İngiltere ordusunda 1841 yılında yarbay olarak görevlendirilen Sir Grenville Temple (1799-1847), 1834 yılında Bayan Temple ile beraber bir Akdeniz gezisi gerçekleştirmiştir. Şubat ayında birlikte gezdikleri Sir Edward Baker'ın seyahat acentesine ait 72 tonluk yatlarıyla Napoli'den yola çıkarlar. Grup önce Mora adasını ziyaret ettikten sonra, Atina, Sakız, İstanbul, Malta ve Çanakkale'ye (Troya) giderler, daha sonra tekrar İstanbul ve Boğaziçi'ni ziyaret ettikten sonra, buradan Napoli'ye geri dönerler. Temple, gezi izlenimlerini 1843 yılında yayınlar. Temple, kendi dönemindeki genel durumun tam tersine, Türklere karşı duyduğu hayranlık kadar, Yunanlılardan da nefret eder. Oldukça geniş bir bilgi dağarcığı olan Temple, topografya, klasik yazıtlar ve modern Türk ordusuyla ilgili konularla ilgilenir. Kendisi ve Bayan Temple, İstanbul'da çok önemli insanlarla tanışır. İngiltere büyükelçisi Robert Gordon, onları Tarabya'daki yazlık köşkünde ağırlar. Temple, büyükelçi Gordon ile Sultan'ın ziyaretine gider; Bayan Temple, diplomatik bir baloda Osmanlı devletinin en önemli bakanıyla vals yapar. Anılarını yayınladıktan sonra, dönemin diğer İngiliz entelektüelleri tarafından, Türklerin karakterleri ve gelenekleri karşısındaki hayranlığı ve İslam'daki köle yaklaşımını övdüğü için ağır bir şekilde eleştirilir. Hatta bazıları tarafından "Philhellenic maina"nın (Hellen hayranlığı hastalığı) Doğulu gezginlerde azaldığının ispatı olarak gösterilir. Yayınlarında karşılaştığı yer ismi ve eserlerin Grekçe, Türkçe ve Arapça karşılıklarına da yer verir. Çanakkale ve yöresiyle ilgili izlenimlerini daha çok Homeros destanları çerçevesinde ele alır: Bozcaada (1717, Joseph De Tournefot)
"...Birçok kıskaçtan sonra, sonunda Baba Burnu'na (Lectum prom) dönebildik ve çok güzel ve ağaçlıklı Anadolu kıyısı boyuna Eski İstanbul'un biraz ilerisi ve Alexandria Troas'a ulaştık. Burada karşıdan gelen rüzgâr bizi demir atmaya zorladı.
Burada kıyı yoğun ve hep yeşil kalan bir meşeyle dolu ve dünyanın farklı bölgelerine ihraç edilen meşe palamudu (Quareus Aegilops) ismiyle bilinmekte. Manzara, en yüksek noktası (Mons Gargarus) günümüzde Kazdagh ya da Kazların Dağı olarak bilinen İda Dağıyla sınırlanmakta. Türkçesi Bozcaada olan Tenedos köyü ve boğa limanı, gemimizin hemen karşısında yer alıyor; Gari isimli küçük kayalık adacık buradan uzakta.
Nağra Burnu ve Çevresi (1784, Aguste de Choiseul-Gouffier) Bizler diğer çok sayıdaki yelkenli ile demir atmaya çalışırken, içi Rum dolu bir tekne yanımıza yanaşarak, bize şarap satma bahanesiyle, yüklü gemilerini bizden yarım mil uzağa demirlemişlerdi. Daha sonra keşfettiğimiz gibi gerçek amaçları çok daha farklıydı. Gelmelerinin asıl nedeni, yapacakları saldırı hazırlıkları için, bizlerin gücünü öğrenmekmiş, ama bizler şanslı bir şekilde o akşam yelkenleri açarak uzaklaştık. Bizden hemen sonra gelen Asia isimli ticaret gemisi, bizim olduğumuz yere demir atmış, o gece güverteye çıkan altmış silahlı Rum, saldırıp gemiyi yağmalamışlar, kaptanı yaralayıp, karısını götürmüşler. Bu ayrıntıları biz daha sonra Çanakkale'de (Daradnalles) öğrendik ve sözüm ona bize şarap satıcısı gibi yaklaşanların soyguncular oldukları kesindi.
