türk, 300 Rum ailesinin yaşadığı sanılmakta. Rumların güzel bir kilisesi var.
Biz adada dikkat çekici fazla bir kalıntıya rastlamadık. Geldiğimizde şimdi çeşme olarak kullanılan büyük ve sağlam bir lahit dikkatimizi çekti. Üstteki taşın ya da kapağın bir deliği vardı ve su buradan akmaktaydı. Lahidin bir yüzünde yazıt var. Buranın az ilerisindeyse içinde tahılın dövüldüğü kanallı bir sütun parçası gördük; eski bir yıkıntıdaysa açığa çıkarılmış bir döşeme vardı. Caddelerde, duvarlarda, mezarlıklarda çok sayıda mermer sütun parçaları ve az sayıda yazıtlar gördük.
Pazar akşamı bir şenlikte adanın Rumlarıyla birlikte oturduk; az ileride karışık bir grup müzik çalıp dans ediyordu. Kadınlarıysa düz damlı evlerin tepesinde kümelenmiş onları seyrediyor, aynı zamanda tatlı havanın ve güzel gökyüzünün tadını çıkarıyorlardı. Kaldığımız odadan çok memnun kaldık. Çok derli topluydu, elbiselerimizle uyuyorduk. Gece boyunca serin bir rüzgâr pencere parmaklıklarının arasından esiyor, sessizliği daha da güzelleştiriyordu. Bu tür ülkelerde insanlar sıcak nedeniyle sabahın karanlığında kalkıyorlar. Günün ilk saatlerinde Fransız konsolosunun uzun ve gösterişli bir sakalı olan Rum ile hediye olarak gönderdiği yeni toplanmış üzümleri ve diğer meyveleri aldık. Kahvaltı için ekmek ve kahvenin yanı sıra, tadı ve kokusu çok güzel olan misket diye adlandırılmış harika bir şarap da getirdiler. Ada, bu şarabın yapıldığı üzümleriyle meşhurmuş.
Biraz gecikmeyle de olsa tekneye bindik ve Bozcaada (Tenedos) limanından adayı sağımızda bırakarak yola çıktık. Saat ona doğru güzel bir plaja yanaştık; adanın neredeyse yarısını kat etmiştik.
Şimdi ise, araştırmayı planladığımız adanın kuzeyindeki bir yapının yanındayız. Küçük kemerli bir oda görülmekte, sanki harabe halindeki bir kilesinin altında kalmış antik duvarlar gibi. İçeri ışık yardımıyla birkaç basamakla giriliyor. Tabanı sularla kaplı. Yanında bir ya da iki tane incir ağacı ve duvarının içine yerleştirilmiş modern Grekçe yazıt olan bir çeşme var...
Yemek yiyip, gölgede biraz uyuduk; kısa bir süre sonra Fransız konsolos bizi almaya geldi. Öğleden sonra iki sıralarında şiddetli bir rüzgarla, antik ismi Troas ve Alexandria Troas olan Eski İstanbul'a doğru dümen kırdık. Bozcaada'dan (Tenedos) mesafesi yaklaşık kırk stadia ya da beş mil. Bazı kalıntılar etkileyici bir şekilde görülebilmekte; düzensiz zirvesi ağaçlarla kaplı muhteşem İda dağı arka planda...
Yanaştığımız Troas limanı, yarım daire biçiminde ve etrafı bir tepeyle çevrili ve kalıntılarla dolu. Pek çok küçük granit sütün dikili durmakta, kimi yarısına kadar gömülü ve çoğunun yüzeyi hava koşulları nedeniyle tahrip olmuş. Büyük olasılıkla gemiler halatla bunlara bağlanmakta. Girişteki kum platform denizle olan bağlantısını kesmekte, küçük liman ise kuru. Büyük limanda su var ancak sığ gibi...
Buranın harabeye dönüşmeye başlayıp bitmesi büyük bir olasılıkla Yunan İmparatorluğu'nun yok olmasından önce gerçekleşmiş. İstanbul'daki (Constaninapolis) pek çok ev ve kamu binası bu dönemden sonra buranın malzemesiyle yapılmış. Biz sadece, aslında tüm harabeliğe dağılmış önemsiz bir kaç beyaz mermer parçası bulduk. Limanda bazı parçalar, bunlardan iki tanesi gemiye yüklemek için oraya getirilmiş gibi. Depo artık tümüyle tükenmiş durumda. Troas ismi 1389 yılından sonra kullanılmamıştır...
Kemallı'dan üzüm bağlarına doğru döndük. Amacımız mümkün olduğunca çabuk bir şekilde bizlerin burada zaman geçirmesiyle artan huzursuzluk nedeniyle ortaya çıkan tehlikeli haydutlardan uzaklaşmaktı. Aceleyle tekneye bindik ve karanlıkta Troas sahili boyunca yol almaya başladık. Beş mil kürek çektikten sonra kıyıya çıktık ve sahilde uyuduk. Muhteşem gece, tahminimize göre, avlanmak için sürü olarak dolaşan çakalların ulumasıyla daha da korkunç bir melankoliye dönüştü.
