İrlandalı doktor, yazar ve tarihçi olan Richard Robert Madden (1798-1886), tüm yaşamı boyunca köleliğe karşı mücadele vermiştir.
Bir ipek üreticisinin oğlu olarak dünyaya gelen Madden, ilk eğitimini özel okullarda alır. İtalya, Paris ve Londra'da tıp eğitimi görür. 1828 yılında evlenince beş yıl gezilerine ara verir. İngiltere İmparatorluğu'nda 1807 yılından itibaren kölelik yasaklanmış olsa da, devam etmektedir. Madden, 1833 yılında İngiliz İmparatorluğu'nun sivil görevlisi olarak Jamaika'da köleliğin kaldırılması için çalışmalar yapar. 1866 yılında Dublin'de ölen Madden, gezileri konusunda pek çok eser yazar. 1825 yılında yolu Çanakkale'den geçen Madden, o dönem Avrupalı entelektüel gezginlerinin büyük çoğunluğu gibi, Troya'yı aramak için yollara düşer.
Araplar Boğazı ve Pınarbaşı Köyü (1801, William Gell)
"
Onbirinci Mektup.
Dardanelles (Çanakkale), 15 Ocak 1825.
Ben, Kudüs'ün (Jerusalem) duvarlarına dikkatlice bakıp, içinde antik dönem taşları olmadığını keşfeden zavallı: Ben Hellespont'a bakıp Leander'in öyküsüne gülen gezginlerin toplumuna imrenmiyorum. Tanrı bilir, bu gezginlerin şevki yeteri kadar erken zamanlarda, onun tahribatlarını öğrenmeden yıpranıp gitmiş ve kesinlikle hayatın bu en melankolik dönemi gezginlerin akıllarına gelse de; olgunluk dönemindeki o geçici aşk nedeniyle keyfi zulmü anlatan, o günlerin şiiri hemen kaybolup gitmişti.
Ben, günümüzdeki fakir Pınarbaşı (Bounarbashi) köyünün üç bin yıl önceki Troya kentinin yeri olduğuna; günümüzde ovayı besleyen iki küçük nehrin, Priamos'un kızlarının çamaşırlarını yıkadıkları ve rakip tanrıçaların güzellik yarışmasına gitmeden önce yıkandıkları Simois ve Skamender nehri olduğuna inanıyorum. Tüm bunlara tüm yüreğimle inanıyorum ve inancımı derinden etkileyen, uzun yıllar okuyarak elde ettiğim grubuma teşekkür etmek isterim. Candia'nın Avusturya konsolosu ile Çanakkale'den (Daradanelles) atla yola çıktık. Öğle saatlerinde, günümüzde Çıplak (Chiblak) olarak isimlendirilen Alexandria Troya'ya (yazar Dalyan köyü yakınlarındaki Alexandria Troas ile Çıplak köyü yakınındaki harabeleri karıştırıyor R.A.) geldik. Burası pek çok kitapta antik Troya olarak anlatılmakta; aynı zamanda bazı modern seyyahların bu konuda yanlışlık yaptığını da biliyorum. Büyük İskender'in Doğu'da kurduğu tüm diğer kentlerde olduğu gibi, bu kentte de eski dönemin ihtişamını gösterecek hiçbir kalıntı geriye kalmamış. Sadece kırık sütunlar ve bazı tapınak friz parçaları var. Çok yakında, güneşe adandığı söylenen, bir zamanların görkemli tapınağının kalıntıları var. Buradan, günümüzde Yenişehir (Janissary) burnu olarak adlandırılan, Grek donanmasının gemilerini çektiği Sigeum platosuna gittik: buranın yakınlarında Akhilleus ve Patroklos'un mezarları var. Birkaç yıl önce, eski Fransız büyükelçisinin burada metal bir urne (kap), kılıç parçası, üzerinde Mısır İsis tanrıça heykelinin üstündeki desenlere benzeyen bezemelerin olduğu küçük bir heykel bulmuş. Sahilin yakınlarında bir limana ait kalıntılar var ve buranın Greklerin olası kamp yeri olabileceği tartışılmakta...
Sahilden dokuz mil uzakta, ovanın bittiği yerde ve İda Dağı'nın eteklerinde, modern Bounarbashi (Pınarbaşı) köyünün olduğu yerde Troya yerleşmesi var. Bu ünlü kentin bir tek taşı bile şimdi ayakta değil. Bir heykelin küçük bir parçası bile geriye kalmamış, harabelerin ne olduğu hiç anlaşılmamakta. Sabah saatlerinde geçmişe ait izleri aradıktan sonra, caminin yanında düz yüzeyi olan mermer bir oturak gördüm ve yakından, alt yüzünde Grekçe uzun bir yazıt gördüm: Tam kopyalarken camiinin imamı tarafından, kutsal alanının bu kadar yakınında bir şeyler yaptığım için engellendim...