Kendimize biraz, her zaman ünlü olan ve benim Akdeniz şarapları arasında en çok tercih ettiğim, muhteşem Bozcaada (Tenedos) şarabı aldık. Bu ada aynı zamanda Horiganoy, Türklerin ise Koiku-aoti (koku otu) bitkisiyle ünlü ve eskiden burası toprak kaplarıyla tanınırmış. Sanırım Aristo ya da Plutarch, ikisinden birisi, Tenedos porseleni ya da kilinden yapılma, gümüşten daha güzel tabaklardan bahsetmekte. Teen-adom, Finikece "kırmızı kil", anlatmakta ve belki de Tenedos'un kökü bu isme dayanmakta...
...
Gördüğümüz her şey çok ilgimizi çekmişti. Hava kararıncaya kadar dolaştıktan sonra güverteye geri döndük; ama sonraki iki günün sabahında da yeniden kıyıya çıktık ve çevrede olabildiğince araştırma yapabilecek kadar at sırtında dolaştık. Yeniköy'ün ağası bize iki tane at verdi, ayrıca yeterli sayıda olduğumuz için yanımıza bize eşlik etmek için bir sipahi ya da asker de verdi. Bayan Temple, ağanın yüksek ve kenarları yukarı çıkık Türk eyerine binmek durumunda kaldı; daha başka bir tanesini bulmak mümkün değildi; bir de günde on iki, on üç saat at sırtında yolculuk, onda açıkça görüldüğü gibi, gezileri yorucu hale getiriyor.
Daha önce çokça anlatılmış bu ünlü ovayı, tekrar dakika dakika gördüklerimi anlatmak amacında değilim; aynı zamanda ne daha önce dile getirilmiş farklı argümanları yeniden dillendirecek; ne de yeni teoriler oluşturup, eskilerini farklı buradaki yeni lokalizasyonları kaldırıp atacak değilim; hele kendime ait herhangi bir görüş için hiç çaba gösterecek değilim. Ben sadece, mümkün olduğu kadar az sözle bu klasik yerin genel tanımını yapıp, okurlara detaylı bilgi için; benim ziyaret etmediğim daha birçok farklı yeri gören ve ziyaret ettiğim yerleri çok daha iyi anlatan ve kalemiyle o yerlerin muhteşem resimlerini çizen Sir Gell'in kitabını önereceğim...
...
Ayın yedisinde yeniden yelken açtık ve hemen sonrasında, büyük Tavşan (Tosshan) adasının kuzeyinden kireçtaşı kayalıkları sıyırdık, daha sonra rüzgâr bizi Gökçeada'ya (İmbroz/Imbro) doğru gitmeye zorladı; sonrasında "denizin kilidi" anlamına gelen Seddülbahir (Sahil Baher) olarak isimlendirilen Avrupa yakasındaki yeni kalelerin altında demir attık. Burada ayın onunun akşamına kadar beklemek zorunda kaldık, bu sürede her gün kıyıya çıktık.
Seddülbahir (Sahil Baher) ve Asya yakasındaki kumun üstündeki kale anlamına gelen Kumkale (Koomkaleh), Çanakkale Boğazı'nı (Dardanelles) savunuyor ve ikisi arasındaki mesafe dört bin yard uzunluğunda. Kumkale (Koom-kaleh) ile birlikte aynı zamanda 1659 yılında IV. Mehmed tarafından yaptırılan Seddülbahir'in (Sahil Baher) Teke Burnu (Helles Bourun ) ile arasındaki mesafe ise dört bin yard. Günümüzde ilk çizgide bastiyonla birlikte denize doğru kanatlı iki top var. Arka taraftaki bir yükseltiden kumanda ediliyor, ama şu anki hükümdar Sultan Mahmud bunun üzerine küçük kale yaptırmış. Elliye yakın top var, çoğunluğu pirinçten yapılma ve alçakta olanların bazılarında taşıyıcı tekerlek sistemi yok, üstlerinde üçgen bir çıkıntı var, oradan kasnak ve halatlarla doğrudan konumu değiştirilebiliyor. Bu granit toplar karşıdaki Asya kıyılarına kadar ulaşabiliyor. Garnizondaki askerlerin görünüşlerini Mısır'da olduğu gibi hiç beğenmedim: elbiseleri kahverengi bir ceket, dizlere kadar inen bol pantolon ve dar bir tayttan oluşuyor...
Kumkale (Koom-kaleh) kulelerle çevrili dört köşeli bir kale ve sadece bin yard uzaklığındaki Yenişehir (Siegeum / Orhaniye tabyaları) yükseltilerinde komuta edilebiliyor. Bana anlatılanlara göre farklı kalibrelerde yüz yedi tane top var.