Gün doğmadan üç saat önce yeniden yola koyulduk ve yediye kadar göze çarpan kayalık bir kıyıya vardık. Daha sonra Enekioi ya da Yeni Köy'de kıyıya çıktık. Köy öylesine fakir ki kahvaltımız için ne üzüm ne şarap ne yumurta ne de onları kızartacak yağ bulamadık. Yüksek bir yere kurulmuş, daha önce önemliymiş. Kilisenin kapısında Latin mezarına ait bir yazıt var. Plinus Troas'da Nea ya da Yeni Köy isminde bir köyün varlığından söz ediyor, belki de orası. Üzerine hiç yağmur yağmamış bir Minerva (Roma dönemi tanrıçası R.A.). imgesi vardı. Söylendiği gibi bu ,buraya terkedildikten sonra hiç eskimemiş.
Yeni Köy'den (Enekio) ayrıldık ve günün ortasında Hellespont olmayan bir sahile vardık. Sigean burnundan çok uzak değil, ve merdivenlerle, bir zamanlar ki Siegeum kentinin yerine kurulmuş Grek köyü olan Gavurköy'e (Giaurkioi) vardık. Denizden yüksek, artık hem sefillik hem de konum olarak Yeniköy'e (Enekioi) benziyor. Kalacak yer için kır evinde küçük bir yer verdiler; ama döşemeden yere düşmemek için bizi uyardılar. Evin sahipleri çok fakirdi. Avluda bir kadın alçak sesle ağlayıp sızlanıyordu; nedenini öğrenmek istedik; bize köylülerin domuz beslemek için piaster (dönemin para birimi /kuruş R.A.) ödemek zorunda olduklarını anlattılar. Ağa için bu parayı toplayan Türk, ödenmesi için on pereaus (para birimi) istiyormuş; onların da bunu ödeme güçleri olmadığı için oğullarını cezaevine götürecekmiş.
Yenişehir'in (Gavurköy Giaurkioi) yüksek tepesinde Sigeum kalesi varmış. Yamaçta ise İda dağına karşı, mermer kalıntıları etrafa saçılmış Atheneum yerleşmesi ya da Minerva tapınağını kapsayan ana kilise var. Ünlü Sigean yazıtı sağ tarafta duruyor, sağda ise kaliteli beyaz mermerden kaide var; ikisi de oturmak için kullanılıyor...Aynı bina içinde bulunan ve tapınağın yakın çevresinde duran bir mermer, şimdi artık Cambridge'deki Trinity College'de bulunmakta... 1718 yılında papa ya da Grek rahip tarafından alınarak, İstanbul'daki elçi Edward Wortley Montague'ye yollanmış. Bu parçanın duvardan çıkarıldığı yer halen görülebilmekte...
Kilisenin yamacından (Sigeum'daki) pek çok tepeciği ve ekilmiş geniş bir ovayı, pamuk tarlaları dışında, kavrulmuş kızıl kahverengindeki tarlaları görebiliyorduk... Burada İlium'un ya da Yeni Troya'nın iki nehrin kesiştiği yerde olduğu gerçeğini ve yanlışlıkla Karamenderes (Skamender) nehriyle karıştırılan Dümrek Çayı (Simois) nehrinin Sigeum'a ve Baba burnu ya da Lectos'a en yakın nehir olduğu gerçeğini belirtmek gerek...
Yaygın bir söylentiye göre, Bozcaada'da (Tenedos) bizden ayrılan konsolos, Gelibolu yolunda haydutların saldırısına uğramış. Köye döndüğümüzde bu söylenti doğrulandı, Yahudimiz çok acı çekmekte. Çanakkale (Dardanell)'den adamlarıyla tekneyle yola çıkmış, alışılmış olduğu gibi akşam yemeği için kıyıya yanaşmışlar, haydutlar aniden üstlerine saldırmışlar, kısa sürede onların üstesinden gelmişler. Söylediğim gibi konsolos çenesine kadar suya doğru kaçmış, ama ona rağmen ateş etmeye devam etmişler, ağır yaralanmış...
Sabahın erken saatlerinde Sigeum'un olduğu tepeden aşağıya doğru, Gavurköy'den (Giaurkioi/ Yenişehir) uzaklığı yarım saat olan Kumkale'de (Chomkali) bizi bekleyen teknemize binmek için yola çıktık. Sekiz dakika yürüdükten sonra bağların arasında ya da bağların çevrelediği iki tepenin arasına ulaştık. Bir tanesi Akhilleus ve Patroklos'un, sağ tarafımızda kalan diğeri ise Nestor'un oğlu Antilochus'un mezarlarıydı...
Kumkale köyü, daha önce gördüğümüz zavallı köylerin yanında daha iyi durumda; ama çok büyük değil. Adamlarımız gerekli alışverişi yaparken biz yavaş yavaş bir kahvehane bulmaya çalıştık. Caddelerde buğday yemek için içi oyulmuş iki tane sütun başlığı gördük. Lahitler ve antik mezar taşları su deposu olarak kullanılmakta. Bir tanesinde çok tahrip olduğu için okunamayan bir yazıt vardı. Tüm bu parçalar yakındaki harabelerden getirilmiş, hatta Kumkale (Chomkali ) ve modern olan kale bile bu taşlardan yapılmış."