Gecelemek için Pınarbaşı'ndaki (Bounarbashi) Ağa'nın evine geri döndük, ancak kendisi evde yoktu ve geri çevrildik. Pek çok köylüye sorduk, ama hiç kimse kâfirlerle aynı evde kalmak istemiyordu. Ocak ayında geceler çok soğuktu ve ovada gecelemek, orası Troya bile olsa, kabul edilebilecek bir şey değildi. Döküntü bir kulübede uyuyabilmek için şansımızı son kez denediğimiz sırada hava çabukça kararmıştı ki, isteğimiz kabul edilmişti. Bunun insani amaçtan daha çok misafirperverlik nedeniyle yapıldığına inanmaktayım.
Akşam yemeği için yoğurt (Yaourt) olarak adlandırdıkları koyu bir süt ve haşlanmış pirinçle, ahşap bir kapta karıştırılmış yemeği yedik...
...
Öğle saatlerinde, geri dönerken, buradaki insanların suçsuz Hristiyanlara karşı olan acımasız tavırlarını gösteren, oldukça tehlikeli bir macera yaşadık.
Hasan Paşa tarafından yaptırılan hana yaklaştık, yarım saat dinlenmek için izin isteyecektik: isteğimize avluya giden kapının açılması ve bir sürü bekçi köpeğinin üzerime salınmasıyla cevap verildi. Bir anda yirmi, yirmi beş tane aç bırakılmış melez köpek boğazımıza sarıldı; çok şükür botlarımız ayak ve bacaklarımızı korumuştu, ama elbiselerimiz kısa süre içinde delik deşik olmuştu. Arkadaşım, konsolos, maalesef saldırıdan korktukları için kaçmışlardı. Bense kendimi bazen Homeros kahramanları gibi korudum. Bana saldıranlara taş attım, bazen hiç klasik olmadığı biçimde, sağa sola tekme attım, sonunda cep tabancalarımı gösterdim.
Bunun üzerine Türkler (içinde bulunduğumuz zor durumdan zevk alanlar) bana silahı ateşlememem için tehditvari işaretler etmeye başladılar.
Ortaçağ Avrupa Haritalarında Küçük Asya (Anadolu) ve Troas Bölgesi (1550, Sebastian Münster) Ben ise onlardan köpekleri geri çağırmaları için ricada bulundum. Ancak ben ricada bulundukça onlar daha da eğleniyorlardı ve bir tanesi şunu söyledi: "bir köpeğin birbirlerini yiyecek şekilde yetiştirildiler." Onlar için yem miydik, parça parça; bu bir şaka olmalıydı ve ben bir ara, onlar için eğlence parçası olduğumuzu düşündüm. Çok şükür, sonunda genç bir adam onlara engel oldu ve içlerinden birçoklarının ölümümüze neden olabileceklerin yıllar içinde mevki almış olabilecek, merhametsiz arkadaşlarını ikna etti. Tümüyle tehlikeli bir durumda olduğumuzu tahmin ediyordum. Bu saldırganların cezalandırılması için uğraşabilirdim, ama alışıldık olduğu üzere bir Hristiyan'ın şikâyetine gülüp geçilirdi.
Hiç bir engel çıkmadan Çanakkale'ye (Dardanelles) vardık. Burada, saygılı Rayah (reyha), bana eski sikke koleksiyonu getirdi. Kardeşinin bu sikkeleri Ajax mezarında bulduğu konusunda yemin ediyordu; incelediğimde yarım düzine Constantin sikkesi ile iki tane XIV. Lous paraları olduğunu gördüm. Sestos ve Abydos sadece var olan iki isim gibi, ama bununla birlikte ikincisi övünülecek kadar, dört ya da beş feet uzunluğunda eski kalıntı duvarlara sahip. Lord Byron, saatte dört beş mil hızındaki akıntıyla birlikte karşıdaki Avrupa yakasından yüzmüştü; ama onun Abydos'tan Avrupa yakasına yüzerek geçmenin hiç de kolay bir şey olmadığını düşündüğüne inanıyorum.
Çanakkale'nin (Dardanelles) Asya tarafındaki kaleleri, şimdiye kadar olmadığı kadar güçlü bir şekilde korunmakta. Donanmamızın 1806'daki kahramanlığı günümüzde bu kadar hasarla gerçekleştirebilir miydi diye düşünmekteyim, ancak bu kaleleri karadan feth etmek çok kolay, hepsi deniz tarafına doğru uzanmakta. Asya tarafındaki kalede, su seviyesinde olan bir top var; bu top iki yüz doksan pounds ağırlığındaki büyük mermer topları atabilecek kapasitede. Bu kadar büyük kalibredeki topun ağzına gülle konması çok zaman alır. Ben böylesi güllenin topların ağzından çıkışını görmedim."