Hemen yakınlardaki Seddül Bahir (Sahil Bahir) önemli bir köy ya da küçük bir kasaba, pamuk ürünleri yapan çok sayıda fabrika var. Köyün arkasındaki yükseltide Protesilaus'un mezarı olduğu tahmin edilen tümülüs var. Gelibolu'na giden yol üzerinde ise, oldukça garip bir yapısı olan bir su kemeri ya da su-teraza (su terazisi) var. Bir meydandan oluşmakta, tek başına duran sütunlar ya da kuleler, iç tarafta mekânda ise, karşı taraftaki künklerden gelen suların toplandığı küçük bir deponun zirvesine doğru çıkan sağlam künkler var. Bir sonraki sütun daha alçak ve bunlar vadinin karşısında eğimli plan oluşturmakta.
Büyük bir olasılıkla şimdiye kadar hiç görmemiş oldukları, kendi ülkelerinin elbiselerini giymiş Hristiyan bir kadınla, her yeri askerle dolu köyün içinde yürürken, bize en ufak bir sataşma bile olmadı. Tam tersine birçok asker alışveriş yapmak ya da farkı yerleri bize göstermek için yardım ediyorlardı. Ama köyün dışına çıkar çıkmaz, ateş eden ve bize sataşan gençlerden meydana gelen askerler tarafından takip edildiğimizi gördük ve sözle olmasa da onlarla tartıştık, arkamızdan taş atıp, tüfekle ateş ettiler. Buna rağmen, onlara cevap olarak tam ortalarına birkaç tane sokak döşeme taşı atınca, Türk dilindeki en ağır küfürleri edip ve hakaret ederek hemen kaçıştılar...
...
Ayın onun akşamında yeniden yelken açtık, ama Asya kıyısındaki İtalyanların "Tacchia bianca" (beyaz koy/Akbaş Limanı) olarak isimlendirdikleri limana doğru sadece beş ya da altı mil yol alabildik. Bunun üzerine bir sonraki akşam, tepelik, ağaçlık, bazı bölgelerince çok hoş vadiler olan değişken, çok güzel bir kıyı boyunca yol aldık. Sol tarafta, bu ülkenin yelkenlilerinin geçerken selamladıkları bir Türk ermişin mezarını gördük. Sarıçay (Rhodius) ağzının döküldüğü yerden geçerken, Çanakkale Boğazı'nın (Dardanelles) eski Asya kalesi olan, Kale-i Sultaniye'nin (Sultan Kalaahsi) çok güçlü toplarını gördük. Olduğumuz yerden sürüklenerek birden bire şaşılacak bir şekilde demir attığımız Berber (Barbier) burnuna geldik. Kaptanımız, diğer tüm kaptanlarda olduğu gibi, cahilliği ve kararlılığıyla, her zamanki dezavantajla kalenin üstündeki konumunu aldı. Sonraki sabahın erken saatlerinde Çanakkale'deki (Dardanelles) İngiliz konsolosu Bay Lander, güverteye geldi. Hediye olarak çok iyi kalitede meyveler getirdi ve bizleri akşam yemeğini yediğimiz evine götürdü.
Bölgenin paşası yanındaki görevlilerden birini nazik bir şekilde, kısa bir süre sonra iç bölgelere gitmek zorunda kaldığı için, bizleri sarayında kendisi ağırlayamayacağı için, üzgün olduğunu, ancak Kale-i Sultaniye'de (Sultan Kalaahsi) olduğumuz sürece atlarını kullanabileceğimizi, söylemek için bize yolladı. Etrafta yürüyüş yaparken onunla karşılaştık, yanında yaklaşık yirmi süvari vardı. Önünde ise, İngiliz atlı korumalar gibi, ellerinde hafif namlulu tüfek olan iki koruma duruyordu. Atların hepsi çok değerli hayvanlar gibi gözüküyorlardı ve bazılarının, hiç beklemediğim bir şekilde, İngiliz tarzı koşumları vardı. Hacı Ali, bir tarafı Frank olan, yetenekli ve aydın bir paşa. Büyük bir olasılıkla en güçlü Türk hükümdar ailesi olan Kara Othman Oglou'nun (Kara Osmanoğlu) kızıyla evlenmiş...
...
Etrafını dolaştığımız Çanakkale'nin (Sultan Kalaahsi) bu bölümü çok güzel, büyük bölümü bereketli ve bakımlı bahçelerle kaplı. Sarıçay (Rhodius) yatağının muhteşem bir manzarası var. Özellikle de yeşil çimenlerle kaplı ve büyük akça ağaçlarının gölgesindeki Türk ve Rumların bayram günlerinde birlikte eğlendikleri yer. Buranın bir bölümündeki köşk paşaya ait. Biraz uzaklarda farklı yükseltileri olan tepeler, içinde yabani domuzların, geyiklerin, tavşanların, kekliklerin, çullukların oynaştıkları ormanla kaplı. Buradaki kaleler, ama aynı zamanda Avrupa yakasındakiler, Muhamed II. el Fatah (Fatih Sultan Mehmet) tarafından yaptırılmış. Deniz tarafı çok sayıda topla savunulmakta, karşı tarafı ise kuleleri olan duvarlarla korunmuş, ortasında ise şato ya da kale var. Sarıçay'ın (Rhodius) sağ taşkın yatağının olduğu kumun üzerine kurulmuş. Bu nehrin taşkın yatağı bataklık olabiliyor, bana göre kolayca bir bentle bu su yönlendirilebilir ve bu da kaleyi saldırılardan koruyabilir. Belki de sadece Bahri Sefid boğazının (Bahery Sefeed) taşkın havzalarındaki, karadan feth edilemeyecek bir tek savunma duvarı burası olabilir; diğerlerinin çoğu hemen yakındaki bir yükseklikten komuta edilmekte. Burada farklı boyutlarda yüz doksan tane top bulunmakta...
Bu bölümdeki çok sert olan akıntılar nedeniyle buradan geçen farklı ülkelere ait yelkenliler Bay Lander'in evinin pencerelerinden çok güzel bir Çanakkale Boğazı (Hellespont) manzarası meydana getiriyor. Avrupa kalesi, etrafındaki köyü ve mezarlığı, paşa hareminin sık sık gezmeye ve kalmaya gittiği yakındaki muhteşem vadisiyle, Eceabat (Maidos), Akbaştepe (Sestos) ve görülebilen diğer yerler bu güzelliğe bir başka güzellik daha katıyor.
Kilidbahir'de (Kileed-Baher) deniz seviyesinde olan çok güçlü toplar var ve aynı zamanda kulelerin etrafı iki katlı duvarlarla çevrili; aynı zamanda biraz aşağıda akıntıya karşı tek duran sökülebilir toplar var. Altmış dört topun olduğu kale, eğimli bir yükseltinin üstüne inşa edilmiş ve altı yüz yard uzaklığından ve biraz yüksek bir noktadan komuta edilmekte. Asya ve Avrupa kaleleri genel olarak Çanakkale Hisarları (Chanak Kalaahsiler) olarak isimlendirilmekte. Gemimizin yelkenlerinin açılmayıp, boğazdaki akıntıya doğru gidişini seyrederken; karşı rüzgâr nedeniyle yeniden demir atmak zorunda kalan Denwant'a binmemiz mümkün olmayınca, Bay Lander bizi tekrar eşlik etmek için teknesine aldı. Türklerin askerleriyle Avrupa'ya ilk geçtikleri yer olan Çimpe'den (Zemenik) daha önce geçmiştik. Bu önemli olay, Takweem Towareekh of Hajji Khaleefah'a göre (Katip Çelebi), Hicra'dan yedi yüz elli sekiz yıl önce (1357), Türklerin ikinci hükümdarı Aorkkhan'ın (Orhan) en büyük oğlu Süleyman el Ghazi Pasha (Süleyman Paşa) tarafından gerçekleştirilmiş. Çanakkale Boğazı (Hellespont) kıyılarında ava gidiyormuş gibi yapan kırk kişi gece yarısı, şişirilmiş öküz derisinin üstündeki iki salla Avrupa kıyısına geçip Çimpe (Tzympe) olarak isimlendirilen kaleye sürpriz bir çıkarma gerçekleştirmişler. Burası şimdi Çimenlik (Dshemenlek) olarak isimlendirilmekte. Orada yaşayanları tüm tekneleriyle karşıya geçmeye zorlamış, hepsi karşı kıyıda toplanmış, daha sonra ise dört bin kişilik askerleriyle geri dönüp, kısa sürede Rumları (Grekleri) yenip Gelibolu'yu (Gallipoli) feth etmiş.
Burada aynı zamanda Akbaş Tepe (Ak-bashi, Sestos) ve Nağara Burnu'nu (Nagara, Abydos) geçtik."